YENİ UFUK DERGİSİ: Hocam öncelikle röportaj isteğimizi kırmadığınız için Yeni Ufuk ailesi olarak teşekkür ederiz. Röportaja geçmeden önce kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

ABDÜLKADİR SEZGİN: 1948 yılında doğdum, Yozgatlıyım. İmam Hatip okulu ve Yüksek İslam Enstitüsü mezunuyum. Talebeliğim sırasında aşıklıkla ve tiyatroyla uğraştım. Saz çaldım, sahneye çıktım, türkü söyledim. Yayınlanmış bir de çok kötü baskılı bir kitabım var aşıklıkla ilgili. Sonra tiyatroyla meşgul oldum Necip Fazıl’ın Sultan Abdülhamit adlı oyununda başrol oynadım. 200 kadar temsil verdik Türkiye genelinde-baya önemli birşey-. Daha sonra o zamanların Üniversite öğrenci kuruluşları olan 3 federasyon yapısı içerisinde örgüt vardı, Millî Türk Talebe Birliği, Türkiye Millî Talebe Federasyonu ve Yüksek İslâm Enstitüleri Talebe Federasyonu. Üçünün de Tiyatro müdürlüğünü yaptım aynı anda. Böyle bir sanat tarafımız vardı. Mesleğe döndüğümde sazı bıraktım çocuklar çalıyorlar artık. Meslek dediğim de Şehzade Camii’nin cuma hatipliği ile başladım. Eskiden Cuma ve Bayram hutbelerini okuyan adamlar farklı olurdu. Hutbeleri kendileri yazar kendileri okurdu. Ben ona bir şey ekledim, kendim yazıp kendim okuduğum hutbeleri bir de teksir edip -elimde federasyonlar var ya, teksir makineleri var- çoğaltıp cemaate dağıtıyordum. Bu sebeple de, köşe yazarlarından bir kısmı hutbelerimi yayınladılar o dönemde. Daha İslam Enstitüsü ikinci sınıf talebesi iken filan. İkinci, üçüncü sınıf talebesi iken. Böyle bir geçmişten geliyorum ben. Kırk yıldan fazla çalıştım, üç yıla yakın -iki buçuk yıl- öğretmenliğim var. Onun dışındaki tamamı diyanette geçti. Devlet arşivlerinde Türk Cumhurbaşkanlığı arşivinde, meclis arşivinde, özel arşivlerde filan da çalışmalar yaptım. Daha sonra dedim bir de doktora yapalım bakalım Alevilikle ilgili iyi kötü çalışmaya başlamışız. 72 yılında Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde müftü iken Alevi köyünde bir problemle karşılaşmışım, bunlarla ilgili ‘aleviler ne kadar gavur’ diye yola çıkmışım ‘bizden ne kadar uzak’ diye, sonunda ‘aleviler bizim kadar Türk ve Müslüman’ noktasına gelmişim. Onun içinde doktora tezimi İstanbul Üniversitesinde yaptım doktoramı 10 ilde on bin denekle yaptım. Bazı bölümlerini çıkartarak maalesef kötü bir yayın evinde yayınladım.  Şimdi ben bir taraftan ilahiyat kökenli bir adam ama öbür taraftan da iyi kötü bir sosyal yapı-sosyal değişme, sosyoloji doktorası yapmış bir adamım. Bunların dışında bir takım şeylerde olması lazım diye baktık din sosyolojisi değil din psikolojisi değil napalım? Din stratejisi okuyalım dedik. Ve Din stratejisiyle ilgili düşünceler yapalım geliştirelim, onun için bir merkez kurduk Teo-Strateji Araştırmaları Merkezi, onun başkanlığını yapıyorum. Bir kaç akademisyen arkadaşımız var. Bir tane yabancı var danışmanlığımızı yapan. Arkadaşlarım daha çok İslam Dünyasını saran problemlerle uğraşıyorlar; Selefilik, Vahabilik, İşidcilik onlarla uğraşıyorlar. Bunların ideolojik yapısı nedir, nerden geliyor, nasıl geliyor onla uğraşıyorlar bende farklı alanlarda ufak tefek katkılarda bulunmaya çalışıyorum ama hep birlikte bir şeyler yapmayı düşünüyoruz. Türkiye’de Din Stratejisi alanında çalışan yok. Şimdi İslam Dünyasını sarsan ve de İslam dünyasındaki coğrafyayı değiştirmeyi hedefleyen uygulamalı bir problemle karşı karşıyayız.  Kafamızı ne kadar yorsak boşuna mı diye de düşündüğümüzde oluyor. Çünkü Müslümanlık bu kadar İslam Dünyasının tamamında geri kalmış olamaz. Bir yerden bir gerçek ışığın çıkması lazım. Henüz o ışıktan haberimiz yok gibi görünüyor. Geçen yüzyılda daha iyi adamlar vardı, öyle düşünüyorum.

