Türkler Türkistan bozkırlarının bağrından koparak akın akın Anadolu’nun aydınlığına ve bereketli topraklarına koşarken sırtlarında gözü yaşlı balaları, önlerinde verimli otlaklara muhtaç cılız sürüleri ve altlarında gümrah nehirlerde sulama hayali ile yanıp tutuştukları doru, kır, yağız atları vardı. Ancak menzile taşıdıkları bunlardan ibaret değildi. Yüreklerindeki sevdalarını, dertlerini, hasretlerini ve atalarından miras törelerini de beraberlerinde getiriyorlardı. İşte bu taşınanlar arasında ya bir heybede yahut bir oymalı ağaç beşiğin kıyıcığında Anadolu’ya ulaşan Türk’ün sesi ve sözü de vardı. Bu öyle bir sesti ki bir kez dokunduğu, bir defa olsun titrettiği yerden söküp atılması bir daha mümkün olmuyordu. Türklerin ilk kondukları, ilk otağ kurup da yurt tuttukları yerde bir ozan kopuzunun tellerine vura vura öyle bir ünlemiş ki başı dumanlı ulu dağlara çarpan sesi yirminci yüzyılda Kars’ta Murat Çobanoğlu, Çıldır’da Şeref Taşlıova ve Âşık Şenlik, Narman’da Sümmani, Alvar’da Reyhanî olarak yankılanmış. İşte bu ilk ozanın hasret çığlığının Reyhanî’nin “Öz canımdan çok sevdiğim Erzurum, Çaresiz dişimi sıktım gidirem.” feryadındakinden farklı bir duygunun eseri olduğunu kim iddia edebilir ki? Her güzel sözün ardında bir firkat hikâyesi yok mudur zaten ve tüm ozanlar gurbet ikliminin sakinleri olarak hemşeri değiller midir? Anadolu’ya ilk gelen ozanlar nasıl ki bu toprakları yurt tutmak için döne döne karapolat özkılıcı ile çarpışan yiğitlerin, saçı belikli suna gibi kızların ve artlarında bıraktıkları yaylakların, kışlakların, kurganların hasretini çeken ak pürçekli anaların, aksakallı ataların sesi olmuştu, ayrılığı name name söze koşmuştu Reyhanî de kendi devrinin tüm dertlerini, acılarını böyle döktü söze. Halk ozanıydı, acısı halkın acısından ayrı değildi ne de olsa. Biliyordu gurbet kelepçeydi yurdu sevene, koluna takıp gitti yine de. Ah bu gidiş öyle kolay mıydı ya? Seher vakti ezanlar okunurken ardına üç kez bakmadan kopamadı yurdundan. “Yel devirsin sebeplerin kökünü” derken ne de sitemkârdı sesi kendini memleketinden ayıranlara. İlk ayrılığı değildi bu Reyhanî’nin onun ozanlığı da bir ayrılık hikâyesi ile başlıyordu. Ozan bu ya sevgiden mürekkeptir yapısı. Kal’u Bela’dan sevgi ile karılmıştır ozanların hamuru. Reyhanî de rüyasında görüp sevdalandı, evlenip yuva kurdu. Saadeti uzun sürmedi. Belki de bu acı ozan olmanın bedeliydi. Aşkın ateşi sevince değil de ayrı düşünce düştü sanki gönlüne. “Dertli” oldu aldı sazı eline. Pek yaşamadı bu namı. Bayburtlu Hicrani, Reyhanî dedi ona, öyle bilindi, öyle sevildi. Sevildiğinden ziyade sevdi, vatanını, milletini, devletini. Âşıktı: hâka, Hakk’a ve halka. Bu aşkla söyledi ne söyledi ise. Vatanını sevene en tatlı bir dost oldu gönlünden inci gibi sözler saçıldı. Kâh;

“Kırım’da Mustafa Cemil

Yusuf Aslan Özmen’i bil

Her gencimiz birer Şamil

Benim böyle gençlerim var.” dedi. Kâh;

“Erler ileri” diyerek cesaret ve nasihat verdi Türk milletine. Kâh;

Türk’ün gelişini anlattı:

“Bu geliş ne Çin’dir ne de Rusya’dır

Bu geliş ne Alman ne Amer(i)ka’dır

Bu geliş özgürce tek bir dünyadır

Bu geliş Tanrı’nın tek-bir sesidir

Bu geliş Türklüğün kendi sesidir.” diyerek.

