Ankara’da 1970’li yılların başında hem fakültemizde hem de kaldığımız öğrenci yurdunda Kerkük’ten okumak için gelmiş arkadaşlarımız vardı. Onlarla zaman zaman bir araya gelip sohbet ederdik. Onlar, “Her Kerküklünün evinde Türk Bayrağı, Atatürk’ün resmi vardır. Son yıllarda Alparslan Türkeş’in de resmi bulundurulmaya başlandı. Bizler, bir gün Kerkük’le Türkiye bir olacak. Türkler gelip bizi kurtaracaklar diye beklemekteyiz” demişlerdi.  Bu arkadaşlar bizlerle daima bir arada görülmekten çekinirlerdi. Gizli Irak polisinin kendilerini takip ettikleri korkusu içindeydiler. Biz de kendi aramızda, Başbuğumuzun aynı zamanda Türk dünyasının da başbuğu olduğunu bilir ve ona inanırdık.

Başbuğ, fikirlerinin kaynağını “Büyük Türkoğlu” diye adını minnetle andığı Gaspıralı İsmail Bey’den, Ahmet Ağaoğlu’ndan, Hüseyin-zade Ali Bey’den, Akçuraoğlu Yusuf’tan, Ziya Gökalp’ten ve Mustafa Kemal Atatürk’ten aldığı Türkçülük fikirleri ve idealinde dış Türkler ayrı bir önem arz etmekte idi.

Başbuğ Türkeş, bizlere yaptığı konuşmalarda ve seminerlerinde dış Türkler konusuna mutlaka değinirdi. Onların esaretten kurtulmaları gerektiğini (o tarihlerde Sovyetler Birliği henüz dağılmamıştı.), kendi bağımsızlıklarını almalarının en insani ve tabii hakları olduğunu söylerdi. Türkler, hürriyetlerini almalı, kendi aralarında her türlü irtibatı kurmalı, aynı dili konuşmalı, kültürel, ticari ve siyasi ilişkilerde bulunmalıydı. 1944 “Turancılık” davasının maksatlı olduğunu vurgulardı.

