Öyle insanlar vardır ki yaşadıkları tarihe damga vururlar. Öyle insanlar vardır ki dünya döndükçe asla unutulmazlar. Ve öyle insanlar vardır ki arkalarında bir fikir, bir iman ve bir ülkü bırakırlar. Başbuğ Alparslan Türkeş onlardan biridir ve belki de en önde yürüyenlerinden birisidir. Başbuğu yazmak zor. Hatta öyle zor ki, çok iyi bildiğiniz halde kaleminiz titrer o dava adamını yazarken. Her gün uyandığımda karşımda gördüğüm, her adını duyduğumda dikkat kesildiğim, resminin karşısında otururken bile dikkat ettiğim Başbuğumu yazacağım sizlere. Bana ve benim gibi milyonlarca ülkücüye fikir, iman ve ülkü aşılayan o büyük adamı. Türk Dünyası’nın unutulmaz büyüğü, Ülkücü Hareket’in ebedi lideri, Milyonların Başbuğu, iman, aşk ve dava adamı Alparslan Türkeş’i yazacağım.

25 Kasım 1917 yılında Lefkoşe’de açtı gözlerini hayata Ali Arslan. İlkokul öğretmeni Osman Zeki Bey “Senin adın Alparslan olsun. Sultan Alparslan’a denk bir yiğit ol.” deyinceye kadar bu isimle anıldı. Devlet-i Âli Osman bakiyesi Kıbrıs’da tamamladı ilk ve orta öğrenimini. Daha o yıllarda anavatan hasreti çeken Alparslan, ilk millet ve memleket sevgisini o çağlarda yüreğinde hissetmeye başlamıştı. Hatta o kadar sevmeye başlamıştı ki Alparslan milletini, bazen başını belaya sokacak hadiseler bile yaşamaya başlamıştı henüz o çağlarda. O hadiselerden birini ortaokul arkadaşı Ahmet Munis Bey’den dinliyoruz. ” Ortaokuldayız. Müdürümüzün tayini çıktı, bilmiyoruz nereye gitti. Yerine yeni bir İngiliz müdür geldi. Çam yarması gibi derler ya, işte öyle bir İngiliz. Sınıfa girdiği gün bizi şöyle bir iyice süzdü, süzdü, sonra gözü dolabın üzerindeki ipe asılı Atatürk’ün resmine takıldı… Yüzü buruştu, rengi değişti. Çam yarması İngiliz Müdür dişlerini sıkarak bize döndü, eli ile Atatürk’ün resmini işaret ederek, ‘Çabuk şu resmi indirin’ diye bağırdı. Hepimiz uyuşmuş gibiydik. Kimse yerinden kımıldayamıyordu. İngiliz Müdür aynı cümleyi üç defa tekrarladı fakat Atatürk’ün resmini indirmek için yerinden kıpırdayan bir Türk evladı olmadı. ‘İndirin şu resmi’ cümlesini son defa tekrarlayınca Türkeş kalktı ve İngiliz’e bağırdı: ‘Bize o resmi kimse indirtemez. Cesaretin varsa sen indir de görelim!’ İngiliz müdür öfkeden kıpkırmızı olmuştu. O çam yarması vücuduyla yay gibi fırlayarak bir sandalyeye çıktı ve ipi kopardı ki, daha inmesine fırsat kalmadan Türkeş yerinden fırladı sandalyeyi hızla iterek İngiliz’i yere düşürdü. Sonra bize döndü, ‘Çabuk olun, tutun ayaklarından’ diye bağırdı. Biz de söyleneni yaptık, müdürü karga tulumba Türkeş’le tutarak pencereden aşağı savuruverdik…” Milletine ve onun değerlerine göz dikenlere asla tahammül edemeyen Alparslan her gece Türkiye’ye gidip asker olmayı ve gelip ata-baba ocağını kurtarmanın düşüyle uyur, uyanır. 1933 yılında artık işgal altında yaşamaya tahammül edemeyen Alparslan, ailesiyle birlikte İstanbul’a göç eder ve Kuleli Askeri Lisesine kayıt yaptırır. Kuleli’de başlayan askerlik hayatı Harp Akademisi’nde devam eder ve 1938 yılında o artık genç bir Teğmen olarak Türk Ordusunun emrindedir. 1940 yılında, Ülkücü Hareket’in Muzaffer Ana diye hitap ettiği, Muzaffer Türkeş ile hayatını birleştiren Alparslan Türkeş bu evlilikten 5 çocuk sahibi olur.