Sevdiğine tatlı olan sözü düşman bildiğine ağu oldu. Kılıçtan keskince söyledi vatan ve millet aleyhine iş tutanlara karşı. Küfretmek dinimizce doğru değildir ama yine söylemek gerek diyip kendi dillerince er meydanında yere çaldı beynelmilel ideolojiler peşinde ömür tüketenleri.

“Tutup Mao’nun izini,

Satıp Lenin’in sözünü,

Nazım’ın telsiz sazını

Çalanların avradını…”

Bu sözleri onlardan devşirip “şahadetsiz banka soyanlara”, “Türk’e ve İslam’a asi olanlara” karşı söyledi. Bir ozanının sözü en büyük siyasetçiden daha tesirlidir halk üzerinde. Eleştirmesi gerekeni en ince şekilde hicveden, övmesi gerekeni göklere çıkaran, âşıklara özgü bir sezgiyle hep en doğru soruları sorarak insanları düşünmeye sevk eden ve ironileriyle insanın dimağında haz uyandıran Reyhanî bu kendinden emin duruşu yüzünden hakaretlerin, eleştirilerin ve hatta tehditlerin de odağı oldu. Nitekim yollarını kesip sazını inletmemesi gerektiğini söyleyerek kendisini tehdit edenlere karşı yine sazıyla karşılık vermişti:

“Gönlümüze deymek ile

Kendisini övmek ile

Reyhanî’yi dövmek ile

Fakiri kurtaracakmış – Çüş.” dediği Moskova hayranları ile farazi bir diyalogunu başka bir türküsünde şöylece aktarıyordu:

“Dedim benden ne istersin

Dedi hürriyet

Sordum var mı Moskova’da

Dedi ki yok yok!”

Hakikati söylemek güzel bir huy olsa da herkesin elinden gelir, hatta herkesin yapması gereken şeydir. Hakikati güzel söylemek ise yalnızca ozanlara bahşedilmiş bir Allah vergisidir. Âşık Reyhanî Allah’ın ona verdiği marifeti paylaşmaktan hiç çekinmedi. Zor günler de yaşadı, gurbeti tanıdı, vefasızlığı da gördü, ihaneti de tecrübe etti. Gerçek adı Yaşar Yılmaz’dı. Adı gibi yaşadı, yılmadı. Her şeye rağmen sesini, sözünü esirgemedi. Derdiyle inlediği vakitler bile nezaket ile söyledi sözü:

“Bahar gelsin şu dağlara çıkayım,

Belki derdimize çare bir çiçek,

Toplayıp devşirip derman eyleyim

Açılan yaramı sara bir çiçek.”

Bir ozanın yarasını sarmak da ancak bir çiçeğe yaraşırdı zaten. Zira gönlü ozanca olmayanın ozanın yarasına el atması acıyı dindirmez bilakis tuz basılmışa çevirir kavururdu yarayı. Çiçek ki Yunus’la âşıkça söyleşmişti Reyhanî’nin yarasını da sarardı elbet. Âşıklar ki her hali ve duyguyu sıradan insanlardan ziyade hissederler. Onların yüreği bir başka yanar ve fikirlerini felç eden gönülleri konuşur. Reyhanî’nin gönlünü dinlemek de bizim derdimize çare olur belki, ruhumuz çiçek çiçek olur yaralarımız sarılır.