Yanlışlığı bir tarafa, şu zühd meselesinde çoğunun samimi olmadığını da biliyoruz. Dünyevi haz için ne dümenler çeviren, ne işler yapan zühd sahiplerini, şeyhleri, müritleri insanlık görmüştür. Bu da ayrı bir derttir.

Çizgiyi aşanları, sapanları, aşırı gidip başka yollara çıkanları, Hz. Peygamberin önüne geçmek isteyenleri, onun söylemediklerini söyleyenleri örneklendirelim. Şimdi ben (isim vermemek için ben diyorum, ilgilenenler bunları bilir, bilmiyorsa araştırıp çıkarmalıdır) Kur’an ve hadisler beni işaret ediyor, sözlerim ve yazdıklarım Kur’anın aynasıdır dersem, Hakikatin muammasını yalnız ben çözerim dersem, bana inanır mısınız? Sana inanmayız ama filan söylemişse inanırız, derseniz, şirke düşmüş olmaz mısınız? O şahsı ilahlaştırmış olmaz mısınız? Ben sizin yatak odanızdaki hallerinizi bile görürüm dersem, ne dersiniz? Şu sözler Kur’anın geldiği yerden geliyor dersem, buna inanacak mısınız? Milyonlarca insan inanmıştır. Ben lâyemut’un (ölümsüzün) eserinden fışkıran kerametli bir nurum diyenlere inanacak mısınız? Oysa Kur’an ne diyor: “Yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar, sonra bu Allah katındandır, derler.” (Bakara 79). Ama onlar “sözümüzdeki gerçekler ve üstünlükler, Kur’andan sızmıştır, diyebilmişlerdir. 14 yaşında üç aylık bir öğrenimle, ulum-u avvelîn ve âhirine (ezel ve ebed ilmine), ledünniyet ve hakaik-i eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i ilahiyeye (ilahi bilginin sırlarına, eşyanın hakikatına, kâinatın sırlarına ve ilahi hikmete) vâris kılındım, şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyaya (pek yüce mazhariyete) kimse nail olmamıştır.” diyebilmişlerdir. Daha neler, neler… Halbuki kâinatın efendisi peygamberler serdarı şöyle demiş ve dua etmişti: “Ya Rabbi! Bana eşyanın hakikatını göster.” Hz. Peygamber eşyanın (varlığın) sırlarını ona göstermesi için Allaha dua ediyor, bizimki, ben bu sırlara vakıfım diyor.

Sapmalar ve Hz. Peygamberleri geçmeler, adeta bir moda haline gelmiştir. Ne diyorlar: Öyle bir denize daldım ki, peygamberler onun sahilinde kaldılar.”

Bir şeyhin risalesinde, “Din yolcusu kâfir olmadıkça, kardeşinin boynunu vurmadıkça, annesiyle izdivaç etmedikçe, hakiki Müslüman olamaz” satırlarını okuyan bir molla, başka bir büyüğe mektup yazıp ne anlama geldiğini sorar. O büyük de açıklar. Rumuzlar (semboller) kullanıldığı bellidir de bunlar bir Müslüman nasıl bilecek, bilmek zorunda mıdır, bu şekilde anlatım İslam’a uygun mudur, İslam bilmeceler dini midir? Sır cemiyetleri din olamaz, evrensel dinin her şeyi açıktır. Bizim anlayış kabiliyetimiz ve seviyemizin farklılığı, onu esrarengiz hale getirmiş olmaz.

Nihayet mesele şu saçmalığa kadar gelmiştir. Hadi bunun ismini yazayım, Tilemsanî adlı sûfiye biri der ki, sizin tevhidiniz Kur’andaki tevhide uymuyor. Sûfi şöyle cevap verir: Evet öyledir. Gerçek tevhid bizim eserlerimizdedir. Kur’an baştan sona şirktir. İsterseniz biraz yumuşatayım. Herhalde demek ister ki Kur’an baştan sona şirkten söz eder, tevhide sıra gelmemiştir. Onu biz tamamlıyoruz.