Alparslan Türkeş için artık mücadele yılları başlamıştır bile. Türkiye’ye geldikten sonra Hüseyin Nihal Atsız ve arkadaşlarıyla tanışan Alparslan Türkeş, Nihal Atsız’ın çıkardığı dergilerde müstear isimlerle şiir ve yazılar yazmaya başlar. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde liderlik vasfı ve kültürel birikimiyle ön plana çıkan Alparslan Türkeş, Türk Milleti’ne hizmet etmenin aşkıyla yanıp tutuşmaktadır. İşte ilk çileli günler de bu zamanlarda başlamıştır. 1944 yılında devrin dalkavuk iktidarının uyduruk nedenlerle açtığı Irkçılık-Turancılık Davası başlar. 23 Türk Milliyetçisi arkadaşıyla birlikte tutuklanan Alparslan Türkeş vatan hainliği suçlamasıyla yargılanır. Bu suçlamayla karşılaştığı mahkemede ” Bunu şiddetle reddederim. Ben yeryüzünde her şeyden çok milletimi ve vatanımı severim.” diye haykırır. Bu dava sonucunda 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır. 1 yıl hücre hapsi yatan Alparslan Türkeş tabutluklarda çile doldurduktan sonra tahliye edilir. Kendisine verilen ceza daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2. numaralı mahkemede beraat eder. Bu onun Türk Milliyetçisi olduğu için zindanlara ilk atılışıdır ve son olmayacaktır. Ülkücü olmak çileye talip olmaktır, nimete, ikbale değil. O da davası için zaman zaman şiddeti artan çileyi bir ömür boyu, bir an bile tereddüt etmeksizin ve yakınmaksızın, çekmiş ve çile çekmeyi şeref bilmiştir. 1955 yılında dış görev için açılan sınavı kazanarak A.B.D. Pentagon’da NATO Türk Temsil Heyeti üyeliğine atanır. Bu arada Uluslararası Ekonomi eğitimi görür. 1957 yılında Türkiye’ye döner. 1959 yılında Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gider. Bu okulu başarıyla bitirdiğinde artık bir Kurmay Albay’dır.

1960 yılına gelindiğinde Türkiye’de hareketli günler yaşanmaktadır. 10 yıldır iktidarda olan DP yönetimine karşı TSK içinde bir takım darbe hazırlıkları yapılmaktadır. Bu hazırlıkları dikkatle takip eden Alparslan Türkeş, 27 Mayıs’a yaklaşıldığında artık bir Askeri Darbe’nin kaçınılmaz olduğunu görür. Bu darbenin yıkıcı sonuçlar vermemesi ve Türk Milleti’nin lehine sonuçlanması gayesiyle, 14 arkadaşıyla birlikte darbe cuntasının içine girmeye karar verir. 27 Mayıs 1960 günü Türk Silahlı Kuvvetleri devletin yönetimine el koyarak mevcut hükümeti devirir. Ve Türkiye Alparslan Türkeş’i ilk defa radyodan darbeyi duyuran “Kudretli Albay” olarak tanır. Yeni kurulan Milli Birlik Komitesi içerisinde Başbakanlık Müsteşarı olarak göreve başlayan Alparslan Türkeş ilk iş olarak bakanlıkları teftiş etmeye karar verir. İçişleri Bakanlığı’nı teftişi sırasında Alparslan Türkeş’in dikkatini çeken bir hadise meydana gelir. Teftiş sırasında bakanlığın içinde bulunan bir büro dikkatini çeker. O büroda Amerikan CIA ve Galdio yetkililerinin olduğunu görür. Bilgi topladıktan sonra bir de görür ki, içeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye gelen tüm evraklar önce bu büronun denetiminden geçmektedir. Alparslan Türkeş derhal büronun kapatılması talimatını verir. Büronun kapatılmasının ardından ABD Büyükelçisinden itiraf niteliğinde bir mektup alır. Büyükelçi o mektupta büronun CIA/GLADİO karargahı olduğunu söyleyerek tekrar açılmasını ister. Alparslan Türkeş cevabında; Bağımsız bir devletin İçişleri Bakanlığı’nda yabancı bir devletin istihbarat teşkilatının bürosunun bulunamayacağını ve verdiği karardan asla geri dönmeyeceğini bildirir. Daha sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı’ndan mektuplar alır fakat Alparslan Türkeş bunlara hiç aldırış etmez ve kararından asla dönmeyeceğini bildirir. Bu olay Türkeş’in Emperyalizm’le ilk kavgasıdır ve aynı zamanda Türkiye’de Emperyalizm’e vurulan ilk darbe niteliğini taşımaktadır.

