Ülkücü literatürde ince bir meydan okumanın da ifadesi olan bir argüman vardır: “Taşer’i bilmeyen davasını ne bilir…” Sitemle karışık bu yargının doğuşu, Türk milliyetçiliğinin yapılacak değil, öğrenilecek bir şey olduğuna inananların Dündar Taşer’i gün geçtikçe daha iyi anlamasından sonra olmuştur. O’nu bir yazıyla yâd edebilecek kadar dâhi anlayabilmenin büyüklüğünden şüphemiz olmadığından birkaç kelâm etmeyi yerinde bulduk. Peki, nedir Dündar Taşer’i bilmekteki bu önem yahut davayı bilmekle kurulan doğru orantıdaki değer? Aslında hiç karmaşık değil; bilimsel bir muhakeme gücü ve iman esasları ile Türk milliyetçiliği ülküsüne adanmış bir hayatın izleri sürüldüğünde bu önem ve değerin haklılığı ortaya çıkacaktır. Vakfettiği hayatını yapacaklarının teminatı olarak düşündüğümüz için bize göre kısa olan ömrüne dönüp bakarak bahsettiğimiz önem ve değeri gözler önüne sermeye çalışacağız. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür atalar sözünden hareketle unuttuğumuz veya unutmak üzere olduğumuz Dündar Taşer’i, abide şahsiyetlerimizin Dündar Ağa’sını hatırlamaya uğraşacağız. Bunu yaparken yazımızın başlığında da geçen entelektüel bir savaşçı nasıl olunur, ortaya koymayı hedefliyoruz.

Her şeyden evvel bir gönül eri olan Dündar Taşer, 1925 yılında Gaziantep’te doğmuştur. Gelenekli bir aileye mensup olduğu için köklü bir Türk terbiyesi ile yetişmiş, bunun etkisiyle kendi isteği de olan orduya katılması en çok ailesi tarafından desteklenmiştir. Nitekim kara harp okulundan tankçı sınıfında teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra ordu saflarında birçok faal görevde bulunmuş ve kurmay binbaşılığa kadar yükselmiştir. Gençlik yıllarından beri sahip olduğu milliyetçi ruhu askerliğin de etkisiyle aksiyoner bir hâl almaya başlamış, mücadele hırsı da bu nispette oluşmuştur. Sözde Milli Şef döneminde kanunu uygulamakla yükümlü başta Hasan Âli Yücel ve Şükrü Saraçoğlu kişilerinin kanunsuz uygulamalarıyla hâsıl olan gayri milli politikalar, “Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferleri” olarak bilinir. Hüseyin Nihâl Atsız’ın azmiyle alevlenen ateşte Türk milletinin ve onun devletinin özlük haklarını savunanlar arasında Dündar Taşer de vardır. Mezuniyetinin arifesi sayılabilecek bir arada patlayan nümayişlerin sembolü olan 3 Mayıs 1944 olaylarıyla alâkalı o da soruşturma geçirmiştir. Taş yerinde ağırdır sözünün vücut bulmuş hâli olan Dündar Taşer, bu sözün tezahürüyle olacak hiçbir zaman kendini ön plana atacak bir gaye ile hareket etmediğinden O’nun adının duyulması 27 Mayıs 1960 ihtilâliyle olmuştur. Başbuğ Alparslan Türkeş ile ölümüne kadar devam edecek olan fikir ve kader birliği de bu yıllarda başlamıştır. On yıllık iktidarı elinde tutan Demokrat Parti hükümetine yönelik bir darbenin kaçınılmazlığını anlayan Kurmay Albay Türkeş’in mülahazalarından çıkan sonuç ihtilâl sonrası ordu içindeki İsmet İnönü yanlısı subayların devlete ve millete dönük olası tahribatlarının önüne geçilmesi olmuştu. Öyle de oldu ve devlet yönetmeye dair fikir beyan etmek yerine daimi senatörlük hayali kuranların karşısında duran ülkücü muhalefetin başını Alparslan Türkeş ile Dündar Taşer çekti. Dolayısıyla Millî Birlik Komitesi içerisinde başlayan komitacılık faaliyetlerinin sonucunda sürgün edilen 14 devlet adamının arasında Dündar Taşer de yer aldı. İki yıllık sürgünü Fas’ta büyükelçilik danışmanlığı vazifesini ifa ederek geçirdikten sonra yurda dönmüş ve Alparslan Türkeş ile 