Yeni Ufuk dergisinin 8. sayısındaki yazımda, Hizmet Gazetesi’nin ilk sayısının neşrolunduğu 15 Mayıs 1976 tarihinden Ekim ayı başlarına kadar olan süre içindeki hatıralarımı anlatmıştım. Bu yazımda Ekim 1976’dan bugünlere kadar geçen sürede, Hizmet Gazetesi ile olan yaşadıklarımı okuyacaksınız. Hatırlayabildiklerimi, sizlerle paylaşacağım.

Artık öğretmenlikten resmen ayrılmış, resmen gazetenin yazı işleri müdürü olmuştum. Sorumluluğu tam olarak üzerime almıştım. Şirketin ve Türk Milliyetçilerinin bir aynası idi Hizmet; en iyi şekilde çıkarılmalıydı.

Denizli’deki arkadaşlarımız arasında eli kalem tutan kişi sayısı hiç denecek kadardı. Köşe yazısı yazdıracak insan arıyordum. Gençleri teşvik ettim; birkaç tanesinin yazısını düzelterek yayımlıyordum. Ülkücü şehitlerimizden Cengiz Şen’in, Hasan Hüseyin Sanlı’nın yazılarını yayımladığımı hatırlıyorum. Bülent Avşar, teşviklerim sonucu, bir yazı takımı edindiğini söylemişti yıllar sonra.

Cengiz, bir arkadaşı ile birlikte gelmiş ve bir yazı getirmiş; üst kattaki odamda beni beklemiş. Ben de alt kattaki matbaa kısmında bir işçi gibi çalışıyor, dizgisi yapılan haberlerin yerleştirilmesi, haber başlıklarının yapılması üzerinde işçilerle birlikte çalışıyordum. Matbaanın kapısında ayaküzeri görüştük, şakalaştık. O, Cengiz’i son görüşüm oldu.

Hasan Hüseyin Sanlı, üniversitede okuyordu. Tatil aylarında Yeşilyuva’da babasının ürettiği ayakkabıları İstanbul’a satmak için götürür ve dönerken Denizli’ye geldiğinde mutlaka gazeteye uğrar, yazılar bırakırdı.

Cengiz Şen, Denizlili ülkücülerin verdiği ilk şehittir. “Fidan gibi, dal gibi” denir ya, öyleydi, güler yüzlüydü. Köyünde toprağa verdikten sonra, onun adına şiir ve karikatür yarışmaları açtık. Karikatür yarışmasında, Tavaslı genç Halil Kalli 1.lik almıştı. Halil, 20 yaşın altında iken kansere yenilecek ve Denizli, gelecek vaad eden bir sanatçısını kaybedecekti. Şiir yarışmasında Tahsin Kaplan ve Sami Öztürk ilk iki dereceyi paylaştılar.

Cengiz Şen’in cenaze merasiminde, Almanya’dan yeni dönmüş, Babadağlı hemşehrimiz Kemal Sağlam, otomobiliyle beni ve birkaç arkadaşımı taşımıştı. Ağzı güzel lâf yapan, ilçesi ile ilgili hatıraları, bilgileri paylaşan Kemal ağabey benim aradığım insandı; gazetede köşe yazısı yazacak biri idi. Teklif ettim. “Hoca, ben noktayı virgülü bilmem!” dedi. “Noktayı virgülü ben koyarım; sen bildiğin gibi yaz.” dedim. Yazmaya başladı, yazıları ilgi görüyordu. Kemal Ağabey’den, haftada bir gün Babadağ ile ilgili bilidiklerini yazmasını istedim; yazdı. Cumartesi günleri Babadağ ile ilgili yazdıkları, sonraki yıllarda, “20. Yüzyılın Ortalarında Babadağ” adıyla kiplaşmıştır. Kemal ağabey, Yeşilay Derneği’nin konferansçısı olarak okul okul dolaşmış; alkol ve uyuşturucu kullanmanın zararlarını çocuklarımıza, gençlerimize anlatmıştır.

12 Eylül 1980’e kadar ülkeye Komünizmi getirmek isteyenlere karşı Türk Milliyetçilerinin canlarını siper ettikleri günleri yaşandı. Ülke sathında her gün onlarca genç ölüyor, Denizli de şehitler veriyordu. Bana en acı veren, onların haberlerini yazmak oluyordu. Buldanlı şehit Mehmet Yeleser’in şehit edildiği günün akşamında, annesinin Devlet Hastanesi bahçesinde kendini yerden yere atması gözümün önünden gitmiyor. Birileri, ihtilali olgunlaştırmak için bekliyordu. 12 Eylül günü bıçakla kesmiş gibi olaylar kesiliyor, ülke dışından birisi; “Bizim çocuklar işi başardı” diye kıçıyla gülüyordu. Hizmet gazetesi, o yılları araştıracak kişiler için iyi bir arşiv durumundadır.