İlerleyen günlerde Milli Birlik Komitesi içerisinde bir takım tartışmalar baş göstermeye başlar. MBK içerisindeki bir grup; kendilerinin devleti yönetemeyeceğini, yönetimin tecrübeli siyasetçi İsmet İnönü’ye devredilerek sivil siyasete geçilmesi gerektiğini, kendilerine ise tabii senatörlük hakkı verilerek ömürlerinin sonuna kadar senatör olarak kalmaları gerektiğini savunmaya başlamışlardır. Bunun karşısında Alparslan Türkeş ve arkadaşları; iktidarın hemen devredilmemesi gerektiğini, yönetimin İsmet İnönü’ye devredilmesi halinde halkın kafasında darbeyi İnönü’nün yaptırdığı şeklinde bir algı oluşacağını, birden çok partinin kurulup yurt çapında teşkilatlanmalarını tamamlayana kadar devletin kalkınması için önemli kararların hayata geçirilmesi gerektiğini, tabii senatörlük hakkının milletimize karşı bir haksızlık olacağını, senatoya veya meclise girmek isteyen MBK üyelerinin sivil siyasette parti kurmaları veya kurulan partilerin içerisinde yer almaları gerektiğini savunmuşlardır. Bu tartışmalar yapılırken 13 Kasım 1960 günü Alparslan Türkeş ve 13 arkadaşı bir iç darbe sonucu, gece vakti evlerinin kapılarının kırılması suretiyle dünyanın çeşitli yerlerine sürgün edilmişlerdir. Bu olay Türk Siyasi Tarihi’ne 14’ler olayı olarak geçmiştir. Alparslan Türkeş Hindistan’ın Yeni Delhi şehrine gönderilerek, ailesiyle birlikte sürgün hayatına mahkum edilmiştir. 5.5 ay Başbakanlık Müsteşarlığı yapan Alparslan Türkeş, bu süre içerisinde TÜBİTAK, OYAK, MEYAK, Türkiye İstatistik Kurumu, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türkiye Atom Enerjisi Kurumu, Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumların hayata geçirilmesini sağlamıştır.

1963 yılında sürgünden dönen Alparslan Türkeş ve arkadaşları Türk Milleti’ne nasıl hizmet edebilecekleri noktasında istişare etmeye başlamışlardır. Bir ara Huzur ve Yükseliş Derneği adında bir dernek kurarak faaliyetlerini sürdüren Alparslan Türkeş ve arkadaşları, 1965 yılına gelindiğinde Türk Milliyetçiliği Fikri’nin dergicilik ve dernekçilik faaliyetleriyle bir yere varamadığını, iktidarlar için en ufak bir tehlike arz etmesi halinde kapatılmayla karşı karşıya kalındığını görerek, Türk Milliyetçiliği Fikri’ni bir siyasi aksiyon haline getirmeye karar vermişlerdir. Ülkücü Hareket’in önemli isimlerinden, değerli büyüğümüz Sadi Somuncuoğlu bu husuta şöyle der; “Biz 1957-1958 yıllarında Türk Ocakları Gençlik Kolları’ndaydık. Bizim büyüklerimiz vardı. Hürmet ettiğimiz çok değerli insanlar vardı. Onlardan feyz aldık. Ama mücadele metodu olarak, mücadele yolu olarak, bize şunu öğrettiler, yazdılarda bunu, bizi böyle eğittiler. Dediler ki; ‘Türk Milliyetçiliği Fikri bütün milletin fikridir. Bu bir siyasi partinin fikri olamaz. Biz dergi çıkaracağız, dernek kuracağız, bu fikri bütün topluma yayacağız. Toplumu milliyetçi bir yapıya ulaştıracağız. Başbakanlar da, bakanlar da, milletvekilleri de, hangi partiden olursa olsun bu toplumdan çıkacağı için, onlar milliyetçiler olarak bu ülkeyi selamete götürecek hizmetleri yapacaklardır. Biz siyasetle uğraşmamalıyız.’ derlerdi. Biz de buna inanmıştık gençlik yıllarımızda. Yanlız Türkeş Bey’in 27 Mayıs İhtilali’ne katılması bu anlayışa karşı bir tekzip hareketidir. ‘Türk Milliyetçiliği Hareketi’nin siyasi bir yönü olmazsa. Yani devletin idaresine talip olmazsa, böyle bir iddia taşımazsa dernek ve dergi hayatıyla bir yere gidilemez. Bunun yolu kesilir kısa zamanda bunlar dağıtılabilir. Dolayısıyla millete mal edilmesi düşüncesi masum bir düşüncedir ama mümkün değildir. İktidara, devletin idaresine Türk Milliyetçileri talip olmalıdır.’ diyerek bu hareketi başlatmıştır.” 1965 yılında bu düşüncelerle Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne giren Alparslan Türkeş, 1 Ağustos 1965 tarihinde yapılan büyük kurultayda Genel Başkan seçilir.