14’lülerin bir kısmının da yer adlığı ekiple Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinde siyasete girmiştir. Bu partide önce Genel İdare Kuruluna seçilmiş sonra da Genel Başkan Yardımcısı olmuştur. Adana’da yapılan 1969 kurultayıyla ismi MHP olan yuvasında “Atalarımızın haşmeti idi; torunlarımızın azameti olacaktır.” dediği üç hilâlli bayrağın ülküsü için gecesini gündüzüne katmıştır. Bir yandan da 70’li yılların Türkiye’si için meseleleri Devlet Gazetesinde başyazılarla kaleme alıyordu. Ecel hükmünü icra ettiğinde ise âşıkların ölmediğini, yalnızca suret değiştirdiklerini anlıyordu kalanlar; çünkü o milletine ve davasına âşık bir şahsiyet olarak kavuşmuştu Hakk’a 13 Haziran 1972 tarihinde.

Dündar Taşer’in savaşçı hasletini anlamak için dönüp yaşamına bakmak yeterli olacaktır deyip başından geçen hâdiseleri gördükten sonra bu savaşçılığın entelektüel boyutundan bahsetmek istiyoruz. Hâl bu ki; O’nun savaşçılığını entelektüel kılan durum, kendisinin hayatı, hayatın manasını tutuş ve kavrayış şeklidir. Türk milletinin derin kültürüyle mücehhez oluşu, asil davranışlarının, efendiliğinin kaynağı olmuştur. Bunun yanında keskin görüşünü, kıvrak zekâsını geniş tarih bilgisiyle doldurarak engin bir müktesebata sahip olmuş, bilge bir dava adamı olmanın hakkını sonuna kadar vermiştir. İşte bu bilgelik O’nun en büyük kişilik özelliği olan Türk’ün teşkilatçılığına ve büyük devlet kurma yatkınlığına duyduğu hayranlığı tam bir devlet şuuruyla besliyordu. Dündar Taşer’i bu hususta müstesna yapan yegâne ayrıcalık milletin meselelerinin çözümünü milletle bağı olmayan âlimlerde değil, doğrudan milletin kendisi olan âriflerde araması, bulması ve görmesiydi. O, ârif Türk milletinin içinden çıkmış ve milletiyle bağını hiç yitirmemiş bir âlimdi bize göre. Âlimin ölümü âlemin ölümüdür misali, ölümüne dek Türk gibi Türk aydın karakterinin nadir mümessillerinden olarak kalmıştı. Öyle ki kendisinin muarızları bile O’nun tarih, kültür ve siyaset denklemiyle kurduğu yüksek muhakeme gücüne hayran olurlardı. Duyulan bu hayranlık ise kendisindeki tevazudan hiçbir şey kaybettirmemişti. Bu tevazuda iç içe geçmiş olan fedakârlığın ve dürüstlüğün doğurduğu koşulsuz insan sevgisiyle yaptığı tespit ve tahlillerine günümüzde hâlâ ne denli ihtiyaç duyulduğu sanırım Dündar Taşer’i kaybedişimizle daha iyi anlaşılmıştır. Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer için “Zihniyetinin yüksekliği, fikirlerinin genişliği, zekâsının keskinliği, muhakemesinin sağlamlığı, çelik kadar sağlam karakteri, fakat gül yaprağından daha nazik tabiatı ve alçak gönüllülüğü ile milliyetçi ve muhafazakâr zümrelerin ufkunda, gittikçe büyüyen bir ışık kütlesi hüviyetini kazanmıştır. Tıpkı bir ebemkuşağı gibi en sade ve açık millî renklerle çevrelenen bu verimli ziya kütlesinin ani ölümü kolumuzu kanadımızı kırmış, gönlümüzde güç kuvvet bırakmamıştır.” der. “İftirâkınla (ayrılığınla) efendim, bende tâkat kalmadı.” dedikten sonra Dündar Taşer’i, yine yazımızın başlığında gördüğünüz “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” yani devlet ve millet kavramında erimiş olma ile anlatmayı yerinde buluyoruz. Çünkü “Taşer’i bilmeyen davasını ne bilir…” söylemimize göre Dündar Taşer’i bilmenin en kuvvetli yolu bu ifadeyi anlamlandırmadan geçmektedir diye düşünüyoruz; hatta bundan eminiz. Hâliyle davasını bilmek isteyen bizlerin ve nicelerinin Taşer’i bilmesi için aldığımız bu sorumluluğun altında da ezilmek istemiyoruz.

