Tarihi devirler içerisinde öyle zamanlar vardır ki kendinden sonraki kuşakları etkiler, hataları ve doğrularıyla yol gösterir. Fırtınalı yıllarda savrulan yapraklardan ziyade köke tutunmayı başarabilmiş olanlar, daima hatırlanmıştır. Galip Erdem de özüne bağlı kalarak kökleşenlerden biri.

Yakın tarihe ilgi duyanların gazeteci kimliğiyle tanıması gerektiğine inandığım Galip Erdem, özellikle “Ülkücünün Çilesi” ile dillere pelesenk olmuş, gönüllere taht kurmuştur. Bugün Türkiye’mizde “Ayrık Otları” çoğalmış, “Yeni Franklar” köşeleri tutmuşlardır. “İnsan Hakları”ndan dem vuran bu ilericiler dünün propagandalarını bugün de senaryolaştırarak gerek beyaz perde de gerekse televizyon kanallarında yayınladıklarıyla kitlelere anlatma derdindeler. “Söğüt’teki Çınar”ın uyanacağı günü hayal edenler kendilerini kurtaracak bir kahraman beklerken “Uyuyanlara Ağıt” yakmaktan öteye geçemeyeceklerdir. Tırnak içindeki başlıkları hatırlayanlar Galip Erdem’in kalemiyle neyi anlatmak istediğini de hatırlamışlardır. Hatırlamayanlara ya da daha önce hiç karşılaşmamış olanlara bu yazı aracılığıyla duyurmak isterim. Duyanlar duymayanlara duyursunlar ki; kitleleri harekete geçiren tetikleyici unsur, bilgiyle harmanlanmış fikirdir. Münevver dediğimiz kadrolar topluma milli mirasın büyüklüğünü gösterirken dün gerçek olan mazinin atide de var olmasını sağlayacak, ülkü dediğimiz büyüklük düşüncesini sunar. Gençliğe bir ülkü verebilenler, bugünün tehlikelerini önceden görenler, yarın milletini bir adım öne taşıyacak hamleleri tasarlayanlardır. Galip Erdem böyle bir davayı yaşam tarzı haline getirmiş ve eserleriyle gelecek kuşaklara miras olarak bırakabilmiş bir ülkücüdür. “Milliyetçilik ve Sosyalizm Üzerine Mektuplar” adlı eserinin 1975’te ilk baskısını yapmış olmasına rağmen henüz gerekli ilgiyi görmemiş, 2015 yılında 3.baskısı yapılan çalışma Ötüken Neşriyat aracılığıyla okura sunulmuştur.

Dar kalıplarda düşünülen milliyetçilik dört duvar arasında debelenip durur. Bugün güvenlik söz konusu olduğunda akla gelen bir milliyetçilikten daha fazlasına ihtiyaç duyulduğu aşikârdır. Milletin yarattığı maddi manevi her türlü varlığa aşkla yaklaşırken hamasetten öte bir farkındalık içinde olmak gerekli. Milliyetçiler üretmiyor, boş sözlerle tarihe karşı duydukları aşkı övünmekten bir adım ileriye götüremiyorlar, tespih sallamakla gün geçiriyorlar, gibi eleştirilerin büyük bir kısmı yazılanların, üretilenlerin geniş kitlelere yayılamaması ve kendilerini milliyetçi olarak tanımlayanlar tarafından yeterince okunup sindirilememesinden kaynaklanıyor. Yazılıp çizilenler kâğıtta kalmamalı, üzerine düşünülmeli, farklı ortamlarda tartışılmalıdır ki özümsenebilsin. İncelediğim kitabın temel felsefesi; dönemin şartlarında egemen olan fikirlerin güncel olaylarla ilişkisinin değerlendirilip, milliyetçi bir dünya görüşüyle yorumlanmasıdır. İdeolojilerin bilinip kıyaslanması farkındalık gerektiren bir durumdur. Ülkücü olabilme ülküsüne bir de farkındalık ilkesini eklemek kitabın okuyucuya kattıklarının ortak noktasıdır.