1968 yılından itibaren Sovyetler Birliğinden düğmeye basılmak suretiyle dünyada ve Türkiye’de öğrenci hareketleri başlamıştır. Önce protestolarla başlayan bu hareketler daha sonra boykot ve ardından üniversitelerin işgal edilip öğrencilerin eğitim haklarının elinden alınmasına kadar uzanmıştır. CKMP bünyesinde ve daha sonra üniversitelerde Ülkü Ocakları’nın kurulmasıyla birlikte Alparslan Türkeş önderliğinde Milliyetçi Türk Gençliği teşkilatlanmaya başlar. 1969 yılında 8-9 Şubat Adana Kongresi gerçekleşir ve partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi amblemi 3 Hilal olarak değiştirilir. Artık Doktriner Türk Milliyetçiliği safhası başlamıştır ve prensipler Milli Doktrin Dokuz Işık olarak belirlenmiştir. Hareketin ikinci adamı Merhum Dündar Taşer, Alparslan Türkeş’in liderliğini “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur!” sözleriyle tasdikliyordu. Türk Gençliği’nin kafasının ve gönlünün boş bırakılmayarak Milli Ülkü ile doldurulmasından rahatsız olan Komünist yer altı örgütleri, kendilerine okulda, fabrikada, köyde, kentte, her yerde ama her yerde karşı çıkıp mücadele eden Ülkücü Hareket’e karşı savaş ilan ederler ve 12 Eylül 1980′e kadar 5000 civarında Ülkücüyü şehit ederler. Artık acı dolu günler başlamıştır Alparslan Türkeş için. O artık Anadolu’da Milli Devlet-Güçlü İktidar için mücadele eden binlerce Ülkücü’nün Başbuğ’u olmuştur. Ama ne var ki kendi elleriyle yetiştirip büyüttüğü gençler hemen hergün Komünist militanlar tarafından katlediliyor, o ise acısını yüreğine gömmek suretiyle, soğuk kanlılığını kaybetmeyerek, memleketi bir iç savaş noktasına getirmemek için mücadele veriyordu. O Türk Gençliği’nin beynelmilel ideolojilerin bataklığına saplanmaya çalışıldığı o günlerde Türk Milleti’nin adeta sesi oluyordu; “Ben Türk Milletini, sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvet ve hile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrum bir hürriyete, tefecilige, karaborsaya yer veren bir iktisadi yapıya çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslâm ahlâk ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası hak yolu, hakikât yolu, ALLAH YOLU’na çağırıyorum.”

                Maddi ve manevi olarak çok büyük sıkıntıların yaşandığı o günlerde Başbuğ, bir yandan gençliğin yetiştirilmesi ile meşgul olurken, öbür yandan siyaset sahnesindeki mücadelesini adım adım yürütmekteydi. Ülkücü Hareket’in Kızılay’a kanlarını satmaları ve oradan gelen paralarla seçim çalışmaları yürütülmesi suretiyle yapılan faaliyetler sonucu 1973 Milletvekilliği Genel Seçimleri’nde, MHP 3 milletvekili ile meclise giriyor, ve kurulan Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde az sayılarına rağmen yer almayı başarıyorlardı. Başbuğ’un liderliğindeki MHP 1977 yılında yapılan seçimlerde oyunu 2’ye katlayarak 16 milletvekili ile meclise girerek grup oluşturuyor, kurulan 2. Milliyetçi Cephe Hükümeti’nde ise 4 Bakanlık 1 Başbakan Yardımcılığı ile görevini sürdürüyordu. Adım adım istikrarlı bir şekilde büyüyen MHP 1978’den sonra büyük bir patlama yaparak büyüyor, kendisini aldığı bakanlıklarda milletine ispat eden MHP 1980’e gelindiğinde iktidarın en güçlü adayı olarak kamuoyunda sıkça konuşulmaya başlıyordu. Hayatın her alanında Komünist hareketleri adım adım gerileten Ülkücü Hareket artık kendisini ülkeyi yönetmek için hazırlamaya başlamıştı.