1977, Denizli Belediyesi’nin 42. madde uygulamasıyla şehirde yeni yollar açmaya başladığı tarihtir. Gazeteye çok sayıda taraflı uygulamaların şikâyetleri geliyordu. İstiklâl ve Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nda boğulan Denizli’nin, açılacak yeni caddelerle rahatlaması gerekiyordu. Mağdurların sesi olmak için, biraz da belediye CHP’li olduğu, CHP’nin de rejimi değiştirmek isteyenleri içinde barındırdığı için 42. madde uygulamasının aksayan uygulamlarına karşı çıkan yazı ve haberlere yer verdik. Sadece bu konuda, “Horoz” adında, büyük boy iki yapraktan oluşan bir mizah eki yayımladığımızı hatırlıyorum.

Türk Milliyetçilerinin sesiydik, sesimiz gür çıkıyor; o zaman için günlük tirajımız 2000’i buluyordu. Yurt dışında çalışan işçilerimizden de haberler ve yazılar alıyorduk. Böyle bir gazetenin üzerine gelinecekti ve karşı hamlelerin yapılması de normaldi. Meğer binamızın iskan ruhası yokmuş. Bu sebeple bir gün elektriğimiz kesildi. Komşumuz Camcı Ali Durdu’nun işyerinden elektriği bağlıyor, sayacımızdan geçiriyor, makineleri öyle çalıştırabiliyorduk. Bir süre sonra Belediye işçileri gelip elektriği yeniden kesiyorlardı. İki yapraktan oluşan gazetenin elle dizgisinin yapılamsı mümkün olamazdı. Böyle zamanlar için Türkeş’in, Demirel’in, Ecevit’in, Erbakan’ın kurşun klişelerini çıkarıyor; haberleri dinliyor, her klişenin altına o liderlerlerin beyanatlarını üç dört cümleyle, kısa bir haber şeklinde yazıyordum. İskan ruhsatı ve elektrik meselesi halloluncaya kadar  gazete çıkarmayı böylece sürdürdük. Bir sabah geldiğimde de gazete binamızın kurşunlanmış olduğunu gördüm. Can zayiatı yoktu ancak camlar kırılmıştı; belli ki gözdağı veriliyordu. Polisler gelip incelemeler yaptılar; sonunda bir netice çıkmadı.

Şehrimizde ve ülkede bir olay vukubulduğunda, başta Ülkü Ocakları olmak üzere her kuruluşumuz o konu hakkında beyanat veriyordu. Gazetenin 1. sayfasında yer alan haberlerin üçü dördü o olayla ilgili beyanatlar oluyordu. Bir gün, Başbakan Demirel, Denizli’yi ziyaret edecekti. Klişesi ile birlikte sekiz sütun manşetten ziyaret haberini verdim. Elimde gazete ile birlikte diğer basın mensuplarıyla birlikte ben de Vali Bey’in makam odasında, Demirel’in yanındaydım. Kendimi tanıtarak gazeteyi verdim. Demirel, manşetten verilen haberi ve resmini görünce memnun oldu; yüzüne o meşhur gülümsemesi yerleşmişti. Ancak, aynı sayfada ülkücü teşkilatların beyanatlarını görünce suratı asıldı ve hemen arkasını dönerek başkalarıyla konuşmaya başladı.

Hizmet, Türk Milliyetçilerinin faaliyetleri ile ilgili haberlerin toplandığı bir gazete olunca, kontrol altında tutulmaya da çalışılıyordu. Gazetecilikle ilgisi olmayan böyle bir muhaberin ilişiğini kestirmişttim. Daha sonra böyle bir kişi de kısa süreli  kalmış ve yetkili birinin ikazıyla uzaklaştırılmasını sağlamıştım. Şehrin idarecilerinden, bazı önemli bilgiler alıyor ve zamanı geldiğinde yayımlıyordum. İki paragraflık böyle bir haber gelmiş, sümenin altına koymuştum. Salı günkü gazetenin hazırlığını yapmış, gece yarısı Sarayköy’e gitmiştim. Arkadaşlarımızdan birkaçı gece yarısı gazeteyi ziyarete geliyorlar; sümen altındaki değerli haberi görünce bir haberi çıkartıp onu koyduruyorlar. Çarşamba günü çıkması gereken haber bir gün önce çıkınca, yetkili büyüğümden yediğim fırça ve mahcubiyetimi siz düşünün…