Türkeş’in bu düşüncesi hem kitaplarında hem de konuşmalarında zaman zaman yer alırdı. Mesela “9 Işık”ın ilk maddesi olan “milliyetçilik” teki Türk tanımı şöyledir. “Kalbinde yabancı bir milletin özlemini, özentisini taşımayan, kendisini Türk hisseden, Türklüğü benimseyen, Türk milletine ve Türk devletine hizmet aşkı taşıyan herkes Türk’tür. İşte Türk milliyetçiliğinin temel görüşü budur. Bu görüş ışığında olayları değerlendirmek zorunluluğu vardır” diyordu. Türk kavramını bu şekilde tanımladıktan sonra Türk milliyetçilerinin sınırlarımız dışında kalan diğer soydaşlarımıza karşı nasıl olmalıyız bunun da yollarını gösteriyordu. Nitekim diyordu ki: “Türk milliyetçileri sadece Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bulunan Türklerle mi ilgilenecektir? Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan Türklerle ve bunlara karşı tutumumuz ne olmalıdır? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Türk milliyetçiliği, dünya üzerinde nerede Türk varsa onlarla ilgilidir. Onlara karşı derin bir sevgi ve ilgiyle doludur. Dünyanın neresinde Türk varsa bu Türklerin iyi durumda olmaları, bu Türklerin yükselmeleri, korunmaları, kendilerine mümkün olan her çeşit yardım ve desteğin sağlanması Türk milliyetçiliğinin şaşmaz düsturudur. Ancak Türk milletçiliği Türkiye Cumhuriyeti sınırlarında dışında bulunan Türklerle ilgisinde ve münasebetlerinde, bu ilgi ve münasebetlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye sokmayacak, Türkiye Cumhuriyeti’ne zarar vermeyecek şekilde yürütülmesi prensibini esas alır. Yurdumuzda iç politika mücadeleleri, politika menfaatleri dolayısıyla Türk milletinin yüksek davaları çiğnenmiştir; zarara sokulmuştur. Türkiye’de Turancılık görüşleri hakkında yalan yanlış iddialar ortaya atılmış ve Turancılık düşüncesi, Turancılık fikri kötü, zararlı bir düşünce olarak Türk milletine tanıtılma yoluna gidilmiştir. Yunanlılar için Enosis neyse, Ruslar için Panslavizm neyse, Almanlar için, Alman Birliği neyse, Araplar için Arap Birliği neyse, İranlılar için Panaryanizm neyse, Türkler için de Turancılık odur.” Görüldüğü gibi burada Başbuğ, her millet kendi birliği için ideolojisini ortaya koyduğunu, dolayısıyla Türk birliğinin de bir hak olduğunu altını çizerek belirtiyor. Tabi ki bu birlik, coğrafi sınırları tamamen kaldırarak, onları tek bayrak ve tek yönetim altına almak şeklinde olmayacaktır. Bu zaten siyasi olarak mümkün değildir. Bizim onlarla ilgilenmemiz, insani, kültürel, ekonomik, sosyal ve siyasi işbirliği halinde gerçekleşebilir. Onların haklarını Birleşmiş Milletler önüne getirip, savunmamız şeklinde olabilir. Onlarla ortak Pazar kurulabilir. Kültürel ve tarihi beraberlikten dolayı pek çok etkinlik yapılabilir. Elbette bu Türkiye Cumhuriyeti’ni tehlikeye atacak, onu bir maceraya sürükleyecek şekilde olmamalıdır. Rahmetli Başbuğun üzerinde durduğu husus budur. Nitekim “9 Işık Doktrini”nin “ülkücülük” maddesinde buna temas eder. O ülkücülüğümüzün içine Türk dünyası veya dış Türkler de dâhil midir? Sorusunu ele alır. Şöyle cevaplar:

“Türk adını taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çerçevesi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Bugünün Birleşmiş Milletler Anayasası, yeryüzünde yaşayan her millete “kendi mukadderatına hâkim olma”(self determination) dedikleri prensibi kutsal bir prensip olarak ilân etmiştir. Bugün Afrika’da yaşayan ve bugüne kadar hiçbir bağımsız devlet kuramamış olan Zencilere dahi, bu hak kutsal bir hak olarak tanınır ve bunların her biri, yabancı boyunduruğundan ve sömürgecilerin elinden kurtulup bağımsızlığını alırken, başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmasını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır. Fakat biz ülkücülüğümüzde daima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye’yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hâle getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkücü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onlara yardım eli uzatmayı gerektirir.”

Türkeş bu sözleri elbette Sovyetler Birliği dağılmadan çok önceleri söylemiş ve yazmıştı. O, Türk dünyasının bir gün bağımsızlığına kavuşacağını biliyordu. Nitekim tarih onu haklı çıkardı. 1989 yılından itibaren Sovyetler dağıldı ve Türk devletleri yavaş yavaş bağımsızlıklarını geri almaya başladılar. İşte o zaman kendisine “Tarihin haklı çıkardığı lider” denmeye başlandı. 1992 yılında da bağımsızlığına yeni kavuşan Türk Cumhuriyetlerinin liderlerine birer mektup göndermiştir. Bu mektup Türk lehçelerine çevrilmiştir. Başbuğ bu mektubunda devlet başkanlarından “Türk Devlet Başkanları Daimi Konseyi”, “Türk Ekonomik İşbirliği Konseyi” ve “Türk Dünyası İlimler Akademisi” gibi kuruluşların oluşturulmasını talep etmiştir. Ancak MHP iktidarla olmadığı için bunların hayata geçirilmesi pek mümkün olamamıştır. Ancak bugün Türkeş’in açtığı bu yoldan gidilerek bir takım işbirliği gerçekleştirilmiştir. Özellikle Türk Devletleri Zirve Toplantıları, Türk Cumhuriyetleri Parlamentoları Asamblesi, Türksoy, Türk Devlet Toplulukları, Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı vb.

