Akdeniz’in o gün, alışılmayan bir korkunçluğu vardı. Ve bir küçük yelkenli, bu alışılmamış korkunç denizle, amansız ve sonu yüzde yüz yenilgi ile bitecek bir mücadeleye girişmişti. İki yan, yelkenlinin iki büyüklüğünde dalgalar; yelkenlinin önü ve yelkenlinin arkası, yelkenlinin yanlarındakinden de büyük ve korkunç dalgalar idi.

Ve yelkenlinin kaptanı Rum idi…

Yelkenli şarap yüklüydü; Kıbrıs’tan geliyordu, yükünü, cihan padişahı Kanûni Sultan Süleyman’ın gözbebeği İstanbul’da boşaltacaktı. Bu korkunç denizden kurtulabilirse eğer… dalgalar yumuşar, güneş gül yüzünü gösterir, bu kurşun bulutlar o güzel maviliğine dönerse… gidip, yükünü, İstanbul’a boşaltacaktı.

Ama Akdeniz, duracağı yerde kuduruyordu. Böyle giderse, değil İstanbul’a varmak, yarım saat sonrasının ne olacağını bile kestirmek imkânsızdı.

Gemici Rum’du Rum olmasına ya, Moralı Rumlar gibi değildi; saftı, yüreği temizdi, kimsenin kötülüğünü istemez ve insanları kusurlarıyla birlikte severdi. Tanrı’ya yalvarıyordu: ‘‘Tanrım!..’’ diyordu; ‘‘Bu şarabı İstanbul’da bekleyenler var. Onlar da bunun hastası işte… Fırsat ver de götüreyim sevinsinler…’’

Rum Azizlerine yalvarıyor, Hristiyan velilerine diller döküyordu; ama, boşuna idi. Akdeniz, kudurdukça kuduruyordu. Rum gemici çaresizdi, boynunu bükmüştü, görünen kaderinin sonunu bekliyordu artık… Birden, bir tuhaf oldu; her yanı uyuşmuştu. Bu tuhaf uyuşukluk içinde, komşusundan duyduğu bir Müslüman Türk şeyhinin adını hatırladı ve hemen: ‘‘Ey Yahya!..’’ diye bağırdı. ‘‘Beni duyuyorsan, niyaz et de kurtulayım. Kurtulursam, sana bir fıçı şarap adıyorum içmen için…’’

Uslanmaz sanılan Akdeniz’in uslandığını gördü hayretle; daha sözü yeni bitmişti, fakat gök mavileşmiş, deniz durmuş, dalgalar susmuş, yelkenliye yol veriyordu deniz. Bu, İstanbul’a kadar böyle sürdü.

Gemici, İstanbul’da karaya ayak basar basmaz, daha yükünü boşaltmadan bir fıçı şarabı omuzlayıp komşusunu buldu. Ondan, Şeyh Yahya’nın dergâhını öğrendi ve soluk soluğa dergâha vardı. Şeyh dergâhta yoktu. Rum Gemici’ye, şeyhin, şeyhülislâmın yanında olduğunu söylediler; fakat onun beklemeğe vakti yoktu, omuzundaki şarap fıçısı ateş olmuştu, sanki bedenini yakıyordu. Bu yakış, ancak şeyhülislâmlıkta durdu ve yerini bir tereddüt aldı. Ya şeyh, şarabı haram diye almazsa? O zaman ne olacaktı? Bir kere vaat etmişti Gemici, bilmeden şeyhin dinince haram olan bir şeyi nezretmişti. Şeyh kabul etmezse Rum Gemici ölünceye kadar borçlu mu kalacaktı?

Bu korku içinde, korka korka içeri girdi. Şeyh Yahya, devrin ünlü bilginleriyle birlikte oturuyordu; şeyhülislâmın huzurunda idiler. Doğruca Şeyh Yahya’ya varıp Rum Gemici, şarap fıçısını şeyhin önüne bıraktı ve olanları, boynu bükük, bir bir anlattı. Şeyhülislâm da, ünlü bilginler de sinirlenmişti; şeyhin yüzünden hiçbir şey belli olmuyordu. Rum Gemici’nin dudakları titriyordu: ‘‘Fakat şeyhim’’ dedi; ‘‘Sizin dininizde haram bu zıkkım… ama… almazsan… ben borçlu kalırım sana…’’

Şeyh Yahya hiç bir şey söylemeden, kalkıp dışarı çıktı. Herkes şaşırmıştı. Ulema bu densiz Rum’a kızıyordu. Bu arada, Şeyh Yahya’nın elinde bir maşrapa ile döndüğünü gördüler. Kimsenin yüzüne bakmadan şeyh, maşrapayı fıçıya daldırıp çıkardı ve soğuk, lezzetli, nefis bir şerbeti içer gibi dolu maşrapadan içti. Bitirdiğinde yüzü de, gözleri de gülüyordu. Rum Gemici’ye doğru

gülümsedi: ‘‘İçin rahat mı artık?’’ diye sordu. Rum Gemici, dili tutulmuş, öylece bakıyordu. Gözlerinde, borcundan kurtulmuş bir insanın huzuru vardı.

Şeyh Yahya, maşrapayı tekrar fıçıya daldırdı. Ve dolu maşrapayı şeyhülislâma uzatıp: ‘‘İç hazret!..’’ dedi; ‘‘Korkma!…’’

Şeyhülislâm, çekiniyordu. Ama Şeyh ‘‘Korkma!..’’ demişti; aldı ve içti…

Şarap, en nefisinden nar şerbetiydi…

Mustafa Necati Sepetçioğlu / Türk-İslam Efsaneleri / Sayfa: 87-89