Türkiye’de hespları olan Emperyalist güçler Milliyetçi Hareket’in bu ataklarından çok rahatsız olmuş ve yerli işbirlikçilerini devreye sokarak bir takım hazırlıklara başlamışlardı bile. Neticede 12 Eylül 1980 Darbesi yapılarak Milliyetçi Hareket durdurulmak isteniyor, bütün yönetici kadrolarıyla birlikte yurt çapında Ülkücüler’in bir çoğu tutuklanarak çileye soyunuyorlardı. Fikirlerini 12 Eylül Mahkemeleri’nde büyük bir cesaretle savunan Başbuğ Alparslan Türkeş “Bizi yargılayabilirsiniz, ama fikirlerimizi yargılamaya gücünüz yetmez!” diyerek dimdik bir duruş göstermiştir. Bu mahkemelerde Askeri Savcı olarak bulunan bir şahsın ağzından dökülen şu sözler hadiseyi özetlemektedir. “Mahkeme salonundayız, heyet yerini aldı. Karşımızda yüzlerce Ülkücü, haklarında idam isteniyor. Ülkücüler bir disiplin içerisinde, ses yok, çıt yok. Sanki Ulu biri bekleniyor. Ve, Türkeş salona girdi. Salonda idam kararını bekleyen tüm Ülkücüler esas duruşta, ayakta. Hep bir ağızdan İstiklal Marşı okunmaya başlandı. Mecburen bizlerde ayağa kalktık. Ona niçin Başbuğ diyorlar, işte o zaman anladım…” İdamla yargılanan Başbuğ Alparslan Türkeş 4.5 yıl hapis yatar. 9 Nisan 1985’te beraat eder ve tahliye olur.

1987’de  yapılan referandum neticesi diğer siyasilerle birlikte Başbuğ’a da konulan siyaset yapma yasağı kalkar ve Başbuğ Milli Ülküyü iktidar yapmak, davayı kitlelere anlatmak için yine meydanlardadır. 4 Ekim 1987’de yapılan Milliyetçi Çalışma Partisi olağanüstü kongresinde Genel Başkan seçilir. 20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’nde MÇP’nin RP ve İDP ile yaptığı seçim ittifakı neticesi Yozgat milletvekili seçilir. Başbuğ, son kez T.B.M.M. dedir. Bu dönemde ülkemizi kasıp kavuran bölücü teröre karşı en etkili mücadeleyi O gerçekleştirir. 80 yıllık ömrünü inandığı dava için hiçbir cefadan çekinmeden, korkmadan, yılmadan, azim ve kararlılıkla, mücadele ederek geçiren Başbuğ Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997 günü Hak’ka yürüdü…

ÜLKÜCÜLÜĞÜ

Başbuğ Alparslan Türkeş’in şüphesiz en büyük meziyeti ülkücülüğü idi. O, hareketimize 32 yıl liderlik etmiş ve 32 yıl boyunca dümdüz ülkücü bir çizgiden asla sapmamış bir liderdi. Daima ülküsü için mücadele etmiş, ileriyi görmüş, asla yılmamış ve yıkılmamış ülkücü bir yaşam sürdü. Sadi Somuncuoğlu bu hususta şöyle der; “Rahmetli Türkeş’in farkı şuydu. Hepimizin yılgınlık gösterdiği, yorulduğu, tükendiği zamanlarda O finişe kalkardı. Hepimiz ne olduğunu anlamazdık. Böyle bir tabiatı vardı.” Ülkücülük onun için bir yaşam tarzıydı ve “Ülküsüz insanlar çamurdan farksızdır” derdi.

