Türkler en eski devirlerden beri “muvahhit” olan, yani “tek Tanrı’”ya inanan bir milletti. Türk milletine, zaman zaman İran ve Hindistan’dan bulaşan Şamanist ve Budist gibi inançlara, hatta Yahudi ve Hristiyan itikatlarına rağmen o, daima kültürünün özünde “muvahhit” olma esprisini korumasını bilmiştir.

Türkler, asırlarca hep İslamiyet’i aramış gibidirler. Daha önce denediği hiçbir “din”, Türk’ün vicdanını tatmin etmemişti. Türkler herhangi bir baskı altında kalmaksızın temiz ve hür vicdanları ile İslamiyet’i seçtiler, sekizinci yüzyıldan sonra, dalga dalga bu dine katıldılar.

Tarihte hiçbir millet bu kadar iştiyakla, bu kadar büyük dalgalar halinde yeni bir dine koşmamıştır. Muvahhit Türk Milleti, İslamiyet’te “tevhid” in en muhteşemini bulmuş, onunla coşmuş ve adeta kendinden geçmiştir.

Karahan Hakanı Abdülkerim Satuk Buğra Han, İslam’la şereflenen ilk Türk hakanı olmuştur. Türk İslam Ülkücüsü için bu hakanın ismini yaymak ve genç vicdanlara heyecanla işlemek vazifesi düşer. Bu yüce hakanın adı asla unutturulmamalıdır.

Türk Milleti’nin vicdanında yatan menkıbelere göre, Abdülkerim Satuk Buğra Han İslamiyet’i rüyasında bizzat şanlı kurtarıcımız olan Peygamberimiz’den öğrenmiştir. Milleti ise kendisine itirazsız uymuştur. Böylece İslam’a 10. yüzyıldan itibaren çok büyük dalgalar halinde katılan Türk milleti, 11. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının siyasi lideri oldu. Tuğrul Bey “Sultan-ül Müslimin” ilan edildi. 16. yüzyılda da Yavuz Sultan Selim Han ile de “Resul-ü Ekrem”in “halifesi” yani kutlu vekili olmakla şereflendi.

Nihayet Türk, İslamiyet ile o derece kaynaştı ki, Avrupalı, İslamiyet’e “Türk’ün dini” demeye başladı. Daha sonra imparatorluğumuzu yıkmak isteyenler, bu sefer yüce dinimize “Arap’ın dini” diyerek güya milli hislerimizi rencide ederek bizi, yüce dinimizden soğutmak istemişlerdi. Oysa yüce Peygamberimiz bu “ilahi dini” Arap bedevilerine kabul ettirmek için ne kadar zahmet çekmişlerdi. Hiç şüphesiz, İslamiyet, şu veya bu “kavmin” dini değildir. O bütün insanlığın haysiyetini kurtarmak için, Allah’ın “alemlere rahmet olarak” gönderdiği ‘‘alemşümul’’ ve ilahi bir dindir. Her ırk, kavim ve her fert karakterini ve şahsiyetini kaybetmeksizin bu dine girebilir. Hiç kimseye bu konuda bir imtiyaz verilmediği gibi, engel olma yetkisi de verilmemiştir. Bütün bunlarla beraber, İslamiyet, milletlerarası bir din olmayıp milletler üstüdür. Yani İslam ‘‘international’’ değil, ‘‘üniversal’’dir. Bunlar arasındaki farkı daha önceden belirtmiştik. İslamiyet’i kabul etmekle milletler yok olmaz. Aksine güçlenir.

İslamiyet, milletleri inkar etmez, aksine milleti, nitelikleri içinde tutarak geliştirir. Milli kültürü ve müesseseleri, kendi inanç ve ölçüleri içinde yeniden bir terkibe zorlar. Ondaki küfrü atar, ancak milli şahsiyeti korur. İslamiyet, kendine aykırı olmamak şartı ile “örfe” (töre’ye) uymayı emrettiğinden milletin üslubunu yansıtır. Din, sosyal yapıyı bütünü ile etkilediği halde, milletin şahsiyet ve üslubunu inkar ve ihmal etmez. Bilakis, milli şahsiyeti ve üslubu, getirdiği iman, aşk, aksiyon ve disiplinle gelişmeye götürür.