YENİ UFUK DERGİSİ: Hocam bu çalışmalarınız ışığında Alevilik ve Aleviliğin tarihi serüveni hakkında biraz bilgi verir misiniz?

ABDÜLKADİR SEZGİN: Alevi kelimesi İslam Dünyasında ortak bir anlam ifade ediyordu.Türkiye bunun dışında kaldı. 1950 sonrasından bu tarafa başlayarak Alevi kelimesi hangi İslam ülkesine giderseniz gidin, ben Aleviyim derseniz birisine ‘Kimin çocuklarındansınız? Hz. Hasan’ın mı Hz. Hüseyin’in mi? Kimin soyundan geliyorsunuz?’ derler. Alevi, Evlad-ı Ali’ye mensup olmak demektir. Bütün Osmanlı arşivleri böyle diyor, 1950’ye kadar kitaplar böyle diyor. O gün Alevi dediklerimiz geçmişimizde Hacı Bektaş-ı Veli’ye bağlı köylü demektir. Buna bir kısım Besim Atalay gibi edebiyat tarihçileri ‘Köy Bektaşiliği’ diyor, bir kısım yaygın olarak köy kısmının kullandığı isimleri de ‘Kızılbaş’tır. Bunların bilinen hala devam eden ismi Kızılbaş’tır. Kızılbaşlık, Hacı Bektaşi Veli’ye bağlı tarikatın uygulama biçimidir. Tarım toplumuna göre, hayvancılık ve tarım ile meşgul olan köylüye göre geliştirilmiş bir tarikattır. Kışın iş yokken tarikatla ilgili hizmetler görülür. Tarikatçılık kıştan kışa yapılır. İlkbahar, yaz, sonbaharda Cem olmaz, ayin olmaz. Bunun haftalık, aylık, yıllık toplantısı olmaz. Çünkü köyde dergah yoktur. Yani köyde sürekli toplanabilecek birlikte yapılabilecek bir şey yoktur. Çünkü her köyde dede yoktur. Dede sayısı belli. Daha 13. yüzyıldan itibaren hangi ailenin hangi bölgelerde dedelik yapacağı prensibe bağlanmış. Herkesin elinde dedelerinden kalan belge var. Diyor ki sen şu, şu, şu oymaklara gideceksin şu köylerin çevresine, sen şunlara gideceksin. O bölgelerde yetkili. Bu yetkiyi veren de ya Hacı Bektaşi Veli ya da onun bölgesel başkanlarından birisi. Yani bu o dönemden belli olmuş. Diyelim ki Yozgat da bir Alevi köy var, Yozgat da hiç dede yok. Yozgat’a dede Çelebilerden gelir. Yani Hacı Bektaş soyundan. Hacı Bektaş ile oturan ve bütün dedelerin de başı olan, piri sayılan, ya o adamlar gelir ya da onlar gelemeyecek olursa dedelerden herhangi birinin müsait olanına git derler, bizim adımıza oradaki ayinleri, işleri yaptır der. Her yerde de dede olmadığına göre, o zaman bunların da belli bir organizasyon sistemi içinde yapılması gerekir.

Bir kere bir şeyi bilmemiz lazım. Alevi ve Sünni kelimesini yan yana kullanan adam Türk kültürünü bilmeyen, ya cahil ya  yobaz ya da kötü niyetli bir adamdır. İşte sayıyorlar;  Lazı, Çerkezi, Kürdü, Ermenisi, Rumu, Alevisi.’ Alevisi ve Sünnisi’ Alevi ve Sünni birbirinin zıddıymış birbirinin muhalifiymiş farklıymış gibi gösteriyor bunlar. Halbuki Türkiye’de Aleviyim diyen adam, abdestinden cenaze namazına kadar, nikahından aklınıza gelen bütün ibadetlerini Hanefi’ye göre yapar. Ama tarikata giriş töreninde ikrar ayini denir ona. İkrar ayininde şu cümleleri söyler: ‘Allah’ın kuluyum,  Muhammed aleyhisselamın ümmetiyim, Aliyel Murteza’nın bendesiyim, İmam-ı Caferi Sadık’ın mezhebindenim.’ der. Fakat İmam-ı Cafer Sadık zamanında ne İmam-ı Cafer Sadık mezhep kurmuş ne de mezhep var. İlk kurulan mezhep Hanefi Mezhebi’dir. İmamı-ı Caferi’nin devrinde kurulmuştur. İmam-ı Azam ve öteki imamlar, İmam-ı Şafi, Hanbeli, Malik de Caferi’nin talebeleri olmuşlardır.