Bu kadar derinlik çok gelir, boğulur gideriz. Bu yolla, ne insan kalır, ne İslam. Ne mümin kalır ne sorumlu. Ne suç kalır, ne ceza. Dünyaya da gerek yoktur, vatana, millete de, ülkülere de. Artık ilme de gerek yoktur. Kur’an der ki. “… De ki: Ya Rabbi! İlmimi arttır” (Tâ-Hâ 114) Bu haliyle insanın ve kâinatın güzellikleri kaybolur. Yukarıya doğru uçunca yahut deryaya dalınca, kendimize gelip ayaklarımız yere bastığında, vatanı işgal edilmiş, milleti parçalanmış olarak görebiliriz. Kulluk ve ibadetin de artık anlamı yoktur. Enel-Hak (Ben Allahım), “Allah cübbemin içindedir” v.b. deyince artık neye inanacağız? Kim kime inanacak? İman etme, şuuru yok etmemeye, muhatap olanla olunanı ortadan kaldırmamaya, birbirine karıştırmamaya bağlıdır. Allah, Ben senim, sen de Ben’sin demiyor, size şah damarınızdan daha yakınım, diyor. Yakınlık kavramı var olduğu sürece yaratan ve yaratılan aynileşmez (özdeşleşmez). Aynileşme, yaratma fiilini ortadan kaldırır; Yaratıcının ben müminin gözü kulağı olurum derken bu, mümin Allah olur demek değildir, gözü ve kulağı Benim istediğime uygun hale gelir demektir. Siz anlayamazsınız, çünkü bu haller ancak yaşanır diyenler, dinden değil başka bir şeyden bahsediyorlar. Gerçi onlara göre din zaten kısır (kabuk)dır. Öz ise yaşanır. Biz ise dinden söz ediyoruz. Çünkü milletin ve ümmetin problemleri buradadır. “Vecd” de, meditasyon da, yalnız o ferdî ilgilendiren derinlikte ve olağanüstü hallerde değildir. Bu “hal”, eğitim-öğretimin de esasını teşkil etmez. Ancak kendisinin yaşadığı, bazı şeyler iddia ettiğinin, anlatılamaz olanın, aktarılamayan hallerin eğitim-öğretimde yeri yoktur. Bilinmeyen şey nasıl bildirilebilir? Peygamberler sadece kendi yaşadığı şeyleri söyleyip, bize anlayacağımız, yapabileceğimiz şeyleri söylememiş olsalardı, din ortaya çıkmazdı. Vahyi bile kendilerine saklı tutmamış, söyleneni bizimle paylaşmışlardır. Birinin havada uçtuğunu birileri görmüş, kalbinden geçenleri bilmiş, bunların doğruluğunun tartışması bir tarafa, bunlar insanların din, ahlak ve maneviyat ihtiyaçlarını karşılamaz. Bir başka çalışmamızda (Hayatın Manâsı), bu insanlar herkesin 500 kg. yükü kaldırmasını istemiyorlar, kendileri kaldırıyorlarsa, buna karşı çıkılamaz, diye savunmaya kalkıştık. İslam sırf zahir değil, bâtın da onun bahsettiğidir, demiş, tenkitlerin insaflı olmasını istemiştik. Fakat terbiye edici, aydınlatıcı, yaşanarak gösterilen, aşırı felsefe, yorum ve sapmalara uğramamış bir tasavvuftan söz etmiştik. Bu sınırlara dahi kimsenin zorlanamayacağını söylemiştik. Tasavvuf saptırılmazsa, iyi ifade edilirse İslam’ın incelikli bir yorumu olabilir. Fakat bu sınırlarda kalmayanlar çoğunluğu teşkil etmiştir. Vecd de kabul edilebilecek bir şeydir. Ancak bu, herkese açık ve ulaşılabilecek bir haldir. İstisnai bir hal olarak bazılarına tahsis edilirse, o zaman vecd yerine vahy’den söz ediyoruz demektir ki, bunun yanlışlığı ortadadır.