Dündar Taşer’i, bu devlet adamlığı, daha doğru bir ifade ile devlet velisi (ermişi) tarafıyla keşfetmek zor şey değildir. Kendisinin Türk tarih şuuruna ve ıstırabını duyduğu her meseleyle ilgili konuşurken o Türk tarih şuurunu dillendirişine bakılınca bahsettiğimiz karakter çabucak görülecektir. Buna bakmadan evvel “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” deyiminin tarihini gözden geçirip, sonra Dündar Taşer’in bu deyimle anılmaya layık oluşunu anlatacağız. Devletin 19. Yüzyıl Osmanlı’sında, Fuad Paşa, Âli Paşa’ya dalkavukluk etmek için “Sizin yanınızda Köprülü paşalar filan nedir…” gibilerinden şeyler söyler. Buna dayanmayan tarihçi Ahmet Cevdet Paşa da Fuad Paşa’ya düştüğü şerhinde ona “Köprülü fenâ fi’d-devle olmuş bir adamdı. Bütün düşüncesini, gayretini, beli bükülmüş olan devleti ayağa kaldırmağa hasretti, başardı da. Şimdi de böyle fedakâr bir vezir olsa bu devleti diriltip, yeniden hayata kavuşturur. Siz ondan daha bilgilisiniz. Lâkin bahçe düzenlemek, yakınlarınızı kayırmak gibi işlerle meşgulsünüz.” diyerek sert bir cevap vermiştir. İşte “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” deyiminin tarihte tezahür etmiş örneklerinden biri. Aslında bu deyim “fenâ fi’llah” yani Yaradan’ına karşı duyduğu sonsuz sevgiden dolayı benliğini Yaradan’ın varlığında eritmek anlamındaki kavramdan mülhem olmuştur. Bilhassa Osmanlı sultanlarının, vezirlerinin ve dönemdeki diğer devlet adamlarının muhayyilenin alabileceği ölçülerin kat be kat dışında kalan devletle özdeşleşme, devleti o denli kutsal görme hâllerine duyulan hayranlığın bir ifadesi olmuştur bu kavram. Devlet meseleleriyle alâkalı bulundukları gerek ruhî durumun gerekse fikrî kavrayışın yüksekliğine bir övgü ile “fenâ fi’llah” teşbihi yapılarak o şahsiyetler için “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” yani daha önce de açıkladığımız gibi devlet ve millet kavramında erimiş olma sözü lütfedilmiştir. Biz bu kavramla bütünleştiğinden zerrece şüphe etmediğimiz Dündar Taşer’i, Ziya Nur Aksun’un “Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi: Osmanlı Devlet Anlayışı” kitabından yapacağımız alıntılarla anlatmaya çalışacağız.