TEŞKİLATÇILIĞI

                O memleketin en zor zamanlarında Türk Milliyetçiliği’nin teşkilatsız bir yere varamayacağını görmüş ve Türk Milliyetçileri’ni teşkilatlandırarak bir güç haline getirmeyi başarmıştır. 1980 öncesinde 18 teşkilat halinde bu camiayı harekete geçirmiş ve 18 kurumun ahenkle çalışmasını sağlayarak milletimizin bütün ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmıştır. Gelecek nesillere de büyük bir teşkilatçılık örneği bırakan Başbuğ, “Teşkilat, fikrin harekete doğru inşa edildiği muhteşem birliğin temeli ve teminatıdır. “Hareket”, ancak teşkilatın gücü ve etkinliği nispetinde kabul görür ve güçlü olur. “Hareketin” kitlelere ulaşıp, böyle anlarda bazen çokluktan ve kalabalıktan gözlerinin kamaştığı ve hatta körleştiği anlarda; bazen ise yokluktan ve hatta tenhalıktan umutsuzluğa ve çaresizliğe düştüğü anlarda, Yunus Emre’nin “Her dem yeniden doğarız-Bizden kim usanası” deyişi gibi, unutulanları hatırlatan bir teşkilat olmalıdır.” diyerek bize bunun nasıl olması gerektiğini göstermiştir. “Teşkilatlı azınlıklar, teşkilatsız çoğunluklara hükmeder.” sözü ile de bizlere her hal ve şartta teşkilatlı hareket etmemiz gerektiğini hatırlatmıştır. Son olarak bizlere tavsiyesi ise “Bir kişi bir kişi daha, iki kişi değildir. Teşkilattır. Teşkilatlı 10 kişi, teşkilatsız bin kişiyi yener. Bir olun, iri olun, diri olun…” şeklinde olmuştur.

KURMAYLIĞI

                Başbuğ Alparslan Türkeş, Ülkücü Hareket’e liderlik yaptığı o fırtınalı yıllarda, derin stratejik zekası ile bu hareketi yönetmiş ve büyük sıkıntılardan en az zarar ile çıkmamızı sağlamıştır. Onun, dünyanın iki büyük emperyalizm devi olan S.S.C.B ve A.B.D ile yerli işbirlikçilerine karşı aynı anda yürttüğü mücadele ancak kurmaylığı ile açıklanabilir. Birden fazla cephede mücadele edebilen ve teşkilatının imkanlarını son zerresine kadar kullanabilen Alparslan Türkeş, plan ve strateji kurma konusunda da çok başarılı idi. Düşmanlarının birkaç hamle sonrasını hesaplayarak hareket eder ve teşkilatını çok iyi kontrol ederdi.

SİYASET ANLAYIŞI

                Başbuğ Alparslan Türkeş’in siyaset anlayışı onun “Siyaset doğru yapıldığında en şerefli memleket hizmetidir.” sözüyle özetlenebilir. O diğer siyasi parti liderlerinin aksine siyaseti bir amaç olarak değil, davaya hizmet etmek için bir araç olarak görmüştür. Siyaset uğruna hiç bir zaman davasından taviz vermeyen Alparslan Türkeş, Türk Siyasi Tarihi’nde eşi görülmemiş şu sözleri sarfederek bu tutumunu ispatlamıştır. “Sandıktan bize tek bir oy dahi çıkmasa; İslam’dan, İnsaniyetçilikten, Türkçülükten asla vazgeçmeyiz… Biz politikacı değil, bir Dava’nın takipçileriyiz.” Rahmetli Prof. Dr. Erol Güngör bu hususta şöyle der; “Türkeş’in en büyük şahsi meziyeti dürüstlüğü, en büyük siyasi meziyeti de olgunluğudur.”

DEMOKRASİ ANLAYIŞI

                Başbuğ Alparslan Türkeş, Türkiye’de halen daha hayal olarak kalan parti içi demokrasi anlayışını da hayata geçiren belki de tek liderdir. Parti Genel İdare Kurulu’nda alınan bütün kararları istişare ve ardından oylama ile alan Alparslan Türkeş, 1977 seçimlerinde Adana’dan değilde Ankara’dan aday olmak istemiş fakat GİK’den Adana kararı çıkmış ve bu karara tereddüt etmeden uymuştur. 1977 seçimlerinden sonra alınan 5 Bakanlık makamını bile GİK’de oylatarak kendisi tek başına karar vermemiştir. Hac’ca gitmesini bile Genel İdare Kurulu’na soran Başbuğ, bu hususta Türkiye’de tek siyasi parti lideridir diyebiliriz. Onun şu sözleri demokrasi anlayışını özetlemektedir. “Demokrasi sancılı ve masraflı bir rejimdir. Fakat sabredildiğinde, külfetine katlanıldığında nimetleri pek çoktur.”