“Enel-Hak (Ben Allah’ım)”, “Allah cübbemin içindedir”, “Peygamberler denize dalamadı, sahilinde kaldılar”, “bizim tevhit anlayışımız Kur’an’ınkinden ileridir”, “söyleyip yazdıklarım yukarıdan, Kur’anın geldiği yerden geliyor”, “çocukluk yaşımda eşyanın hakikatine, kâinatın ve Allahın sırlarına vâris kılındım” gibi iddiaların tasavvufla ilgisi kesilmiştir. Bunlara aşırı uçlar denilse de, bu tür düşünce sistemi bunları üretmiştir ve bu aşırılıklar insanlar üzerinde bir egemenlik kurmuştur. Artık masûmâne yorumlar yapma imkânımız kalmamıştır. Bu iddiaların sahipleri, başka bir varlık olmayıp insan olduğuna, yani beni temsil ettiğine göre, Allah ile olan mesafemi ortadan kaldırmaktadır. Yaratma işine aykırı düşmektedir. Sonunda şu abesten de öte durumlara düşülüp denmiştir ki: “Perde kalkınca gördüm ki Allah namaz kılıyor.” Yani tepede insandan başka bir şey yok. Hümanistler de öyle diyor. Allah yerine insanı koyuyorlardı. Zaten tasavvufun sapmış aşırı ifade ve yorumları, Allah yerine insanı ve insanlığı koyan hümanist felsefeden farksız hale gelmiştir.

Dayanağımız Kur’an olduğuna göre, oraya dikkatli bakmalıdır. Kur’an “insan peygamber”den söz eder ve ona sık sık “ben de sizin gibi bir insanım”, “ben gaybı bilmem” demesini söyler. Zaman zaman da o peygamber azar işitmiş ve hataları hatırlatılmıştır. Anında düzeltilince bizim hatalarımızdan farklı olmuştur ve Allah onu anında korumaya almıştır, ama “insan” olma özelliği belirtilmiş olmaktadır ki, bunu anlamamız yeterlidir. Peygamber’in önüne geçmek isteyenler bunları hiç görmediler mi? İşin içinde, söylendiği gibi bir sekr (sarhoşluk) hali var. Sekr aklın uyuşmasıdır ki, alkol ve benzerleri bunun için yasaklanmıştır. Sekr, ister alkol, uyuşturucu gibi madde vasıtasıyla olsun, isterse maneviyat, sarhoşluğu biçiminde daha doğrusu psikolojik biçimde olsun, aklı devreden çıkarır ki, doğru bir şey değildir.

Milleti ve ümmeti bugün ıstıraplar içinde bırakan iki sapma, Liberal-Kapitalist sapma ile tarikat sapmaları üzerinde durduk. Kültürümüzün yozlaşması, değerlerinden uzaklaşmamız, para dünyasına tapar hale gelişimiz, nemelazımcılık v.b. gibi sapmalar eklenince, ABD’nin, AB’nin veya içerdekilerin açık-gizli tecavüzlerine IŞID’in, PKK’nın v.s.nin zalimliklerine çare bulamıyoruz. Türk-İslam düşmanlarına hadlerini bildiremi-yoruz ve ilk satırlarımdaki soruya dönüp soruyoruz. Niye böyleyiz, ne olacak halimiz?

Altından kalkabilecek miyiz? Elbette. Ancak önce teşhis doğru konulmalıdır. Teş-his edilemeyen hastalık tedavi edilemez. Sadece arazlar giderilebilir, o da giderilebilirse.

Liberal-Kapitalizmi ıslah ve adam etmedikçe veya yerine iyisini bozmadıkça, mezhep, tarikat ve cemaatlere çekidüzen vermedikçe, meselelere kolay çözüm bulamayız. Şikâyetçi olduğumuz bugünküler gider, yerine başkaları gelir, benzer dertler devam eder.

Bütün olumsuzluklara rağmen, Türk Milletinin, sivil-asker Müslüman milliyetçi güzide evlatlarının önderliğinde halkımız gafletten er-geç kurtulacak, kendine yakışanı yapacak, oyunlar bozulacaktır.