O zaman Şiilik var mı? Yok. Caferi mezhebi var mı? Yok. Caferilik bir buçuk iki asır sonra kuruldu. Dolayısıyla niye bunu derler? Yol dediğimizde bugün daha kolay anlatıyoruz. Bulvar diye bir şey var. Geniş cadde değil mi? En büyük caddeleri otoban, otoban ayrı bir şey ama. Otoban var, bulvar var, cadde var, sokak var. Bunların her birinin adları ayrılmış gibi değil mi?

Şeriat yol demek, tarikat yol demek, mezhep yol demek, sünnet yol demek. Ama nasıl yollar bunlar? Söylediğim gibi; otoban, bulvar, cadde, sokak gibi. Yunus ne diyor: Şeriat, tarikat yoldur varana. Bu yola gitmeyen adam için yolun kıymeti var mı? Dünya’nın en güzel yolu olsun, adam o tarafa dönüp hiç bakmamış, nereye gittiğini merak etmemiş oradan da geçmemiş, o yolun ne kıymeti var ona. Önemli olan insanların yolunu bilmesidir. Bu yol nereye gidiyor? Bu yol hakka giden bir yoldur. Dosdoğru yoldur. Bu Alevilik dediğimiz organizasyon bir tarikattır. Bütün tarikatlar gibi bir tek amacı vardır: İnsanların doğru adam, doğru insan olmasını sağlamaktır. Yani yaygın halk eğitim kurumu olarak hizmet gördü bütün tarikatlar. Bir tek amaçları var;  insanı kamil denilen bu doğru adam yetiştirmektir. Bunun da en kısa tarifini Hacı Bektaşi Veli yapmıştır: ‘Eline, diline, beline sahip olmak’.’Eline, diline, beline sahip olmanın bütün tarikatlarda olduğu gibi tarikatçılar, sufiler çift dil kullanırlar. Birisi zahir dili; açıktan, görünen, bilinen, herkesin anladığı dil. Birisi Batın dili. Batının dilini anlayanlar bilir.Efendim felsefe diliyle herhalde fizik kitabı okunmaz, psikoloji kitabı da okunmaz öyle değil mi? Bu ikisinin de dili ayrı ama ikisinin de aynı kelimeleri kullanarak iki dili anlamlandırırlar.

Eline, diline, beline sahip olmayı ben şimdilik zahiren anlatıyorum.

Eline sahip olmak, hani şu elimiz var ya, elimize sahip olmaktır. Elimizle kimseyi incitmeyecek, darıltmayacak ve canını yakmayacağız. Elimizi harama uzatmayacağız. Kimsenin malını, canını almayacağız. Bizim olmayana el uzatmayacağız, demektir.

Peki dilimize sahip olmak? Hani şu boğazın içine girmeden dil yok mu ağzın içindeki? Ona sahip olmaktır. Haram yemeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, küfür etmeyeceksin. Onunla işlenen günahları yapmayacaksın.

Beline sahip olmak, gayri meşru ilişki yapmayacaksın.

Zahirden herkesin anladığı bu.

Batın kısmında ne? El, hangi anlama geliyor? Memleket. Nerelisin? Hangi eldensin? Yad ellerde işin ne derken söylediğimiz memleket yok mu? İşte eline sahip olacaksın. Bunun için de vatanı koruyacaksın. Seveceksin ve koruyacaksın. Elinin yadlara, yabancılara verilmesine fırsat vermeyeceksin.

Diline sahip olmak, konuştuğun dile sahip olacaksın. Ve Türkçeyi konuşacaksın. Şimdi Selçuklulara bakın; Farsçayı resmi dil kabul etmişler. Herkes Farsça yazıyor, söylüyor.

Selçuklu tahtında bir boşluk olduğunda Karamanoğlu Mehmet Bey, 13.yüzyılda tahta geçiyor. Ne yapıyor adam? İlk çıkardığı kanun, kararname:

‘Bundan böyle dergahta, bargahta Türkçeden gayrı dil konuşulmayacaktır.’

Türkçe dili dışındaki dillerin devlet diline sokulmamasını emrediyor. İşte kaç yüzyıl geçmiş 13. yüzyıldan 21. yüzyıla? İşte bu kadar yıldır Dil Bayramı diye kutluyoruz onu.

