11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, sıkça adını duymaya başladığımız, esasında kültürel ve sosyolojik temelleri yüzyıllar öncesine uzanan bir kavram olarak ‘‘İslamofobi’’, bugünlerde yine gündemimizi meşgul etmektedir. Zira, Avrupa’nın birçok ülkesinde Müslümanlara ve İslam ibadet mekânlarına saldırılar artmış, toplumsal hayat içerisinde ayrımcı uygulamalar görülmeye başlamış, aşırı sağ olarak nitelenen siyasi parti ve gruplar yükselişe geçmiştir. ‘‘Psikiyatride irrasyonel korku muhtevalı zihni rahatsızlıkları izah etmek için kullanılan –phobia ekinin İslam kelimesiyle birleştirilerek yapılan bu kavramı, İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan irrasyonel korku biçiminde tanımlayanlar varsa da bu tanım, bugün kavrama yüklenen manayı bütünüyle ihtiva etmekten çok uzaktır. İslamofobi denince kısaca anlamamız gereken şudur: İslamofobi, İslam ve/veya Müslümanlara karşı duyulan önyargı, nefret, düşmanlık ve -yersiz- korku gibi halleri, bu hallerden yola çıkarak dile getirilen aşağılayıcı ve şeytanlaştıran söylemi ve ayrımcı eylemleri ifade eden bir kavramdır.’’(1)

Tarihi olarak, İslamofobi’nin kökleri, Orta Çağ’da, Endülüs’ün İslam Devleti tarafından fethedilmesi olayına kadar dayandırılmaktadır.(2) Daha önce farklı tarihlerde, Hristiyan dünyanın, Müslümanlar ile çeşitli temasları olmuş olsa da, Avrupa’nın göbeğinde konuşlanmış bir İslam devleti, İslam’ı, ilk kez bu kadar yakınlarında hisseden Batılıların tedirginliklerinin başlangıcı olarak görülürken, ilerleyen süreçte karşımıza çıkan Haçlı Seferleri de, yine benzer bir paranoyanın ürünü olarak değerlendirilmektedir. Avrupalıların, Türkleri, İslam ile özdeşleştirildiği bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle 15. ve 16. Yüzyıllarda izlediği yayılmacı politika ve yarattığı tehdit algısı da, Türk ve İslam korkusunu beslemiş, korku da zaman içinde nefreti beraberinde getirmiştir.

İslamofobi’nin günümüzde kendisini en çok gösterme şekillerinden biri olan ‘göçmen karşıtlığı’ ise, ağırlıklı olarak, Coğrafi Keşifler ile başlayan ‘Sömürgecilik’ hareketlerinin sonucunda, başta Afrika kıtası olmak üzere dünyanın sömürüye uğramış pek çok coğrafyasından, hayatta kalmayı başarabilmiş çaresiz insanların, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine, köle, işçi, mülteci, göçmen vb. şekillerde göç ve iltica etmek zorunda kalması ile başlayan bir süreçtir. Bugün, bu insanların torunları ve görünüşte bağımsızlığını kazanmış olsa da hala Emperyalist kuşatmanın altında bulunan eski sömürge ülkelerinden zaman zaman Avrupa’ya devam eden göçler, Batı’da, -Hristiyan ve Avrupalı olmayan- ciddi bir azınlık nüfus oluşturmaktadır. Başta Almanya olmak üzere, çeşitli ülkelerde bulunan -1950’lerde işçi göçü ile Avrupa’ya gitmiş olan- Türk azınlığı da buna eklediğimizde, karşımıza ciddi bir sosyolojik gerçek çıkmakta, bu kültürel çeşitlilik de, zaman zaman bir kısım Avrupalıların, bilinçaltlarındaki önyargı ve nefreti körükleyerek, Irkçı ve yabancı düşmanı akımlara ve sosyal hareketlere yol açabilmektedir.