Hiç yaşanmaması gereken, Batı’nın içerimize bizi ayrıştırmak için soktuğu sağ-sol gerginliği ve kavgasının arttığı; emniyet ve adliye mensupları arasına kadar girdiği o günlerden birinde, yine gazeteyi hazırlamış ve evime gitmiştim. Yönetim Kurulu Başkanımız Ömer Albay, yargı mensuplarını teftiş etmek için Adalet Bakanlığı’ndan müfettişler geldiğini öğrenmiş. Adını gizleyen iki polisin ağzından; “Biz yakalıyoruz, savcılar, hakimler salıveriyor” diye haber yazarak koymuş. Ben, bundan habersiz günlük telaşım içinde çalışmaya başladı. Öğleden sonra savcılıktan bir telefon; “Derhal savcılığa gel!” Çağırma nedenini söylemiyorlardı. Gazetede haberler işlenecek, sayfa düzeni yapılacak.. İş yoğun… Tam “Şeytanın karı boşadığı saatler…” Gittim… Elime ajanda defter, 33’lük tebihimi de avucuma kıstırmış halde odaya girdim. Odada iki savcı oturuyorlardı. Biri, beni müstehzi bir eda ile süzdü. Tesbihimi görünce gürledi: “Sen buraya tesbihle nasıl girersin? Çık, bekle!” Çıktım… Bekledim. Biraz sonra yeniden çağırdılar. Memur daktilonun başındaydı. Baba ana adı, yaşım… sıra ifadeye gelmişti. Önüme Hizmet gazetesinin o günkü nüshası sürüldü; “Bu haberi sen mi yazdın?” Okudum… Çağrılmamın nedenini o an anladım. Yazı işleri müdürü olarak “Ben yazmadım” diyemezdim. “Ben yazdım, fakat belgelerim var.” dedim. “Belgelerini getir, bir saat içinde burada ol!” emrini verdiler.  Çıktım; uyduruk haberin ne belgesi olacaktı ki? Gazetede hazır bulunan gencin birine, sözde adlarını gizleyen iki polisin ağzıyla mektup yazdırdım; mektup postadan çıkmış gibi zabıt tutturdum. Sarayköy’de Emniyet Amirliği çevresinde polise, devlete kafa tutan bir gösteri olmuş; savcılık sessiz kalmıştı; gazetede birkaç gün önce çıkan haberi de ekledim. Yeniden adliyeye, savcı beylerin odasına gittim. Belgelerimi okuyunca, ifade almaya gerek duyulmadı; savcının elinin tersiyle uğurlandım(!): “Git!”…

En çok sıkıntıyı, o günkü ilkel tekniklerle yapılmış dizgi ve baskı makineleri yaşatıyordu. Denizli’de tamir edecek ustaları ve makinelerin yedek parçaları yoktu. Bu sebeplerle mazeret belirterek bir-iki gün çıkmadığımızı hatırlıyorum. Türk Milliyetçisi iş adamlarımız yoktu; reklam sıkıntısı da yaşıyorduk.

Merhum Tarih öğretmeni, yazar Tarhan Toker, bir kitabını gazetemiz matbaasında bastırdı. “Denizli Ekonomisi” adlı eserini tefrika ederek forma forma, uzun süre içinde kitaplaştırdık. Kitap, ilkel şartlar sebebiyle merhumun istediği şekilde olmamıştı, pek memnun edememiştik. Fakat bugün, Tarhan Toker merhumla bir röportaj yapmadığımı; yazarlığını, hayatını, eserlerini, hatıralarını kayda geçirerek yayımlamayı akıl edemediğimi düşünüyor ve üzülüyorum. Bir başka üzüntüm de Senatör Baha Akşit’in gazetemize uğradığı günlerde, 1960 ihtilalinin mağduru, Yassıda mahkûmlarından o hemşehrimizle bir röportaj yapmamış olmamdır. Şimdilerde; “Denizli’nin tarihi, kültürü, siyasi ve sosyal hayatı hakkında konuşabilecek; o yıllarda sağ olan nice hemşehrimizle röportajlar yapabilirdim” diye düşünüyorum. Acemi gazetecinin yapacağı gazetecilik o kadar olacaktı…

1977 yılında, hemşehrimiz Mehmet Çağatay Özdemir, yüksek öğretim gençliğini DEYÖK adındaki dernekte, bir çatı altında toplamış ve kapalı spor salonunda bir gençlik sempozyumu tertiplemişti. Salon tıklım tıklım gençlerle dolmuş, il içinden ve dışından gençler bildiriler sunmuştu. Ben de bir bildiriyle o sempozyuma katıldım. Benim gibi nice insan orada ilk bildirisini sunuyordu. Onların içinde niceleri ilerleyen yıllarda akademisyen olarak üniversitelerde görev alacaklardı. Gazeteye getirdiğim o bildirileri koruyamamış olduğumu hatırlayınca üzülüyor; bazılarını belki yayımlamışımdır diyerek teselli buluyorum.