Beline sahip olmaksa Batında; soyuna sahip olmaktır. Soyu senin soyundan olmayanla evlenmeyeceksin, demektir. Onun için Aleviler  Türkmen olduğunu bilmediği hiç kimseye kız vermezler, kızını da almazlar. Öyle de bir sıkıntıları var anladın mı?

Bu ilkelerle hareket eden bir toplumu, üstelik başlarında bağlı oldukları adam da en büyüğü kim? Ahmet Yesevi. Hacı Bektaş, Ahmet Yesevi’nin dervişi değil mi? Talebesi değil mi orada?

Ahmet Yesevi tarikat ilkelerini ‘Fakirname’ diye bir risale yazdı. Fakirname risalesini Prof. Dr. Kemal Eraslan İstanbul Üniversitesi’nde hocayken 1971 ve 1972 yılında Türkçe’ye tercüme etti ve Türk Dili Dergisi’nde yayınladı fakültesindeki. Daha sonra ne başka kimse yayınladı ne kitapçık haline geldi.

“Tarikat ilkeleri, dört kapı kırk makam nedir? Nerden geliyor, nasıl uygulanır, ne olur?” onları anlatıyor. Fakat şuandaki Hoca Ahmet Yesevi’nin koyduğu şekilde mi? Hayır. Onun 3. Halifesi Süleyman Hakim Ata diye bir adam var. Süleyman Hakim Ata, kendisi Ahmet Yesevi’nin postuna 3. oturan adam. Ahmet Yesevi vefat etmiş sonra birisi gelmiş, sonra birisi gelmiş, 3.sü Süleyman Hakim Ata.

Süleyman Hakim Ata kendi pirliği döneminde, Yesevi postuna otururken dört kapı dediği birincisi şeriat, biri tarikat, biri marifet, biri hakikat. Tasavvufun genel kabul ettiği temel ilkeler. Bu Yesevi’den öteki tarikatlara geçmiş bir şeydir. Bunların da her birinin on makamı vardır. On ayrı başlığı vardır. Bu başlıklar arasında değişiklikler, birleşmeler ve yeni başlıklar açmış, sayıyı arttırmamak için bazılarını birleştirmiş Süleyman Hakim Ata. Bu Hacı Bektaş’a kadar devam etmiş, Hacı Bektaş da Yesevi’nin öğretisinde dört kapısındaki değişiklikleri muhafaza ederek öbür maddelere, makam maddeleri dediğimiz maddelerde birleştirmeler ve düzenlemeler yapmıştır. Onun dışında da hiç kimse dokunmamıştır bu ilkelere. Tarikat ilkelerine, zahiri nedir batıni denir? Efendim tarikat kısmı nedir? Usul nedir bu dört kapıya göre? Her şey açık ve nettir, yazmış Makalat’ında. Makalat’ında o var, piyasanın da en iyisi Esat Coşan’ın yayınladığı Doçentlik Takdim Tezi’dir. Hem birikim seviyesi olarak yüksektir hem de hoca daha doğru bir adamdır. Çünkü kendisi de felsefe dili tasavvuf dili bildiği için daha doğru tercüme yapmıştır.  Bir sürü diyanet de dahil olmak üzere Diyanet Vakfı falan Makalat’lar yayınladılar ama bugüne kadar yayınlanmış, piyasaya çıkmış kitapların en iyisi Hacı Bektaş Makalat’ının, Esat Coşan’ın kitabıdır. Dolayısıyla bugüne geldiğimizde Alevilik,tarikatların kapatılmasıyla birlikte sadece Alevilik değil bütün tarikatlarda zaten Albülhakim Arvasi’nin bir mahkemede söylediği söz var. O da Nakşi şeyhi biliyorsunuz. Seyyid peygamber soyundan Bağlun’da yatıyor burada Seyyid Abdülhakim Arvasi.

Hakim tarikatçılık yaptığını falan filan anlatınca, diyor ki tarikatlar kendiliğinden çoktan kapandı diyor. Bu gördükleriniz diyor, ‘tarikatın gölgesidir, görünmüyor, gerçek tarikat yok piyasada.’ diyor.

Cumhuriyetinde 1925’te yaptığı siyaseten kendini korumak için zaten ortadan kaldırılmış olan tarikatları kapatmak olmuştur.