LİDERLİĞİ

                Başbuğ Alparslan Türkeş’in en önemli özelliği büyük bir lider olmasıdır. O liderliğin bütün vasıflarını bünyesinde barındırarak, hareketimize 32 yıl boyunca liderlik etmiştir. “Başbuğ” sıfatını alması ile birlikte, unutulmayanların arasına girmiş bir büyük öncüdür O. Bu hususta Ulvi Batu şöyle demektedir. “Bir Atilla’ydı, bir Çağrı Bey’di, bir Alparslan’dı, bir Fatih’ti, bir Abdülhamit’di, bir Atatürk’tü. Ve ben o neslin devamı olarak gördüm Alparslan Türkeş’i. Onun için Başbuğ dedim ona ve hep bir Başbuğ’a gösterilen saygı, hürmet ne ise Alparslan Türkeş’e de o saygı ve hürmeti gösterdim.” Evet, O bir neslin Başbuğ’uydu. Öncüsüydü, lideriydi, manevi bir baba gibiydi. O evlatlarım derdi, teşkilatı gökleri yırtardı adeta. İnanmış bir lider olarak ardından gelenleri de inandırmasıydı en büyük meziyetlerinden biri. Doç. Dr. Mehmet Akif Okur onun için der ki; ” Bence Alparslan Türkeş’in en önemli özelliği, daha 20’li yaşlardaki bir nesli dünyayı değiştirebileceklerine inandırmasıydı.” Onun ardından yürüyenler aleme nizam vermek için düşmüşlerdi yola. Ve inanıyorlardı dünyayı değiştirebileceklerine. O büyük bir milleti uyarmış, aydınlatmış ve kurtarmış bir liderdi. Prof. Dr. İsmail Yakıt bir konferansında “Bilge Kağan kendi zamanında Türk Milleti’ni uyarmıştır. Demiştir ki; ‘Ey Türk Millet’i. Ey Türk Beyleri işitin. Çin’in ipeğiyle, içindeki yalancıların senin ilini, töreni bozmasın.’ Çin’in ipeğini bugün batı teknolojisi ve batı medeniyeti olarak yorumlayabiliriz. O devirdeki yalancıları da günümüzdeki siyasetçiler olarak yorumlayalım. İşte bunun için tıpkı Bilge Kağan’ın asırlar önce Türk Milleti’ne yaptığı uyarıyı bugün Başbuğ’umuz Türkeş bize yapıyor bizi uyarıyor. Onun için Alparslan Türkeş çağımızın Bilge Kağan’ıdır.” demiştir.

Alparslan Türkeş Türk Milleti’nin gönlünde de taht kurmuş bir insandı. O ömrünü milleti için harcamış bir dava adamıydı. Türkiye İnsiyatif Merkezi Başkanı Yavuz Ağıralioğlu bu hususta ” Bu millet anasının oğludur. Bu milletin babası kurtuluş savaşında ölmüştür. Anadolu tabiriyle anasının oğlu olan mazlum olur, ezik büyür. Babasının oğlu olan ise daha bıçkın olur, dik durur. Alparslan Türkeş, anasının oğlu olan Anadolu insanına itiraz etmeyi öğretmiştir. Hakkını hukukunu istemeyi, dik durmayı, ben de varım demeyi öğretmiştir. Bu millete babasının oğlu olmayı öğretmiştir. Onun için bir manada Anadolu insanının babası sayılır.” demektedir. Aziz ve büyük milletimizin, nice Alparslan Türkeş’ler yetiştirerek emperyalist saldırıları durdurmasını ve büyük bir medeniyet hamlesi ile dünyaya ışık saçmasını umut ediyoruz. Sözlerimi kendi kalemimden çıkan şu dizeler ile bitirmek istiyorum.

Türkeş’e sadece Başbuğ demekle olmaz…

Onun gözüyle bakacaksın memlekete bir de.

Onun gözüyle göreceksin dünyayı.

Anlayacaksın onu,

İdrak edeceksin.

Sen hiç damarlarında hissettinmi onun kanını?

Hiç beynin uyuştumu onun kurduğu hayalleri kurarken?

İliklerinde hissedeceksin Türkeş’i,

Sonra avazın çıktığı kadar bağıracaksın.

Yolundayız Başbuğ’um! diye

And olsun Yolundayız…