”Meclis-i Erbab-ı Dil bir lahza sensiz olmasın                                                                                                                                                                                                                                                                                    Sana hürmet etmeyenler hürmet bulmasın” mısrası ile çaya hürmet ettiğimiz, sevgiyi gözlerimizden okuduğumuz ve sırf bir fikir ortaya çıksın diye konulara başka açılardan bakmaya çalıştığımız bir dost meclisinden hareketle yazıma başlamak istiyorum.

Konu her zaman ki dert ile başladı. ”Ne yapmalıyız? Neler yapabiliriz?” Cevabı her zamankinden ağır ve kelamlar her zamankinden fazlacaydı. Bir sonuca varmadan kalkacağımı düşünüyordum. Çünkü ”bir insan her alanda uzmanlaşmalıdır hele ki ülkücüyse” diyordu. İktisat okusa da tarihte, felsefede, fizikte, metafizikte, kısacası herşeyde…” Bu nasıl mümkün olsun, ”evet ben okuduğum alana yakın olanları ve hatta bizi ilgilendiren konuları takip edeceğim, okuyacağım ama uzmanlaşamam; daha bunu yapabilen kişi yoktur” derken biri belirdi ötelerden. Tam manasıyla uzmanlaşma kavramına has bir örnek olmasa da yeni bir nizamı şuan ki Türkiye’de uygulamayada bize rehber olabilecek bir şahsiyet! O şahsiyetin rehber edindiği yegane temel ile bu mümkün olabilirdi. Şahsiyeti ile beynimizde taht kurmuş, gönlümüzde köşk kurmuş Seyyid Ahmet Arvasî…(rahmet olsun)

Her bir alanda(felsefeden psikolojiye, kültürden medeniyete, iktisattan tarihe, adaletten eğitime) çoğu toplumsal alanda yazdığı makalelerle günümüz yaşam tarzına; Türklük bilinci ve yaşamını İslam ile taçlandırmış ve bu idealizme Türk-İslam Ülküsü ile fikirler sunmuştur. Bir toplumun dizaynını rehber edindiği Kur’an ile temellendirmiştir. (Allah, O’ndan razı olsun)

”Bir insan her alanda uzmanlaşmalıdır” sözünü Arvasî hocanın eserlerinden hareketle ”Bir insan, İslam’ı düstur eyleyip Türk gibi yaşamalıdır.” şeklinde değiştirmek istiyorum. ”Ne alaka o söz ile bunu söylersin?” seslerini duyar gibiyim. Kur’an her alanda sorularımıza cevap veriyor. İslam’ı hakikaten özümsemiş insan alanında münevver, her alanda ise aydınlanmış olacaktır. Öyleyse bir de ”kalbi-gönlü-yüreği” her üçü de aynı organa söylenip, her söylendiğinde farklı duygularımıza hitap ettiren bu üç kelimenin en güzelini yaşayan Türk’çe bir aşk’la dünyaya baktığımız zaman gözlerimizle fethedemeyeceğimiz toprak yoktur diye düşünmekteyim. Bir ülkücü önce kendine, sonra ailesine-aşiretine, sonra milletine, sonra ümmetine faydalı olacak bir nizamı tutturmalıdır. Peki, ”ümmet”ten sonra bitti mi? Hayır! Asıl hizmetin yegane dayanağı olan geçen yazımızda1 da temelini attığımız ”insanlık”a faydalı olacak nizamı tutturmalıdır. Türk Milliyetçilerinin ülküsü ”Türk-İslam Ülküsü”dür. Yani; insanlıktır. İnsanlığadır.