Ne zamana kadar geldi? 1950’de çok partili hayata geçinceye kadar tarikatçılarda kıpırdanma yok doğru dürüst. Ya bizim de tarikatımız var dervişimiz olsun, şeyhlik yapalım merakında olan adam yok. Niye 1950’de birdenbire oldu? Demokrasiyle mi oldu? Hayır. Orda da birazcık şey yapayım İnkılap Tarihi bilgisi vereyim size. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, artık dünya düzelme formlarına giriyor Amerikalı bir heyet gelip milli şef İsmet Paşa’yı ve reis-i cumhur hazretlerini ziyaret ediyor. Amerikalılar. Diyorlar ki biz Rusların sizi sıkıştırdığını Erzurum’u, Kars’ı ve Boğazları istediğini biliyoruz. Merak etmeyin sizi NATO’ya alacağız ve koruyacağız. İzin verirseniz ülkenizde toplum yapısında bir takım sıkıntılar oluş muş, bunları tespit edelim, size bildirelim; bunları düzeltin. Çıkartıyor adam parayı cumhurbaşkanına gösteriyor. Dolar. Biz inanan tarafı oluşturuyoruz dünyada, paramıza da biz Allah’a inanıyoruz diye yazdık diyor. Öyle yazmıyor mu hala? Bunun üzerine İsmet Paşa’nın da oluruyla 1947 yılında 300 civarında uzman Amerikalı geliyor hani IMF’nin bize gelen heyetleri vardı ya …. kalanlar. Efendim, Türkiye’nin sosyolojik, kültürel, dini, ahlaki, ekonomik hayatını inceliyorlar. Diyorlar ki İsmet Paşa’ya dindar insanlar kendilerine önderlik edecek din görevlisinin yetişmediğini üzüntüyle anlatıyorlar. Lütfen bunlara okul açın. Din adamınız kendi mektebinizde yetişsin, halkınızın kültürüyle yetişsin. İkincisi bu İslam Dünyası’nın tamamında Arapça okunan ezanı Türkçeleştirmişsiniz. Halk bundan da mustarip. Bunu da değiştirin diyorlar. Ekonomik olarak şunları şunları yapın, kültürel olarak şunları yapın diyorlar, bir liste veriyorlar, bununla ilgili daha önceden yayınlanmış bir kaç tane daha kitap var piyasada. Şu anda adını hatırlamıyorum, hatırlasam birkaç tane örnek söylerdim. Bir hazırlığım olmadığı için bazen isimleri gençlikten unutuyoruz. 1947’de bunu getirip teslim ediyorlar. Onların bir kısmında hemen yapılabilecekleri yapıyorlar.1949 yılında Ankara’da İlahiyat Fakültesi’ni açıyorlar. Eğitim programları yetişmediği için İmam Hatip kursu açıyorlar. 1950’nin baharında Demokrat Parti seçimi kazanınca ezanı Arapçaya çevirme şansı Demokrat Parti’ye nasip oluyor. İyi değil mi? Ama Demokrat Parti’nin kuruluşunda da çok hoş bir hatıra var. Celal Bayar başkanlığında parti kurucuları cumhurbaşkanlığına çıkıyorlar, ziyaret ediyorlar, parti kurduk Paşa’m diye arz ediyorlar.

İsmet Paşa soruyor: ‘Celal Bey, siyasi partiler yelpazesinde partinizin yeri neresi?’

Celal Bayar cevap veriyor: ‘ Cumhuriyet Halk Partisinden bir karış solda Paşa’m.’  diyor.

Daha fazla sola gitmeyin, daha fazlası tehlikelidir diyor İsmet Paşa,  enteresan değil mi?

Bir sürü kitapta var bunlar. o işte CHP’den bir karış fazla soldaki parti oldu muhafazakar partisi, din partisi.

Şimdi böyle bir noktada gelen rejim neydi bizim? Çok partili parlamenter sistem. Bunun bütün dünyada iki temel ayağı var. Bunlar olmazsa olmazı çok partili parlamenter sistemde. 1) Eğitilmiş toplum olacak, 2) Örgütlü toplum olacak. 1950’de eğitimli toplumu oluşturacak kaç kişi var? Çok az. Peki sivil toplum örgütü? Sıfır. Ha onun yerini almak üzere yasaklanmış bütün tarikat mensuplarının torunları, hayatta olan çocukları hemen her örgütlü toplumu hem de eğitimli toplumu temsil eden adamlar olarak Demokrat Parti’ye dahil oldular.O günden sonra tarikatçılık resmen yasak, fiilen serbest bir gayri resmi çocuk olarak büyüdü. İyi değil mi? Yoksa tarikatların bugüne kadar geldiği gelişmeyi sağlamak mümkün değildi. Şimdi başbakanı, cumhurbaşkanı falan ile gittiğinde filan şeyhi ile, filan ile gittiğinde falan şeyhi ziyaret ediyor, onunla fotoğraf vermeyi önemsiyorlar. Bunun da kaynağı Menderes’tir. Her seçim öncesi Said Nursi ile bir iki şeyhle de ama Said Nursi ile mutlaka her seçim öncesi gitmiş, adam nerde hapisteyse veya sürgündeyse fotoğraf çekilmiş. Ömür boyu hapis ve sürgünü en çok Menderes zamanında yedi Said Nursi. Belki de tamamına yakın,  o zaman Isparta’da, Afyon’da bilmem nerde, şurada burada sürgünde herif. Hapishaneye gidiyor, yanında da partinin gazetecilerini götürüyor, ‘Efendim sayın başbakanımız büyük İslam alimi Said Nursi ile görüştü.’ diye birlikte konuşurken bir fotoğrafını veriyorlar. Vay Müslüman başbakan gitmiş, hoca efendiyi ziyaret etmiş diyorlar. Ama o mahkum ettirdi diyen hiç kimse yok.