Siyasi olarak ise, 1990’ların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri’nin özelinde, Batı’nın tehdit algısındaki değişim, önemli bir noktayı işaret etmektedir. Soğuk Savaş süresince, özellikle Orta Doğu’daki halkı Müslüman olan ülkelerde Sovyetler Birliği’nin ‘yayılmacı komünist terörizm’ine karşı İslami dinamikler ile oluşmuş örgütler, 21.Yüzyılın başlarına doğru, hedeflerine bu kez ABD ve Batı dünyasını koymuş ve hala yeterince aydınlatılamamış, hakkında sayısız komplo teorisi bulunan 11 Eylül saldırıları ile birlikte, Batı’nın, Komünizm yerine bulduğu yeni ötekisi açık bir şekilde ‘İslam’ -ya da bir kısım çevrelerin deyişi ile- ‘İslami Terörizm’ olmuştur. İslami saikler ile hareket ettiğini iddia eden bir takım radikal-dini terör örgütlerinden yola çıkarak ortaya atılan ve her türlü bilimsel, metodolojik, dini ve vicdani kıstaslara aykırı olan ‘İslami Terörizm’ kavramı, bugün hala Amerika ve Avrupa’daki Müslümanların, tehdit ve potansiyel suçlu olarak görülmesine neden olan, onların toplumsal yaşam içinde türlü ayrımcılıklara uğramasına yol açan temel etkenlerden bir tanesidir. ‘Yeşil Tehlike’ diye de adlandırılan bu ötekileştirmenin siyasi, kültürel ve toplumsal boyutta büyük ölçüde karşılık bulmasının önemli nedenlerinde bir tanesi de, ciddi bir akademik ve teorik arka plan yaratılmış olmasıdır. Samuel Huntington’ın ‘‘Medeniyetler Çatışması’’, Bernard Lewis’in ‘‘Kutsal Öfkenin Kökleri’’ adlı eserleri, akademik dünyada uzun yıllar tartışılmış, politikacı, asker, istihbaratçı gibi yetkililerin, paralel çizgideki açıklamaları da, bu tezleri pratikte destekleyen unsurlar olmuştur.(3) (Örneğin; 1994’de dönemin CIA Başkanı James Wooley, İslamı; ‘‘Komünizm’den sonra, Batı’nın başına musallat olan yeni tehlike’’ diye tanımlamış, (4) Bush’un danışmanı Thomas Friedman da: ‘‘Onlar, medeniyetimizi kıskanan barbarlardır’’ ifadesini kullanmıştır.(5) Benzer şekilde 11 Eylül sonrası, Afganistan ve Irak operasyonlarında ABD Başkanı G.W. Bush’un kullandığı dil de, son derece tahrikkardır.)

Kültürel, tarihi ve siyasi olarak böyle bir arka plana sahip İslamofobi’nin son zamanlarda, tekrar gündemimizi sıkça meşgul etmeye başlaması, Avrupa’nın bazı ülkelerinde görülen ayrımcı ve Müslüman karşıtı eylemlerin giderek sıklaşması ile olmuştur. Almanya’da 2000-2006 yılları arasında Neo-Nazilerce seri cinayetler işlenmiştir. 2006’da Danimarka’da, ardından da Hollanda’da İslam peygamberi Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürler, büyük infial yaratmıştır. 2009 yılında İsviçre’de, ülkedeki camilere minare yapımını kısıtlayan bir uygulama, referandum sonucu kabul edilerek, yürürlüğe girmiştir. 2011 yılında Norveç’te 77 kişinin hayatını kaybettiği terör olayı, göçmen ve Müslüman karşıtı bir terörist tarafından planlanmıştır. Fransa’da 2012 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde dikkat çekici bir çıkış yapan ‘‘Milli Cephe’’ adlı aşırı sağ parti, 2014’teki Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinde başarısını daha da arttırarak %24.95’lik oyuyla birinci parti olmuştur.(6) (Aynı seçimde Avrupa’nın Danimarka, Avusturya, Macaristan, Yunanistan gibi birçok ülkesinde de AB karşıtı ve Irkçı partiler, önemli oylar alarak, Avrupa Parlamentosu’na parlamenter göndermeye hak kazanmışlardır. 38 kişiye ulaşan sayılarıyla bu parlamenterler, Özgürlük ve Demokrasi Grubu’nu oluşturmaktadırlar. ) Yine Fransa’da bir mizah dergisi, Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürleri defalarca yayınlamış, hatta bu dergi, yakından bildiğimiz ve uzun süre konuşulduğuna şahit olduğumuz üzere, geçtiğimiz ay içerisinde Yemen El-Kaide’sine bağlı bir grup tarafından saldırıya uğramıştır. Hala etkileri ve tartışmaları devam eden bu saldırı, son günlerde İslamofobi ve terör konularını gündeme taşıyan en önemli gelişme olmuştur. Son olarak da Almanya’da “Batının İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar (PEGIDA)’’ adıyla ortaya çıkan sivil oluşum, toplumda azımsanamayacak bir taban bulmuş (22 Aralık’taki gösteriye 17.500 kişi katılmıştır), Münih, Bonn, Dresden gibi illerde yürüyüş, gösteri ve kampanyalar yürütmüştür. PEGIDA’nın önde gelenleri, ‘‘İslam’a değil, Batı’nın İslamlaşmasına karşı olduklarını’’ ifade etseler de, ülkedeki Müslüman nüfus kendisini güvende hissetmemeye başlamıştır.(7) İlk akla gelen ve kamuoyunda daha çok yer bulduğu için, farkındalığın daha yüksek olduğu başlıca bu olay ve gelişmelerin dışında, son yıllarda Müslüman nüfus barındıran birçok ülkede, İslamofobik reaksiyonlar taşıyan büyüklü-küçüklü çok sayıda toplumsal olay yaşanmış, ayrımcı uygulamalar gözlemlenmiştir. Bunların başında;