Türk milliyetçiliği; kavramsal ve sadece söylem ve ya slogan hareketi değil; bütün alemi kapsayacak bir mefkureye bürünmüş, bir nal-bir ülke hesabı ile kişinin önce kendisine, ailesine, milletine ve sonra bütün insanlığa hizmeti benimsemiş bir ülküdür. Bu; ne kuru bir ütopyadır ne de kaf dağı gibi masalımsı bir hikayedir. Bu; ”kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz” hadis-i şerifini benimseyip, sonrasında insanlığa hizmete bürünmüş bir aşkın tezahürüdür. Kavrama takılı kalan, dediğimizi anlayamaz. Türk milliyetçiliği meselesinin teorik bir kavram olmadığını; kalbinde Allah, gönlünde Hz. Peygamber, yüreğinde Hz.Ali olanlar anlayacaklardır. Çünkü yolları; Ahmet Yesevi’ye uğrayacak, şu zamanda da Ahmet Arvasî hocanın kapısına dayanacaklardır. Abide şahsiyetlerimiz var ki; onları kavramlarla açıklayamayız. Bunun için onları konuşurken kavramlardan ziyade yaşantılarını ele alırsak ve bu doğrultuda hareket edersek ”değişen dünya”da ”değişen güç”ten yana değil ”hakikat”ten yana tavır almış olacağız. Ki; o da tek’tir. Niyet; ‘bir’lemektir. İşte, bu noktada insan vesikasını çizeceğiz.

Çizeceğimiz ”İnsan Vesikası” insanlığa adanmış bir çalışma ahlakıyla, emek sarfetmelidir. İlmi, iman haline geçerek fiiliyata dökmüş bir meclisin insanları ne zaman ki ruhlarının birbirlerine yaklaştığı bir sevgiyi kazanırlar ve bu aşk’la samimiyeti yakalarlarsa işte o zaman bu vesika tamamlanmış olacaktır. Bu meclis ne zaman ki insanların kalbini fethetmek için yola koyulursa işte o zaman yeryüzü bizim vatanımız olacaktır. Bu noktada yeryüzünü, vatan eyleyen bu meclisin ”Aşk Ahlakı” bayrağı olacaktır. Aşk da ahlak da, insana hastır. İnsana layıktır. İnsanadır.

Hilmi Ziya Ülken’in insan ve insana verdiği değer hakkında ki düşünceleri ”insan vesikası”na ışık niteliğindedir. Tabiri caizse çerçeveyi çizmektedir;

”Biz artık birçok şey bilen ve birçok şeye inanmayan adamı değil; insanî bir ahlaka inanan ve tesir etmeye muktedir olan insanı arıyoruz. Biz artık; tartışan, tenkit eden, alay eden ve sözde fikirlerin uydurma kalesi içine kapanarak hareketsiz kalan insana değil, telkinin sükunu içinde dinleyen ve bize yeni canlar üfleyen, yeni şeyler telkin eden, bizden telkin alan insana değer veriyoruz”

Hareketimizin değer teorisi ”insan ve insan değeri”dir. Bu sebeple ”insan için” bir kelime inşa etmeliyiz. ”Medeniyet!” Medeniyetimizin insan vesikası duygusuz yani ”homoeconomicus” bir insan değildir. Tamamiyle duygularını yaşayan ve bunun yanında reel olaylara dirençli, Hz. Peygamber gibi ayakları yere sağlam basan ve uyuşuk olmayan insandır. Gelişmelere açık ve aynı zamanda kültürünü muhafaza eden, günümüze yabancı değil, geçmişi unutmayan insandır. Aceleci değil ama yürüdüğü zaman suyun akışı kadar hızlı olan insandır. Hırslı değil ama çalışma ahlakına yakışır azimli insandır. Sabrı taşı kıracak düzeyde istikrarlı bir yaşama münasip insandır. Ne azgınlığa düşecek ne de uyuşukluğa sığınacak bir anlayışı yoktur. Öyle bir insandır ki; tebessümüyle bütün insanlara, konuşmasıyla bütün ağızlara, bakışlarıyla bütün gözlere, idealleriyle bütün hayallere, fikirleriyle bütün bir cihana örnek olacaktır.

O, Kendisinden evvel başka varlığın olmadığı Evvel, Kendisinden sonra başka varlığın olmadığı Ahir, Kendisinden daha açık bir şeyin olmadığı Zahir, Kendisinden daha gizli bir şeyin bulunmadığı Bâtın olan Allah’ına kulluğunu ifa edip-şükrederek, Kur’an ı rehber edinip, Hz. Peygamberini lideri eyleyerek yola koyulacaktır. Kalem ile kılıcı zülfikar gibi çift uçlu eyleyip cihad edecektir..