İşte buralardan gele gele artık herkes 80 yaşındaki Mahmut Hoca’nın dizinin dibinde resim çektiriyor. Ya da menzilden kalan, kaça bölündüyse tarikat onların yanında, ya da falan yerdeki filan efendinin yanında çocuğuyla resim çektiriyor başbakanlarımız. Bu çok kötü bir tarikatçılık yozlaşması ve tarikatında dininde olan toplumun ahlakını da dejenere eden bir anlayış bu. Onun için Aleviliğin bu güne gelişi de buradan pay almalıdır. Bu gün Alevi lideriyim diyenlerin hepsi de Demokrat Partili milletvekilleridir. İzzettin Doğan’dan başlayarak pek çoğunun aile reisi, babası, dedesi Demokrat Partide çalışmış adamlardır. Fakat 27 Mayıs olunca 1960 ihtilalı , sanki maçta devre arası, hakem düdük çalmış gibi solu bırakıp sağa geçti bunlar. Ortaya geçtiler. O Menderesçi olanlar sola geçtiler. Solcular sola, sağcılar sağa geçtiler. Saha değişmiş oldu böylelikle. Ve Alevilik çıkışı 1950 ‘deki o hareketlerle birlikte şehre gelen, milletvekili olan, okumuş yazmış, üniversite bitirmiş, Galatasaray okumuş Boğaziçi okumuş Alevi çocuklarının ya da tarikatçıların çocuklarının karmasıyla oluşan yeni bir kültür var. Bu bir yozlaşma kültürüdür, bir bozulma kültürüdür. Tarih kültür ve tarikat diliyle yol ve erkan dediğimiz bu yolun kuralları unutulmuş, sadece şekil olarak biliniyor, bir tek folkloru kalmış. İşte ne kadar dönek varsa Mevlevi sayılıyorlar. İşte Sultan Ahmet’in en kafeteryalarında de dönekler vardı. Semazen falan diye. Semazenlik Mevlevi dervişleri içersinde bir gruba mahsus bir şeydir. Her Mevlevi dönmez. Kaldı ki bu dönenler para kazanmak için sanatçılık yapıyorlar, dervişlikle falan ilgileri yok. Şimdi sünnet törenlerinde semazen geliyor. Muhafazakar düğünlerde semazenler geliyor, dönüyorlar, döneklik yapıyorlar. Düğünde oynamak günah ya adam oynamıyor sema dönüyor efendim ! Nerden dönüyor, neye dönüyor, kime dönüyor? belli değil tabi. Onun için bugünkü tarikatlara bakarken birazcık insanı eğlendiren, güldüren, eğlendiren şovmenler gibi görüyorum ben. Öyle örnekler var ki devlet kurumlarında da tarikatlarla ilgi seminerler verdiğim oldu genel kurmay dahil, iç işleri bakanlığı, kaymakamlar kursu, başkalarına da verdim orda da bir takım şeyler anlattım açık seçik. Ya öyle şeyhler türedi ki sadece kadınları cennete gönderiyor, onun için sadece kadın dervişlerine hitap ediyor. Öyle adam vardı ki öldü gitti Kırıkkale’de, bir adam tarikata girmek isterse Nakşi güya adam, hanımıyla beraber geliyor, hanımı güzel olanları tarikata alıyor. Aklına ne geliyorsa, hangi şeytan ne diyorsa ona bak istersen. Böyle bir şey olabilir mi? Bunları tarikat diye koruduk, devlet korudu bunları, para kazandırdı, etrafına insanlar biriktirdi. Evliya dediler bunlara, bunların evliyalıkla hiçbir ilgisi yok soytarılık bunlar. Onun için bugünkü tarikatlar en iyisi dahil, hangisiyse o, kendi klasik yolundan dışarı çıkmış, nerde yürüdüğünü bilmeyen bir sürü insandan oluşuyor.