Nitekim 21 Mart 1993’te Antalya’da yapılan “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı”nın açılış konuşmasında Başbuğun ele aldığı konular, onun Türk Dünyası için yapılması gerekenlerin neler olduğunun birer işaretiydi. Başbuğ şunları söylemişti:

“Yaşadığımız son yıllarda iki Almanya birleşti. Batı Avrupa Devletleri 12 devlet ve Milet bir Birleşik Avrupa Teşkilatı kurmaya başladı. Amerika’da ise, Amerika devletlerinin kendi aralarında işbirliğini sağlamak üzere kurmuş olduğu Pan Amerikan Teşkilatı faaliyet göstermektedir. Afrikalı devletler kendi aralarında Afrika Birliği kurulması yönünde güçlü akım ve teşkilatlanma faaliyeti içindedirler. Bu olaylar ümit verici gelişmelerdir, insanlar kendi aralarında sosyal, kültürel ve ekonomik ve siyasi işbirliğini ne kadar çok geliştirirlerse halkların refahı ve mutluluğu o ölçüde çoğalır ve artar. Bugün dünya üzerinde yaşayan 200 milyondan fazla nüfusa sahip Türk toplulukları olarak bizler de aramızda gerek kültür, gerekse ekonomik ve ticaret alanlarını kapsayan sıkı bir işbirliği kurabiliriz, kurmalıyız. Böyle bir işbirliğini gerçekleştirmemiz vatandaşlarımızın hızla kalkınmasının ve refaha ermesini sağlayacaktır. Türk toplulukları arasında yakınlaşma ve sıkı bir iş birliği kurulması başkalarına hiçbir zarar vermek ve saldırıda bulunmak gayesini gütmeyecektir. Gerçekleştirilmesi istenen dayanışma ve iş birliği faaliyetlerinin gayesi, dünyada barış içinde refah ve mutluluğu temin etmek olacaktır. Türkler dünyanın hangi bölgesinde bulunursa bulunsunlar, başka milletten olana komşularıyla veya iç içe yaşadıkları diğer topluluklarla dostluk ve iyi niyete, barışa dayalı yakın işbirliği içinde bulunmayı istemektedirler. Bunu belirttikten sonra, Ruslarla sürmekte olan münasebetlerimiz hakkında birkaç söz söylemek gerekli görülmektedir. Sovyetler Birliği dağılıncaya kadar birçok Türk bölgeleri, Rus sömürgeleri olarak yaşatılmıştır; fakat 21. Yüzyıla girmekte bulunduğumuz bu dönemden itibaren bu durum değişmelidir. Türkler, coğrafyanın ve tarihi olayların bölmüş olduğu çeşitli bağlantılar dolayısıyla Ruslarla dostça ve insan haklarına dayalı, demokrasi prensiplerine uygun çok sıkı bir işbirliği düzenlemelidir. Ruslarla kurulacak bu yeni münasebet düzeni başlıca şu ilkelere dayanmalıdır: 1. İlke mütekabiliyet ilkesidir. Her mesele aramızda münasebetler aynı ölçü, aynı nitelik ve nicelik içinde olmalıdır. 2. İlke ise, içişlerine karışmamam ilkesidir. 3. ilke, münasebetlerde taraflar eşit şartlarda ve eşitlik içinde bulunacaklardır. 4. İlke, taraflar daima eşit haklara sahip olacaklardır”

İşte Başbuğ Alparslan Türkeş’in Türk dünyası hakkındaki kendi sözlerinden ve kitaplarından çıkarılan temel düşünceleri ana hatlarıyla bunlardan ibarettir. Doğumunun 100. ve vefatının 20. Yılında kendisini minnet ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.