* camilere yönelik saldırılarda bulunmak veya cami inşalarına engel olmak/zorluk çıkarmak,

* hakaret ve/veya tehdit içeren mesajlar ve mektuplar göndermek,

* Kur’an-ı Kerim’e yönelik saldırılarda bulunmak,

* duvarlara hakaret içerikli yazılar yazmak veya gamalı haç çizmek,

* hakaret içerikli el ilanları dağıtmak,

* Müslümanlara sözlü ve fiziksel saldırılarda bulunmak,

* peçe, burka, başörtüsü gibi kıyafetleri kamusal ve toplumsal alanlarda yasaklamak,

* Müslümanlara iş bulma konusunda zorluk çıkarmak, çalışıyorsa ‘mobbing’de bulunmak,

* sosyal medya başta olmak üzere internet üzerinde ayrımcı söylemleri yaymak

gibi eylemler gelmektedir. (8)

Türkiye Büyük Millet Meclisi İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, Ocak 2014’te yayınladığı ‘‘Avrupa’da Türkiye Kökenlilere Yönelik Irkçı ve Yabancı Düşmanlığı İçerikli Eylemler’’ adlı rapora göre; ‘‘2013 yılı içerisinde 10 Avrupa ülkesinde Türklere karşı gerçekleştirildiği tespit edilen ırkçı ve yabancı düşmanlığı motifli eylem sayısı 70’tir. Eylemlerin yarısından çoğu Almanya’da gerçekleşmiş olup; Almanya’yı, bu ülkeye kıyasla daha az eylemle, Bulgaristan, Hollanda, İngiltere ve diğer ülkeler takip etmektedir. Eylemler, en sık eylem yöntemleri olan saldırı, kundaklama ve tehdit mektubu olarak kayıt altına alınmıştır. Saldırı olayları dayak, sözlü olarak küfür ve hakaret, cami, dernek ve işyerlerini taşlama, camlarını kırma, Müslüman mezarlıklarını tahrip etme, işyerlerini basarak işyeri sahipleri ile çalışanlarını darp etme, evleri basarak aileleri darp ve tehdit etme ve benzeri biçimlerde meydana gelmiştir.’’(9)