Diyelim ki Esat Coşan, rahmetli, benim sevdiğim bir adam, hürmet ettiğim bir adam, Buhara’lı olmakla Türklük’le övünen bir adam. Avusturalya’da vefat etti. Türk tasavvuf geleneğinde şeyhler vefat ettiği yere defnedilir. Bizimkiler iktidarda diye Süleymaniye Camii haziresine defnedilmek üzere getirdiler. Allah büyük, bakanlardan bir kısmı imzalamadı. O da nasip olmadı. Ben o günlerde bir yazı yazdım dedim ki: ‘Tasavvufta böyle bir kural vardır. Şeyhlik yapmış kişiler hangi toprakta ölürse orda defnedilir. Bulundukları yerde bu Türk Evliyası diye yüzlerce yıl İslam’a hizmet eder, orda İslam’ın gelişmesini sağlar, ne olur getirmeyin Türkiye’ye.’ diye yazı yazdım. Bu doğru bir bakıştı benim baktığım. Eğer Avustralya’da kalsaydı bir Türk Evliyası, şeyh olarak bilinen bir adamın orda mezarının olması, İslam tebliğcisi olarak yüzlerce imamdan daha etkili olabilirdi. Eyüp’te nerde olduğunu bilemiyorum mezarının. Onun için biz hem tasavvufta yolumuzu, erkanımızı, geleneğimizin büyük bölümünü kaybettik. Sadece şekli bir takım unsurlar var. Ben Türkiye’deki şeyhlerin çok önemli bir kısmını tanırım. Allah hepsine selamet versin, sağlık afiyet versin ama meşruiyet olmadan bu iş olmaz. Çünkü bugün tarikatlar doğru adam yetiştirmek için uğraşmıyorlar, ekonomik kuruluşlar olarak görülüyorlar. Yolları erkanları etrafında alkışlayan dua eden adamları artsın diye bir gayret içindeler. Ben böyle görüyorum. Kendisine hizmet eden, elini öpen adam sayısı artsın diye bakıyorlar. Tarikatçılık bu değil. Allah Kuran’da ‘Dosdoğru ol.’diyor ‘Emredildiğin gibi dosdoğru ol.’ Başka bir şey istemiyor. Nasıl emredildiysen öylece ol, dosdoğru ol, sonra adam ol, yalan söyleme, haram yeme, cennete gidersin iyi adamsın sen diyor. Yalan ve haram. Ötekiler daha sonraki şeyler. Yalan söylemeyen tarikatçı mutlaka vardır ama nerde olduğunu ben bilemiyorum.