İSLAMİYET, kültür ve medeniyetlere şekil ve ruh veren bir “üst sistem”dir. Bu terimi sosyolojiye P. Sorokin getirmiştir; kültür ve medeniyetlere yön veren ve zamana hakim “dünya görüşü” olarak anlaşılabilir.

Evet, İslamiyet çeşitli kültür ve medeniyetlere biçim veren bir “üst sistem” olarak milli şahsiyete milli değerlere milli töreye önem verir, ancak bunu yaparken kendi gerçeğine aykırı olanları ayıklar, sivri noktaları törpüler, Türk milli kültürü, müesseseleri ve töresi, en az bin yıldan beri, İslamiyet’le iyice kaynaşmıştır. Böylece asla vazgeçemeyeceğimiz Türk-İslam Medeniyeti doğmuş bulunmaktadır. Ayrıca, bizi bu “medeniyetten” koparmak isteyen ve iki yüzyıldan beri tezgahlanan oyunları da biliyoruz.

İslamiyet’ten gayri dinlere katılan Türk boyları, maalesef milli kültürlerini kaybederek silinip gitmişlerdir. Hristiyan olan Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar, Macarlar, Bulgarlar… kısa zamanda Türklüklerini kaybetmişlerdir. Öte yandan Tabgaçlar, Budizm’in tesiri ile Çinlileşmişlerdir. Oysa Müslüman olan Türkler, yalnız İslamiyet’e hizmet etmekle kalmamışlar, milli şahsiyetlerini koruyarak dünyanın en güçlü devletlerini kurmuşlardır. Türklüğün İslam’la kaynaşması hem Türk dünyasına, hem İslam dünyasına karşılıklı faydalar sağlamıştır. Bilhassa Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Türk Milleti’nin ilimde, sanatta din ve ahlakta gösterdiği gelişme, kurduğu büyük medeniyet bütün dünyada hayranlık uyandırmış, tarihin çehresini değiştirmiş, bugünkü birçok medeniyete ışık tutmuştur.

Öte yandan Türklüğün İslam alemine ve medeniyetine büyük hizmetleri olmuştur. Hizmetin siyasi ve askeri yönü yanında bizzat din hayatına olan yardımı çok önemlidir. Türk dünyasında İmam-ı Azamlar, İmam-ı Maturidiler, İmam-ı Buhariler, Büyük mutasavvıf Ahmed Yeseviler, İmam-ı Gazaliler, Nizam’ül-Mülkler, Mevlanalar, Yunuslar, Hocazade Efendiler, İmam-ı Birgiviler, Ahmet Cevdetler gibi din uluları yetişerek, kitaplığımıza binlerce cilt değerli eserler kazandırdılar, yani ihtiyaçlara, yüce dinimizi mecrasından saptırmadan, çözüm yolları buldular, devletimizi ve milletimizi “devrin en ilerisine çıkarmayı” başardılar. Türkler, İslam’a hizmet eden en büyük millet olma sıfatını gerçekten hak etmişlerdir. Peygamberimizden ve yüce “Sahabe kadrosundan” sonra, bu sıfat gerçekten Türk milletinin hakkıdır.

Bugün, yukarıda adlarını saydığımız, büyük cedlerimizin kitapları, kitaplıklarda küflenirken ve genç nesiller, çeşitli tertiplerle bu kitapları okumak ve anlamak imkanlarından mahrum edilmişken, piyasada ne idüğü belirsiz kişilerin kitap ve yazıları dolaşmaktadır. Sanki Türk Milleti yeni “ihtida etmiş” (Yeni Müslüman olmuş) gibi “nevzuhur” sahte müçtehitlerin kitapları genç nesillerin ellerine veriliyor. Maalesef ülkemizde İbni Teymiyye, Abdülvahab gibi sapıkların fikirleri, Farmason Cemaleddin-i Afgani, Muhammed Abdullah’ın görüşleri, yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz “Müslüman Kardeşler” teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran’dan kaynaklanan “Fars Emperyalizmine” ait eserler “din adına” okunmaktadır.

Öte yandan ecdadımın meydana getirdiği eserler, yalnız Türk dünyasına değil, bütün İslam dünyasına, İslamiyet’i yeni baştan ve dosdoğru öğretecek temiz ve berrak kaynaklar durumundadır ve ne yazık ki gözlere ve dimağlara kapalıdır.

(Türk-İslam Ülküsü 1, sayfa 76-77-78, Aralık 2013, İstanbul, Bilgeoğuz Yayınevi)