15 Mayıs 1977’de gazete bir yaşını doldurunca resmî ilan almak için başvurduk, denetimden geçtik. Artık gazete resmi ilan almaya başlamıştı, ayakları üzerinde durabilecekti. Görevimi yapmıştım; öğretmenliği, öğrencilerimi özlüyordum. Çocuk edebiyatı sahasında eserler üreten biriydim; gazetecilik yapmam sebebiyle edebî çalışmalarım da aksıyordu. Yönetim Kurulu Başkanına öğretmenliğe döneceğimi bildirdim.

Bu arada, gazetenin bir yıllık arşivini şöyle bir gözden geçirerek kimlere yazı yazdırdığıma da baktım. Tam 105 isim tespit ettim. Köşe yazısı, şiir, hikâye, karikatür, vd…. Rakam hiç de küçümsenecek değildi.

1977’nin Temmuz ayı sonunda gazeteye veda ettim ve Ağustos ayı sonunda yeni yapılan Depremevleri İlkokulu öğretmenliğine atandım. Fakat Hizmet Gazetesi ile, gazetecilikle bağlantım hiç kesilmeyecekti. 12 Eylül 1980 sonrasında Türk Milliyetçilerinin üzerinden geçen tank, maddi konularla ilgilenmeyi bilmeyen bu kesimin gazetesini de sarsacaktı. Gazete, 1980 sonrasında maddi sıkıntılar yaşayacak, sık sık çalışanlar değiştirilecekti. Yine ürettiğim hikâye, şiir, tiyatro eseri ve romanları gazetem Hizmet’te yayımlayacaktım. Gazete çalışanları ara sıra; “Şöyle bir haber yaptık hocam, başlığını nasıl atalım?” diye soracaklardı. Yine kendi adımla ve takma adlarla yazılar yazmaya devam edecektim.

1994’te emekliye ayrılınca “Belki toparlayabilirim” düşüncesiyle tekrar, resmen Hizmet’in yazı işleri müdürlüğü görevini üstlendim. Beş kuruş ücret almadan çalıştığım beş ay sonunda Yönetim Kurulu Başkanına bir rapor vererek ayrılmak zorunda kaldım. Bir genel kurul toplantısı sonunda, yönetimde, gazetenin toparlanması ile ilgili bir hareket göremediğim için, üzerimdeki otuz üç hisseyi yönetimde bulunan bir arkadaşıma devrederek ortaklıktan alâkamı kesmek durumunda kaldım.

Maddi sıkıntılar sebebiyle yönetim kurulu, gazeteyi satmaya karar verdi; gazete iki defa el değiştirdi. Yeni sahipleri, gazetede yazmamı istediler. Ben, –her ne kadar başka ellerde olsa da- haftada bir gün de olsa köşe yazıları yazıyor; haftada bir gün, yıllarca emek verdiğim gazeteme uğruyor, mürekkep kokusunu soluyordum.

Bir gün yine gazeteye, o günkü yazımı almak için uğramıştım. Gazete sahiplerinden birisi, suratını asarak şöyle konuştu: “Hocam, bundan böyle yazınızın çıktığı gazeteyi ayırmayacağız. Ya bayiden ya da yazınızın çıktığı gün gelerek buradan alacaksınız”. İşleri yoluna koymuşlardı demek ki… Demek ki artık, gazetelerinde benim yazım yayımlanmasa da olurdu… Mesajı almıştım.

Resmen yazı işleri müdürlüğünde bulunduğum; yüzlerce yazı yazdığım ve yazdırdığım; ömrümün önemli süresini harcadığım gazetem Hizmet’e, o günden beri uğramıyor; hatıralarıyla yaşıyorum.

Hizmet gazetesi çalışanları, gazeteye maddi ve manevi emek ve destek verenler, yazımda adları geçen üç beş kişiden ibaret değil elbette. Onların adlarını sıralamaya kalksam bu tür bir yazının amacı dışına çıkar. Bu yazı, Hizmet Gazetesi’ni, benim gözümle anlatan bir damladan ibarettir. Kuruluşunda, yaşamasında emeği geçen, maddi manevi destek veren, yazan, abone olan, okuyan, reklâm veren… herkesi şükranla anıyorum.