”Allah razı olsun” denilirse bir kere kendisine; yüreği titreyerek mutluluğa koşacaktır. Menfaatine gelecek makama değil, bir kişinin bile dünyasına umut vermeyi yol edinecek davaya sahip olacaktır. Bu yol üzeri yürüyecek, sabırla hareket edecektir. ”Allah razı olsun” diyen de zaten kendi menfaati için değil, toplumuna duyduğu minnetle bütün insanlığa hayatını vakfetmeyi amaçlamış insana dua edecektir. Bu ne bir hayal ne bir tasavvur ne de gerçekler içinde ki tiyatroluk replikler değildir. Bu tamamiyle; İslamiyeti manasiyle yaşamak gayesinde olan, akledebilen, ilim ve gerçek tabiriyle irfan sahibi insanların vesikalarıdır.

Bu insan vesikasına bir eserle daha canlılık katalım;

Necdet Sevinç(rahmet olsun) Ülkücü’ye Notlar eserinde;

”Teşkilat üyeleri2 özel hayatlarında ve yaşantılarının her bölümünde iddialarına uygun hareket ederek, inançlarına olan bağlılığı göstermek ve bu bağlılığın kendilerine kazandırdığı üstün karakteri çevreye ispatlamak zorundadırlar” der.  Keza; söylediklerini kalbiyle tasdik etmeli, tasdik ettiklerini uygulamalıdır insanlar. Bu karakterle, parmakla gösterilen şahsiyet olma gayesi ile gönül kazanmanın tadını alarak, hiçbir menfi amacı olmadan, geçim vasıtası yapmadan hareket etmelidir. Bu sebeple neticeye varmak için yanlış olan yolu tercih etmemelidir.

Kendine misyon yüklemiş, inanmış bu insan vesikasında; gayreti içinde riya ve umutsuzluk olmamalıdır. Herhangi bir beklenti içersine girmeden, ”Allah rızasını” ölçü edinmelidir. Bu gayretin neticesini görmek adına yanlış metodlara başvurmamalıdır. Örnek alacağı şahsiyetleri kendisine şiar edinmelidir. Keza; Hz. Peygamber Efendimiz daha dün vefat etti. Hz. Ali ilmini daha dün anlattı. İnsanları doğruya daha dün çağırdılar. Hz. Hasan daha dün dua etti bize. Hz. Hüseyin daha dün şehit oldu. Hace Ahmet Yesevi doksan dokuz bin müridini daha dün cezbeye soktu. Hacı Bektaş-î Veli daha dün muhabbetini Anadolu’ya nakşetti. Daha dün Yunus Emre aşkını anlattı ağaçlara. Fatih, dün fethetti İstanbul’u. Arvasî hoca, dün daktilosu başında idi. Bugün aşkla birikti tarih. Bugün ahengi topladı rüzgar. Esmekle başımızda düşünceler, kavramların o kargaşasından uzak manası ile semah döndü erenler. İşte bugün bize düşen; daha dün yaşayan bu şahsiyetlerin ışığını, bugünü anlayıp, yarına çevirerek işe koyulmaktır. Laf ile dünde değil, hakikatte dün ile düşünüp bugün öyle kıyas etmeliyiz. Bugün öyle yaşamalıyız vesselam…

Son notlar

1 Milli İktisattan İnsan İktisadına yazısı, Yeni Ufuk Dergisi aralık ayı sayısı

2 ‘Teşkilat üyeleri’ni; bizim anladığımız manada şuurlu yaşama ümidinde olan, bu toprakları dert edinen insanları kastettiğini düşünerek ele almalıyız.

Kaynakça

1.eş-Şerif er-Radi, Nehcü’l Belâğa, , Beyan Yayıncılık, İstanbul, 2013

  1. Necdet Sevinç, Ülkücüye Notlar, Dede Korkut Yayınları

3.Ahmet Arvasi, Kendini Arayan İnsan,  Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul, 2009

4.Dücane Cündioğlu, Hz. İnsan, Kapı Yayınları, İstanbul, 2009

5.Hilmi Ziya Ülken, Aşk Ahlakı, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2010