Dündar Taşer, Uzun İbrahim Paşa’dan bir örnek veriyor:
“Ya o Budin Beylerbeyi, 80’lik vezir, Uzun İbrahim Paşa’nın hareketine ne buyurulur? Kurulan Harb Divanı’nda, Viyana Seferi’ne itiraz etmiş; -Evvelâ Yanık gibi etraf kaleleri düşürelim, daha sonra ve gelecek yıl kuşatmaya girişelim, fakat yine siz a’lemsüz, yine siz bilirsiz.- diye fikrini söyemiştir. Sonra yenik düşünce, Sadrazam, onun idamına karar vermiştir. Buna bazı hataları da sebep olmuştur. İdam edilmeden, Sultan’a bir mektup yazmış, günahsız olarak gittiğini, Sadrazam’ın kendisine haksızlık ettiğini bildirmiş; fakat sakın Padişahım ona kıymayınız, devleri bu felâketten kurtaracak yine odur, yeri doldurulmaz bir vezirdir demiştir. Bu ne büyüklüktür! Adam haksız yere öldürüldüğünü söylüyor; Merzifonlu’ya düşman olması lâzım. Belki de düşman. Fakat önce devleti düşünüyor; onu düştüğü felâketten kurtaracak adam ise, ancak kendi düşmanı. Fakat onun için en büyük şey devlet… İşte bundan dolayı Padişah’a -Sakın ona kıyma- diyor. Adamlar ölürken bile devleti düşünüyorlar, onunla dopdolular. Zaten devlete ne kadar canla başla hizmet ederlerse İlâhî rızayı o kadar fazla kazanacaklarına inanıyorlar.
Tiryaki Hasan Paşa için verdiği örnekte ise şöyle diyor:
“Ya Tiryaki Hasan Paşa? Altı ilâ sekiz bin kişilik bir kuvvetle Kanije’yi savunuyor. 80 bin kişilik Nemçe ordusunu türlü hilelerle, türlü desiselerle yeniyor. Büyük bir başarı. Kendisini takdir eden Padişah, ona Hatt-ı Hümâyûn’la (Padişahlar’ın bizzat yazdıkları yazı) vezirlik veriyor. Adam bu teveccüh karşısında hüngür hüngür ağlıyor. Bunun da sebebi, an’ânede böyle bir iş için Hatt-ı Hümâyûn’la vezirlik verildiği görülmemiş olması. -Bizim yaptığımız nedir? Haçlı donanmasını yenen Piyâle Paşa’ya, Hatt-ı Hümâyûn’la vezirlik verilmedi. Biz ne oluyoruz ki, böyle bir rütbeye lâyık olalım? İslâm halifesinin Hatt-ı Hümâyûn’u pek küçük hizmetlere ödül olarak verilmeye başladı. Buna yanmayayım da neye yanayım? Devlet bu kadar düştü mü?- diyor. Adamın üzülmesi ve ağlaması, devleti, dünyadaki her şeyden daha aziz görmesi yüzünden. Nitekim Faizî Efendi -Merhumun, saltanatın şânına o derece saygısı var idi ki, devletin rütbe ve nişanlarını kendi nefsinden bile kıskanırdı- diyor. Adamların kafasında daima büyük, alabildiğine büyük bir devlet var. Ona en hafif bir gölge düşürmekten korkuyorlar. Bu adamlar başka tipler; devlete âdeta tapıyorlar, ona ibadet edercesine bağlılar. Hegel’in devlet tasavvuru ve devlet anlayışı bile, bunların fiilen ulaştıkları yüksekliğin yanında, fazla bir anlam ifade etmez görünüyor.”
Yine başka bir örnekte Kuyucu Murad Paşa’dan da böyle bahsediyor:
“Kuyucu Murad Paşa’nın İran seferi esnasında bir davranışı var ki, çok önemli. Diyarbakır’da kışladığı esnada, emrinde bulunan Nasuh Paşa, kendisinden şikâyet ile görevden alınmasını Padişah’tan istiyor ve sadrazamlığa getirildiği takdirde sefer hazırlıkları için 40 bin altın vereceğini söylüyor. Padişah sadrazamına güvendiğinden, bu mektubu ona gönderiyor; istediğini yapmakta serbest kılıyor. Sadrazam, Nasuh Paşa’yı çağırarak: -Bu mektup kimindir?- diye soruyor; kızararak verilen -Benimdir- cevabı üzerine, vaad ettiği parayı vermesini istiyor. Nasuh Paşa -Baş üstüne- diyor ve sadrazamdan cezalandırma yerine nasihat alıyor. Bunun sebebini soran yakınlarına Kuyucu Murad Paşa: -Nasuh Paşa, sadrazamlığa lâyık sıfatların hepsini nefsinde toplamıştır. Savaş meydanındaki mahareti yanında, idarî işlerde de yatkınlığı vardır. Böyle seçkin bir kişiyi harcamak devlete ihanet demektir. Benden sonra o sadrazam olacaktır.- cevabını veriyor. Bu sözler, Koca Murad Paşa’nın çok yüksek olan devlet anlayışına işaret ediyor.”

