Batı’da, Çanakkale’de savaş bir amansız ve insafsız devam ediyor; son ehlisalip, gönüllerinde yüzyılların biriktirdiği kini, yenilgilerin acısını, devrin en ileri savaş araçları ile, ateş ve barut halinde kusuyordu. Koca bir imparatorluğun yorgun çerileri ve subayları, kala kala üç denizin çevirdiği son ve asıl yurtlarında, yurtlarının Batı ucunda devrin en ileri savaş araçlarına karşı direniyorlardı. Savaş araçlarına, etten ve kemikten sıyrılmış, kin ve öç hâline gelmiş bir sürü düşman erine, dönen ve birden amansızlaşan asık yüzlü talihlerine ve acı kaderleri ne karşı direniyorlardı.

Doğu’da, Kars’ta, henüz bitmiş bir savaşın galip fakat yorgun çerileri, bu yanda Batı’daki bu korkunç yüklenişe karşı göz kamaştırıcı direnişin sonucunu, buruk bir gönül, ezik ve ürpertili bir korku ile bekliyor, öte yanda burada, bu uçta onlara yardım edemeden beklemenin ve belki bu yanda da düşman kımıldar diye uykusuz geçen gecelerin huzursuzluğunu duyuyorlardı.

Yüzyılların kemire kemire küçülttüğü, soysuzların hançerleye hançerleye içten yıktıkları harap, yorgun, aç ve susuz; fakat kaderini yumruklayan bir görünmez güçle kıpır kıpır kaynaşan koca bir imparatorluk artığı yurdun, Anadolu’nun, Batı ucundaki ateş ve baruta karşı direniş, asıl gücünü bütünden alıyordu. Bütün, parça parçaydı; öbek öbekti, kümelenmişti ayrı; bütün parçalar, ayrı kümelenen bütün öbekler gerçi çulsuzdu, çuvalsızdı… Ev bark kalmamıştı, ocaklarda bir incecik tütün tütmez, yaylalarda bir yeşilce ot, ovalarda bir sarı buğday bitmez olmuştu. Gerçi bir kırlangıç kanat açmaz, bir yavru şahin yüce dağ doruklarında uçmaz olmuştu. Fakat yurt, Anadolu, yine de bütündü; aynı düşü görüyor, bir ulu sevginin, bir güçlü saygının ve bir sonsuz özlemin yumağını örüyordu.

Doğu’da bir geceydi. Yurdun Doğu ucunda kış, Batı ucundaki savaştan da amansız ve ölümden beter bir soğuklukla bastırmıştı. Gece ve soğuk, gökten pelte pelte inen kara bürünerek bu Doğu gecesini sessiz bir yalnızlığın uykusuna götürüyordu. Bir adım ötede, bir sessiz ve soğuk yalnızlık uykusunun bir adım ötesinde, ne yapacağı bilinmeyen belki kana susamış bir düşman vardı. Bu düşman birden ayaklanabilirdi. Doğu gecesinin sessiz ve soğuk yalnızlık uykusunu, birden pençe pençe yırtar; şu yağan beyazlığı, şu karanlık içinde dümdüz ve ak ak uzayan yorgun direnişi kana, kine ve nefrete boyayabilirdi.

Yağız bir yurt çocuğu, soğuğu zar zor örten kaputunun kalkık yakasına başını gömmüş, kim bilir hangi gelinin göz nuruyla nakış nakış ördüğü eldivenin sıcaklığıyla tüfenginin kayışına sarılmış dev bir topun hemen bir adım ötesinde bekliyordu. Bu dev top ve bu yağız yurt çocuğu, Doğu’nun, Batı’daki savaşa bakan ve şu anda uyumayan iki gözü; Batı’daki savaşın Doğu’daki emniyeti ve güveni idiler. Ve o dev top, Doğu’daki ordunun gözbebeğiydi.

Fakat o gece, Doğu’da, Batı’daki savaştan beter bir soğuk vardı. Bütün güçlerin üstünde dayanabilme imkânlarını zorlayan, bir öldürücü, ezici, kahredici soğuk kol geziyordu. O yağız yurt çocuğu, o ân zamanın belki tümüydü, belki zamanında ötesinde var olanın bütünüydü. Birden, olanca soğuğu yumuşatan ılık bir yel esti; yel, bütün yumuşaklığıyla geldi, o yağız yurt çocuğunu sarıp sarmaladı; ayaktayken, dimdikken ve en küçük bir çıt sesine karşı baştan başa patlamağa hazır bir tetikken, uyuttu. Fakat aynı ânda yüzbaşı uyandı. O uyumakla bu uyanma arasında belki bir göz açımı zaman ya geçti ya geçmedi; yüzbaşı topun yanına vardığında top yoktu.

O yağız yurt çocuğu ayakta ve o halde uyuyordu.

Uyandırıp götürdüler; hapis ettiler. Bütün tabur birden ayaklandı, topu aradılar, aradılar, dahi aradılar, bulamadılar. Sanki erimişti top, buğulanmıştı; uçmuştu… ya da yer yarılmış yerin içine girmişti.

Sabaha karşı, yorgun argın bütün tabut uykudayken yüzbaşı o yağız yurt çocuğunu sorguya çekiyordu: Topa ne olmuştu?

Delikanlı tertemiz, içli ve ağlamaklı: “Hiç bir şey olmadı yüzbaşım” dedi; “Top orada; yerinde duruyor, eskisi gibi…” Ne dediyse, ne sorduysa yüzbaşı, hep bu cevabı aldı. Sonunda dayanamadı, delikanlıyı aldı ve oraya,
topun bulunması gereken yere götürdü.

Top oradaydı! Dev gibiydi; fakat yorgun bir dev gibi.

“Nasıl olur?…” diye kekeledi yüzbaşı; “Bütün tabur, bu gece bu topu dört bir yanda aradı; yoktu…”

Delikanlı, “Buradaydı…” dedi; “Buradaydı.” Başka bir şey demedi. Yüzbaşıyla o yağız yurt çocuğu arasındaki bu tartışma o kadar uzadı, o kadar uzadı ki sonunda, konuşulanlara dayanamamış bir ses cevap verdi: “Burada değildim. Dün gece, yurdun Batı ucunda savaş çok amansızdı; bir top çerilerimize gülle yağdırıyordu. Yenilecektik. Oraya gittim… Ve orda çerilerimizle yan yana düğüştüm… yendik! Bakın, namlum hâlâ sıcaktır!”

Konuşan toptu… Yüzbaşı, korka korka elini topun namlusuna uzattı. Namlu sıcaktı… Hâlâ sıcaktı. Bütün o soğuk Doğu’yu… Sonra Batı’yı… Sonra bütün Yurdu ısıtıyor gibiydi…

Mustafa Necati SEPETÇİOĞLU /TÜRK İSLAM EFSANELERİ (67,69)