İslamofobi, daha çok Batı merkezli ve Batı’daki İslam karşıtlığına odaklanan bir kavram olduğundan, farklı coğrafyalardaki Müslümanlara karşı izlenen ayrımcı politikalar, genellikle bu kapsamda değerlendirilmemiş ve ABD ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki olaylara oranla göz ardı edilmiştir. Hatta Avrupa sınırları içerisinde kalmasına rağmen Balkanlar’da 90’lı yıllarda başlayan ve Srebrenitsa’da olduğu gibi yer yer soykırım gibi insanlık suçları ile sonuçlanan etnik çatışmalardaki İslam karşıtlığının belirleyici rolü, hiçbir zaman önde gelen Avrupa ülkelerindeki olaylar kadar irdelenmemiştir. Bu coğrafya, bugün dahi oldukça hassas ve Müslümanlara karşı etnik saldırılara açıktır. Yine Yunanistan ve Bulgaristan gibi ülkelerde de Müslüman-Türk nüfus, hukuki haklarından faydalanmakta zorluk çekmektedir. Keza Rusya da, din ve vicdan özgürlüğüne yönelik sorunlarla gündeme gelebilmektedir. Hindistan, Myanmar, Tayland gibi ülkelerde İslam karşıtlığından doğan ve çatışmalar ve terör olayları gözlemlenebilmektedir. Çin işgali altındaki Doğu Türkistan’daki asimilasyon ve katliamlar ise, akademik olarak İslamofobi veya herhangi bir başlık altında incelenmek bir yana, ısrarla görmezden gelinmekte, yok sayılmaktadır.

Son dönemlerde, İslam dünyasında, ‘Selefilik’ adıyla anılan radikal dini akımın, tabanını genişletmesi ile özellikle Orta Doğu ve Afrika merkezli ortaya çıkan İslam adına hareket ettiklerini iddia eden terör örgütleri de, hem oluşturulmaya çalışılan ‘İslami Terör’ algısına hizmet etmiş, hem de toplumsal düzlemde ayrımcılık, tehdit ve endişenin sıcak kalmasına neden olmuştur. Şu an Avrupa’da yükselen İslam karşıtlığının temel nedenlerinden biri olarak, IŞİD başta olmak üzere, Orta Doğu ve Afrika’daki terör ve iç savaşlarda boy gösteren, ancak Batı’yı ve Hristiyan dünyasını da hedefine koymaktan çekinmeyen ‘radikal örgütler’ gösterilmektedir.

İslamofobik propagandaların ekonomik destekleri ise, yeni yeni üzerinde durulmaya başlanmış, fakat incelendikçe ilginç sonuçları, önümüze koymaya devam etmiş bir başlıktır. ‘‘Amerika-İslam İlişkileri Konseyi (The Council on American-Islamic Relations – CAIR)’’ adlı Amerika’nın sivil özgürlükler için mücadele veren en büyük Müslüman örgütünün, 2013’te yayınladığı, ‘‘Korkuyu Yasallaştırmak: İslamofobi ve ABD’deki Etkileri, 2011-2012’’ adlı raporda, Amerika’da İslam karşıtı sivil toplum kuruluşları ve bu yönde gerçekleştirilen tüm faaliyetleri finanse eden bir gücün varlığına dikkat çekilmiştir. Buna göre; söz konusu iki yılda 51 kez cami karşıtı olaylar meydana gelmiş, 78 adet İslami pratikleri kötüleyen yasa veya yasa değişikliği önerisi, eyalet meclislerine ya da Kongre’ye sunulmuştur. Daha dikkat çekici olan durum ise; 2008-2011 yılları arası İslamofobik girişimlere toplam 119,662,719 dolar harcanmış olmasıdır. 37 gruptan oluşan İslamofobik çevrenin içerisindeki bir ‘çekirdek grubun’, bu kaynağı sağladığı düşünülmektedir. Özellikle Cumhuriyetçi Parti’ye mensup bazı politikacılar da, bu kampanyanın –yerelde ve genelde- politik destek ayağını oluşturmaktadır.(10)

Yine ABD’de, Center For American Progress (CAP) adlı düşünce kuruluşunun, ‘‘Korku şirketi: Amerika’da İslamofobi Ağının Kaynakları’’ adlı raporu, bu endüstrinin (İslam karşıtı eylemlerin finansmanını sağlayan şebeke) nasıl bir ilişki ağı içinde çalıştığı ve finanse edildiğine dair önemli veriler sunmaktadır. Raporda İslamofobi üreten söz konusu şebeke beş başlık altında incelenmiştir. Bunlar;