Türkiye birçok fikrin dört bir yandan etkisi altına alınmaya çalışıldığı dönemler görmüştür. Şüphesiz bunların yakın tarihimize olan etkileri olduğu kadar günümüze yansımaları da olmuştur. Özellikle Sovyetlerin yıkılmasından önce ateşli devrim savunucularını ülkemizde de görmek mümkündür. Bunların bir kısmı milli ülküsüzlükten gaflet içerisinde bulundukları için kanla yapacakları bir ihtilalden özgürlük ve bağımsızlık ummuşlardı. Bu durumda özgürlük ve bağımsızlıktan dem vurulan şeyin ne olduğunu iyi tahlil etmek gereklidir. Zulüm altındaki insanları özgürleştirmek istediklerini söyleyenler, bunun için tek yolun devrim olduğunu söylerken bunu kızıl sömürgeciliğin propagandasını ilericilik maskesi altında yaptıklarının farkında mıydılar? Komünizm Türk gençliği arasında örgütlenmesini sürdürürken, ilericilik-gericilik adı altında iki propaganda malzemesi kullandı. Gerici olarak tanımladıklarının ortak noktası din, aile, ahlâk, milliyet, vatan gibi birleştirici unsurlarla birbirine bağlı olanlardı. İlericilik ise tüm bu bağları gereksiz olarak gördüğü gibi insanların daha özgür olmaları yolunda atılacak adımları engelleyen prangalardan kurtulmak istiyordu. Dönemin tirajı yüksek gazetelerinden birinde bugün dahi adını sıkça duyduğumuz bir hikayeci tarafından yazılan metinde, ahlak kavramı üzerinde bir oyun kurulduğu açıktı. Metinde konuşturulan genç kız, bir zenci ile yatmadıktan sonra kadınlığının anlamını bulamayacağını, babasının annesi ile münasebetini kıskandığını söylerken tüm bunların ilericilik maskesi altında yapıldığı aşikârdı. Her devirde din üzerinden çıkar sağlayanların varlığı da propagandalarının üzerine yağ sürerek Türkiye’nin bağımsızlaşması(!) önündeki engellerin birini daha ortadan kaldıracaktı. Bağımsızlık demişken sözü edilen Rusya’nın liderliğini yaptığı Sovyet bloğuna katılmaktan başka bir şey değildir. Sosyalistlere göre bağımsız olmak emperyalist olarak tanımladıkları ülkelerin karşısında olmanın bir gereğiydi. Bunun içinde komünist blokta yani demir perde arkasındaki Rus emperyalizminin etkisinde yaşayan kölelerin özgürlüğünü tatmaktır. Soğuk savaş dönemi ve İkinci Dünya Savaşı’nda taraflar birbirini yıpratmak için psikolojik mücadelelere giriştiğini biliyoruz. Faşist kavramını da bu açıdan değerlendirdiğimizde iki tarafında birbirini faşist olarak nitelendirdiğini görmek beni oldukça şaşırtmıştı. Sosyalistlerin, emperyalist Batı’yı tanımlarken anti-komünist anlamında kullanması biraz önce bahsettiğim bağımsızlık algısından ileri gelirken Batılıların komünistleri faşist olarak tanımlaması ise demokrasiye ve insan haklarına karşı aldıkları tavrı işaret ettiği içindir. Lenin ve yönetiminin uyguladıkları, Hitler ve Mussolli’nin yaptıkları ortadayken birbirlerine çelme takmaya çalışan bu iki bloğun mücadelesine baktığımızda iki farklı tanım görüyoruz. Türkiye’deki sosyalistlerin bu iki farklı tanım üzerinden Türk milliyetçilerini eleştirmesine şahit oluyoruz. Komünist ülkelerde particilik mevcut komünist rejimin uygulamalarından ibarettir. Bu tür ülkelerde komünizm eleştirisi dahi yapmak yasaktır. Çünkü komünizm eleştirisi anti-komünist bir tavır olacağından faşizm olarak değerlendirilir ve düşman olarak görülür. Yani demokrasi ve insan hakları sloganlaşmış fakat içi doldurulamamış sözler olarak kalmıştır. Kendisinden başka fikrin varlığına tahammül edemeyen sosyalistlerin, karşı fikir olarak önlerine çıkanları faşist olarak görmesi bir faşizm halinin tezahüründen başka bir şey değildir.

