Kepez denilen bir köy vardır Türkiye’de; Orta Karadeniz Bölgesi’nde, bir büyük ilçenin, Zile’nin, bir dağ yamacına yaslanmış; uyur uyanık bir düş gören insan gibi kırpış kırpış  bir köyceğizidir. Susuzdur; toprağı kıraçtır… üst yanı kel tepeler alt yanı avuç içi misali bir yarım düzlük topraktır. Yağmur yağarsa kıraç toprak göğerir; ekinden buğday, arpa, darı, mısır Allah ne verdiyse boy atardı.  Yağmur yağmazsa?… Toprak korkunçlaşır köyün üst yanındaki tepeler şahrem şahrem yarılıp, her bir yarıktan dayanılmaz bir sıcak, o korkunç gün ışığıyla birlikte alt yandaki köyün üstüne inerdi. Ne varsa kuruturdu köyde; bitkiyi, toprağı, gökyüzünü… Ve insanların boğazını, insanların gözlerini kuruturdu…

1783 yılında bir yaz, Kepez köyünün üstüne böyle çökmüştü işte; güneş sanki inmiş gökyüzünden ve gelip Kepez’in üstüne yapışmıştı. Bir yudum su, uzak… Çok uzak bir düşün aldatıcı serinliğiyle umutları zorluyordu.

Kepez köyü, hacısıyla hocasıyla; Tanrı’ya nazı geçer sanılan tüm velileri –ve cümle delileriyle- birlikte, kelin en üst tepesine çıkıp yağmur duasına başladı. Gökyüzüne açılan eller titrek, kavruk ve yıkılmış gibiydi… Ağızlar kupkuru, gözler ölmüş, yanaklar çökmüş ve yürekler kaskatı kasılmıştı. Avuçlar dolusu niyaz, gönüller dolusu yalvarış, gökten ve kel tepelerden yağan sıcakta eriyip buharlaşıyor… Ama gökyüzüne erişemiyordu. Belki gökyüzü ile yeryüzü arasında bir kalın perde gerilmişti. Niyazlar ve yalvarışlar; açılan eller ve dökülen diller bu perdeyi yırtıp öteye geçemiyordu.

Günlerce sürdü. Ama o günlerde gökyüzünden bir damla düşmedi yere. Her şey… her şey boşunaydı; yanıp tutuşan gönüller boşunaydı.

Gökyüzünün direnen sessizliği bir gün daha uzarsa, tüm Kepez alev olup yanacaktı.

Ama o sabah, bir çoban dayanamadı artık. Bir gözü görmüyordu çobanın; bir eli küt idi, çolaktı ve bir ayağı topaldı. İnsan yüzü pek görmezdi. Üç beş koyunu ve bir keçisinden başka canlı bilmez… Geceler ve gündüzler boyu kâh koyuncuklarıyla, kâh kendi kendisiyle ve kâh Tanrısıyla konuşup halleşirdi. O sabah, bütün köylü umudunu kesmiş, artık iyice görünen kaderlerinin adım adım yaklaşışını bekliyordu. Korkunç bir bekleyişti bu… Çoban dayanamadı. Sağlam gözünü açıp gökyüzüne baktı; sağlam elini gökyüzüne uzattı ve sağlam ayağıyla toprağa sımsıkı bastı; ‘’Tanrım!…’’ dedi; ‘’Yüceler yücesi Tanrım, öfkelendirme beni, yetti artık; şimdi gidip senin ne ulu, ne affedici ve ne büyük koruyucu olduğunu herkese yayarım. O zaman sana ibadet eden bulamazsın… yağdır yağmurunu yoksa?…’’

Bir gülümseyişten de güzel bir şimşek çaktı o anda… Ve bulutlar…  bulutlar… bulutlar… ardı ardınca bulutlar, ne kadar yağmurları varsa Kepez köyüne boşalttılar. Kepez suya, Kepez yağmura doydu.

Ama Çoban’ı; ama Çoban’la Tanrı arasındaki o güzel şimşek gülümseyişini kimse bilmedi.

  1. Necati SEPETÇİOĞLU- TÜRK-İSLAM EFSANELERİ (s. 51)