Aleviler de bu tarikatlardan biridir. Bütün kurallarını unutmuşlar mı? Hayır. Şekli unsurları biliyorlar. Ama 1970’de 80’de Kuran-ı Kerim’i okuyan dedeler biliyordum. Şimdi Kuran-ı Kerim’i okumayı bilen dede kalmadığını zannediyorum. Duaların Arapçasını okuyorlardı, Cem Vakfı’nın gayretiyle artık o duaların uydurma Türkçesini okuyorlar. Kuran ayeti okurlardı Cem toplantılarında, şimdi meallerini okuyorlar hem de lüzumsuz kimin tercüme ettiği belli olmayan, anlamı doğru mu eğri mi belli olmayan meallerden okuyorlar. Mealiyle namaz kılmak gibidir bu. Mealiyle namaz kılınır mı? Mealiyle namaz, ne olduğu bilinmeyenle mealiyle  yapılan dua olur mu? Hangi anlama geliyor, hangi dile göre tercüme etmiş, çünkü Kuran’ın dili Allah’ın peygambere hitap dilidir. Peygamber bunu anlar, ne dediyse anlar, Allah onu öyle eğitmiş, yetiştirmiş değil mi? Öyle kabul ediyoruz değil mi? Onun dışında öyle kelimeler öyle ifadeler var ki matematik dili var, kimya dili var, bilmem ne dili var psikoloji dili var, sosyoloji dili var, fıkıh dili var. Adam fıkıh okumuş, matematikten anlar mı? Diyelim ki 2,3,4 Arapçada ins zila erba, Kuran öyle demiyor o kelimeleri biraz farklı söylüyor. Adam 2,3,4 diye tercüme etmiş, iki üzeri iki, üç üzeri üç, dört üzeri  dördü, 2,3,4 diye tercüme etmiş. Bu rakamlar birbirini tutuyor mu? Dört üzeri dört 256, yanlış hatırlamıyorsam, 4 dersen 256 ile arasında 252 tane hata var demektir. Dolayısıyla Kuran’daki her şey biliniyor. Kuran insanlara sadece abdest almayı oruç tutmayı namaz kılmayı öğreten bir ibadetten bahsetmiyor. Bir ibadet kitabı değil o. Bize Hz. Adem’den bugüne kadar, Hz. Muhammed’e kadar olan hem hikayeyi anlatıyor insanlığın hikayesini, hem onlardan dersler ve örnekler veriyor, hem de bir takım talimatlar veriyor. İman esaslarıyla, başkalarıyla, toplumsal hayatla, ekonomiyle, başkasıyla ilgili hükümler yok mu? O zaman birbirinden farklı dilleri Kuran içeriyor, bilimsel dilleri içeriyor. Sadece fıkıh okuyan sadece Kelam okuyan sadece tefsir okuyan bir adama Arapçayı iyi biliyor diye Türkçeyi iyi bilen herkes her dili biliyor mu? Yok öyle bir şey. Ben bunu fark ettiğimde Allah rahmet eylesin, Erol Güngör’ün bir kitabında fark ettim. İslam Tasavvufunun Meseleleri diye bir kitabı var onun, ilk baskısı mı onun almıştım, çok keyiflenerek okumuştum onu. Efendim, nedir ? Orda diyor ki giriş bölümünde ben diyor bu kitabın sonuna bu kitabımda bahsettiğim sufilerin kitaplarından okuma parçaları koymak istedim, piyasadan da tercüme edilmiş bir sürü kitap da var, eski adamlardan sufilerden, onlardan iyi halkın anlayabileceği metinleri seçeyim koyayım diye uğraştım, okuduğum parçalar beni tatmin etmedi, orijinalleri ile Arapçalarıyla karşılaştırdım bu adamlar fıkıh diliyle tercüme ettikleri için bu sufilerin anlattıkları dışında kendi dünya görüşlerini yazmışlar, diyor. O zaman fark ettim ki fıkıh diliyle tasavvuf dili birbirini tutmuyorsa farklı bilim dalları da birbirinden ayrı olur. Felsefe lügatiyle herhalde din nimeti çözülmez, çözemezsiniz. O da tasavvuf dili gibi ince manalar ifade eder, derindir. Felsefe düşünceye dayanır, bunlara rağmen bir şey ifade etmez o.

Bu sebeple de biz Türkiye’de dinin dilini kaybettik. Bir başka şey, bizde din adamı dini ne kadar biliyor? İşte kaç tane diyanet işleri başkanlığı herhalde iki tanesi aktif, bir dergide makaleler yazdılar. İlahiyat profesörlerinin neredeyse yarısı yazdı. Bir tek meseleyi anlatmak için:’Kuran tarihsel metin midir? Değil midir?’ Çoğunluğu tarihsel metindir diyordu. Şu ayet tarihsel metindir, şu tarihsel metindir. Yani bizi bugün ilgilendirmiyor diye yazılar yazdılar. Bunlardan ikisi diyanet işleri başkanı oldu bu yazıları yazanların. Birisi hem sahibi hem genel müdürlüğünü yaptı. Yani Kuran tarihsel metin midir değil midir? tartışmasını çıkaran adamın İslam alimi olarak topluma sunulmasını doğrusu çok sağlıklı bir görüş olarak görmüyorum ben. Onun için işte dini bilecek, dünyayı bilecek adam bir de dünya görüşü olacak dini anlatabilmek için. Türkiye’deki din adamlarının yaklaşık  %98’i henüz köylü olduğu için, köylü mantiletisiyle medeni metinler ve medeni yorumlar anlaşılamaz. Medeniyeti kavrayamaz köylü. Çünkü köy daha dar bir toplumdur, daha geri bir toplumdur psikolojik yapı olarak da. Onun kafa yapısıyla Ayasofya’yı anlamak mümkün olmaz. İşte buradaki Sultan Ahmet Meydanı, Fatih’i anlamak imkanı olmaz. Bugün profesör olmaları büyük adam olmaları, kurum kuruluşlarda şu unvanı taşıyor olmaları bunların dini bildikleri, dünyayı tanıdıkları ve bir dünya görüşüyle din yorumladıkları söylenemez. O zaman bizim yeni dini bilen, dünyayı bilen ve dünya görüşleri olan kamil adamlar yetiştirmemiz lazım.

D