Sosyolojik bir gerçek olan milliyet kavramını reddeden sosyalistler için vatan kavramı da gereksizdir ve inkâr edilmiştir. Onlar için dünya, sınıfların birbiriyle mücadele ettiği bir sahadır. Sahada kazanmak istiyorsa, kapitalist düzenin yıkılması için mücadele eden proletarya diktatörlüğünün yanında yer almak gerekir. Bunun baş şartı da millet gerçeğini inkâr etmek, sınıflara dayalı bir düzenin varlığını kabul etmektir. O zaman hedefe varmak için milli şuur ve bu şuurun içinde barındırdığı değerlerin yok edilmesine yönelik adımlar atmak lâzımdır. Sömürücü düzenin ürünleri Tanrı, din, aile ve mülkiyet müesseseleridir. Düzenin devamını sağlayan, bir uyuşturucu olarak görülen dinin yanı sıra mülkiyet, hırsızlık ve aile de sosyal bir tembellik olarak görülür. Özgürleşmiş bir dünya ve insan hakları için bunlara bağlı olanlara yaşama hakkı tanınmayacaktır. Tarih bağının, tarih şuurunun köreltilmesi ise birbiriyle yıllarca rekabet etmiş, farklı değerlerle yaşayan Türk milleti ve Rus milletinin “proletarya milleti” olarak birleştirilebileceği bir yapı yaratma isteğidir. Böyle bir kardeşlik tesis etmek isteyen Moskoflar ne hikmetse sosyalist kardeşleri üzerindeki etkilerini, sömürülerini günümüzde de hala devam ettirmekte, komünizm adı altında attığı emperyalist çalımlar hafızalarımızdaki yerini korumaktadır. Millet bilinci ve tarih şuuru gelişmemiş birçok halk komünizm ağına takıldığı gibi bu ağın üstlerinden kalkmasından sonra dahi kendilerini Rus dostu olarak tanımladığını biliyoruz. Sömürme eylemi, sosyalistlere göre kapitalistlerin tekelindedir, sosyalistleştirmektir. Yani diğer bağların köreltildiği gibi birleştiricilik esasına dayalıdır. Özel mülkiyetin düşmanlığını yapan sosyalistler kendi mülkiyetlerine meşruluk hakkı tanımaktan da geri durmazlar. Devlet üretim araçlarını kontrol ettiği gibi halkın ne giyeceğine, ne içeceğine, nerde ve nasıl yaşayacağına da karar verirken o kadar özgürlükçü davranır ki tek tipleştirdiğinin farkında değildir. Makineleşen milyonlarca insan yaratmak isteyen bir diktatörlüğün milyonlarca insanı özgürleştirmek için milyonlarcasını katlettiğini görmek istememeleri de normaldir. Çünkü vicdan da din gibi afyondur.

Gerçeği görmek istemeyenleri, eski dünya ile yeni dünya arasındaki olayları anlamak istemeyenlere, sevgi ile davranışlarının ve tutumlarının birbiriyle çeliştiğini teker teker göstermek gayretinde olan Galip Erdem’in dili bir kılıç darbesi kadar keskin ve düşündürücüdür. Dünün burjuva hürriyetlerine karşı kulp takmaktan kaçınmayanları bugün kültür emperyalizminin getirisi olarak ortak pazar alanlarında yaptıklarıyla tanıyoruz. Ortak pazar alanına her giren kendi ürünlerinin satışından çok diğerlerinin neler yaptığıyla ilgilenirken, kendini ona göre pazarlamayı, onun gibi görünmeyi amaçlar. Sizden görünür ama sizin gibi değildir, dün farklı yollardan yapılan sömürgecilik bugün güncel yollarla yapılmaya devam etmektedir. Dün Galip Erdem’in karşı durduğu kızıl emperyalizmin yerini küresel emperyalizm almış ve her türlü aracı kullanarak kaleler içten işgal edilmeye çalışılmaktadır. Kendi varlığına yabancılaşanlar, avcılar için kolay hedef halini alırlar. Bir bakarsınız milliyetçilik iddiasıyla komünizmi bir araya getirenler yeni bir fikirle çıktıklarını söyleyebilirler. Aslında yapmak istedikleri bir fikri diğer içinde eriterek, karşısındakine şirin görünerek, kabul ettirmektir. Dünkü yaşananlar bugünler için ders olmuyorsa kendisi gibi etkisi de geçmiş demek değildir.

Sevgili okur, günümüz dünyasında savaş cepheleri yerini kültür cephelerine, propaganda sahalarına bırakmıştır. Masada kaybetmemek için sahada kazanmak yani kültürün her noktasında varlığını hissettirmek “ben buradayım”, demek lâzımdır. Bunun için üzerindeki aşağılık duygusu atman, eziklik psikolojisinden kurtulman bizden bir şey olmaz diyenlerin arasından sıyrılman gereklidir. Bunun da baş şartı okumak, farklı alanlarda farklı açılardan gözlem yaparak kendi yorumunla katkı sağlamaktır. Bana göre Galip Erdem’in sunduğu anahtar kelime farkındalıktır. İşte bu farkındalık; iyi niyetle söylenen yanlış cümleleri, hamasetle dolu beylik laflarla yerinde saymayı önler. Mevcut durumun daha iyi bir noktaya gelmesi için gerçekçi bir gözle bakmalı, yaşananları geçmişiyle bugünüyle tahlil etmeliyiz. Ezberlenmiş cümleler anlamsızdır onları gerçek yapan uygulamalarımız olacaktır. Galip Erdem’in geçmişin hayaliyle değil fikirleriyle bugünün gerçeği olarak zihinlerdeki yerini alması dileğiyle…