Nusaybin’de, Miladi 1211 yıllarında iki kişi yaşıyordu; aslına bakarsanız Nusaybin’de, Miladi 1211 yılında yüzlerce ve binlerce insan yaşıyordu ama bize bu efsaneyi anlatan yaşlı adam, bu yüzlerce ve binlerce insanın içinden iki kişiyi seçmiş ve anlattığı efsaneye bu iki kişi ile başlamıştı.

Gerçekten de, bütün Nusaybin halkı bu iki kişi ile meşguldü. Biri çok dindardı; züht ve takva adamıydı. Dinin emirlerinden kıl payı bile ayrılmaz, bütün davranışlarını bu emirlere göre ayarlardı. Böylece Nusaybin halkının gözünde ulu ve kutsal bir değer kazanacağını biliyordu ve Tanrı indinde, davranışlarının karşılığını göreceğini umuyordu. Yılın yarısından çok gününü oruçlu, beş vaktin dışında bütün geceyi namaz kılmakla geçirirdi. Halk gözünde kazandığı değer yüzünden üzerine bir ululuk gelmiş; Tanrı katında ulaşacağını umduğu mertebe yüzünden, yüzüne bir kibir ve azamet gelip yerleşmişti.

Öteki, ikinci kişi, ayyaştı. Ayık gezdiğini gören olmamıştı daha. Gecenin bir vaktinde, sızıp kaldığı bir duvar dibinden, geçen olur da uyandırırsa, yeninde yöresinde sakladığı bir şişeyi çıkarır -uyku ile uyanıklık arasında bile- şişede kalanı içerdi. Miskin, pis görünüşlü, gözleri içkiden kan çanağına dönmüş bir kişiydi. Ne var ki, durumunu bilirdi. Bu yüzden, insanlardan mümkün olduğu kadar kıyı bucak kaçar, varlığıyla kimsenin huzurunu bozmamağa çalışırdı.

Nusaybinliler, Miladi 1211 yılında, bu iki hemşerilerinden birinin yüzde yüz cennetlik, ötekinin ise cehennemlik olduğuna inanır, hatta Tanrı’nın, ayyaş olan kişiyi cehennemini bile kabul etmeyeceğine iman ederlerdi.

Bir gün, Hızır Aleyhisselâm’ın yolu Nusaybin üstünden geçti. Ve orada, çok dindar olan kişiyle ayyaş olan kişiyi ziyaret etti. Her ikisinden de bir istekleri olup olmadığını sordu. Dindar adam, Hızır Aleyhisselâm’dan Tanrı katına vardığında, kendisinin cennete mi, cehenneme mi kabul olacağının, lütfen, sorulmasını istedi. Ayyaş olanın isteği de aynıydı.

Hızır Aleyhisselâm Nusaybin’den, bu iki istekle ayrıldı. Bir süre Nusaybin’e uğrayamadı. Uğradığında, aradan epeyce zaman geçmişti ama bu iki Nusaybinli’yi unutmamış idi. Her ikisini de, büyük camiin önünde buldu. Çok dindar olanı, namazını kılmış camiden çıkıyordu ve ayyaş, camiin duvarının dibinde sızıp kalmıştı. İlkin, dindar kişinin sorusunun cevaplandırdı ve Tanrı’nın, onu, cennetine kabul buyuracağını müjdeledi. Dindar adam, bir ululanma ve bir azamet içinde belli belirsiz gülümsedi ve sadece: “Biliyorum.” dedi. Hızır Aleyhisselâm birden ürperdi ve hemen dindar adamın yanından uzaklaştı; duvar dibinde sızıp kalmış olan ayyaşın yanına vardı, üzülerek uyandırdı ona. Ayyaş, kendisini uyandıranın kim olduğuna bile bakmadan, yanındaki yarım dolu şişeye uzandı. Fakat Hızır Aleyhisselâm içmesine engel oldu: “Dur…” dedi; “İçme artık. Bana, cennete mi cehenneme mi gideceğini sormuştun. Öğrendim. Sen cehenneme gideceksin!…”

Hızır Aleyhisselâm, ayyaştan, bir isyan, bir terslenme veya hiç olmazsa bir üzüntü bekliyordu. Beklediklerinin hiç biri olmadı da, Hızır Aleyhisselâm’ı çok şaşırtan bir olay zuhur etti. Ayyaş, elindeki şişeyi birden yere çaldı ve derin bir şükran hissi içinde secdeye kapandı. Toprağı öptü, öptü, öptü… Bir yandan da yalvarıp şükrediyordu: “Şükürler olsun sana Tanrım!… Şükürler olsun sana!…” diye haykırıyor, bağrını döğüyordu. “Beni, hiç değilse cehennemine kabul ediyorsun… ya oraya da almasaydın? Bu dünyadaki gibi yersiz yurtsuz kalsaydım halim nice olurdu benim? Halim nice olurdu?…”

Ağlıyordu ayyaş; gözlerinden iplik iplik yaş akıyordu. Bu yaşlar, sanki ayyaşın bütün kirini ve pasını yuyup arıtıyordu.

Hızır Aleyhisselâm, yine ürperdi. Döndü; caminin kapısında durdup müstehzi bir gülüşle ayyaşın halini seyreden dindar adama baktı… ve hemen uzaklaştı oradan. Uzaklaşırken de mırıldanıyordu: “Şu iki adam, şu anda değişen durumlarını bilselerdi ne yaparlardı acaba?” diyordu, “Yerlerinin değiştiğini ne yazık ki bilmeyecekler!”

 

Türk-İslam Efsaneleri sf:53,55.