* söz konusu ağa bağış yapan kuruluşlar,

* yanlış bilgi üreten uzmanlar,

* taban organizasyonları ve dinci sağ,

* İslam karşıtı propagandanın sağcı medya seçkinleri

* ve politik oyunculardan oluşmaktadır. (11)

Sonuç olarak, ne şekilde nitelendirildiğinden bağımsız olarak karşımızda sosyolojik bir gerçek durmaktadır. Uluslararası sisteme bir kırılma noktası yaşatan 11 Eylül saldırılarından sonra, politik anlamda çizilen ‘öteki’ portresine, kültürel bir dayanak sağlayan İslamofobi kavramı, kökleri, ancak tarihsel süreç içerisinde ve toplumsal dinamikler göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde, daha iyi tanımlanabilecektir. Son yıllarda hem toplum içerisinde, hem de siyasette hızla artan ve Müslümanların endişe içinde hayatını sürdürmesine neden olan ayrımcılık ve düşmanlığı, Avrupa halkları, mutlaka bir sağduyu süzgecinden geçirmek zorundadır. İslam dünyası da, kendi içerisinden çıkan ve İslam adına hareket ettiğini iddia eden, gerçekte ise dünyadaki İslam imajına telafisi çok zor zararlar veren terör örgütleri başta olmak üzere her türlü oluşuma karşı net bir tavır ortaya koyabilmeli, İslam’ın hoşgörü ve nezaket içeren gerçek mesajlarını dillendirmelidir. Gerek Batı toplumlarında, gerekse de İslam aleminde, politikacılar, din adamları, medya mensupları, akademik camia, sivil toplum kuruluşları gibi pek çok aktöre büyük görevler düşmektedir. Her türlü olumsuz gelişmeye karşın, geçtiğimiz ay Fransa’daki bir mizah dergisine yapılan ve gerginliği daha da artıracağından endişe edilen saldırı sonrası, birçok ülke liderinden gelen sağduyulu açıklamalar ve nereden geldiğine bakılmadan şiddete karşı tepkide birleşebilme girişimleri, yükselen tansiyonu düşürdüğü gibi, ümit verici olarak da yorumlanabilmektedir. Batı merkezli anlayıştan uzaklaşılarak, dünyanın her tarafındaki dinsel çatışmalara kalıcı çözüm bulma amacını, tüm aktörler, sorumluluğu dahilinde kabul ettiği takdirde diyalog yolları açılabilecektir.

 

Dipnotlar;

(1)Beş Soruda İslamofobi – http://www.dunyabulteni.net/dubam/320807/bes-soruda-islamofobi

(2) Avrupa’nın Yükselen Trendi İslamofobi – http://politikaakademisi.org/avrupanin-yukselen-trendi-islamofobi/

(3) http://www.dunyabulteni.net/dubam/320807/bes-soruda-islamofobi

(4) http://www.dunyabulteni.net/dubam/320807/bes-soruda-islamofobi

(5) Hortlayan İslamofobi – http://www.haber10.com/makale/40284/#.VM4029KsXSY

(6) AP Seçimleri – http://www.usak.org.tr/kose_yazilari_det.php?id=2316&cat=410

(7) Alman Faşizminin Değişen Yüzü Pegida – http://setav.org/tr/5-soru-alman-fasizminin-degisen-yuzu-pegida-hareketi/yorum/18033

(8) http://haber.stargazete.com/dunya/avrupada-irkciligin-yeni-ismi-islamofobi/haber-986900

(9) TBMM Raporu http://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/docs/2014/yabanci_dusmanligi_iceren_eylemler.pdf

(10) İslamofobinin Finans Ağları – http://www.dunyabulteni.net/haber/274999/abdde-islamofobinin-finans-aglari

(11) İslamofobi Şebekesini Besleyen Fonlar ve Kişiler – http://www.dunyabulteni.net/haber/243127/islamofobi-sebekesini-besleyen-fonlar-ve-kisiler