Dündar Taşer kendi hayranlığını dile getirdiği bu pasajları sona erdirirken, “İşte *fenâ fi’d-devle* denilen adamlar bunlar. Osmanlı tarihinde bu misaller o kadar çok ki, nereye elini atsan, böyle yüksek bir devlet anlayışı görüyorsun. Bu nitelik, 18. Yüzyıla kadar gelen devlet ileri gelenlerinde çok daha belirgin. Başta padişahlar olmak üzere sadrazamlar, şeyhülislâmlar, sefer ile meşgul bütün atalarımız, hemen hemen aynı anlayışta; devlette yok olmuş, onda erimiş adamlar bunlar.” kelâmlarını etmekten kendisini alamıyor.

Gerçekten de Türk tarihinden verdiği bu misallerle her fırsatta tekrarladığı “Kendine dön, kendi büyük idealine, cihan kadar büyük devlet anlayışına, millî görüşe sarıl.” telkinlerinden anlaşılıyor ki Dündar Taşer’i, Türk milletinin hasretini çektiği büyük ve milliyetçi bir oluşun, toparlanmanın, yüksek bir idealin, yüksek bir beraberliğin en kudretli müjdecisi olarak görmemek mümkün değildir. Bizim O’nu “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” olarak kabul edişimiz sadece bu açıklamalarla ilgili değildir; bizzat bu açıklamaların kaynaklık ettiği Türk tarihinden alınan ilhamın Dündar Taşer’e ve omuz verdiği Türk milliyetçiliği ülküsüne açtığı yol, O’nun adanmışlık ruhuyla çalışmasıdır. Çalışmak demişken, “Türkiye, yol ağzındadır. Dünya dengesine uygun olarak millî rotasına oturabilirse, millî kültürünü yeniden canlandırıp, onun üstün ölçülerini temel alarak çağımızın tekniği ve ilmiyle ağır sanayiini kurarsa, eski büyük kudretine kavuşabilir. Bütün çalışmalarımız bunu gerçekleştirmek içindir.” sözlerini anımsamadan edemiyoruz. Dündar Taşer, “Kökü mâzide olan âtiyiz.” düsturunu o kadar sağlam benimsemişti ki; O’nun, “Çok büyük felâketler geçirmiş, çok fecî belâlara uğramış, bütün bunlara karşı çok üstün yaşama azmi, direnci göstermiş bir milletiz. Bu yaşama azmi, direnci bizim geleceğe ümitle bakmamızı emreder. Bana göre, Türk’ün -çekiliş-i (cezr’i) Sakarya’da bitmiştir. Yeni bir -ilerleyiş- -dönüş­- (med) devrine girme çabasındayız. (Tıpkı denizlerdeki *gel-git* (med-cezir) olayı, suların yükselişi-çekilişi gibi.) Bu -dönüş- , -yükseliş- (med) olacak ve Türk milleti eski azametine kavuşacaktır. Bunun sancıları ve acıları içindeyiz.”  sözlerine gıpta ile hayran olmamak elimizde olmuyor. Evet, biz Dündar Taşer’i okudukça, tanıdıkça, anladıkça hep bir inanç tazeledik ve O’nun deyişiyle “Türk milleti ve Türk medeniyeti, tarihî yatağına girecek ve elbette engin denizlere erecektir.” imanımız pekişti durdu.

Biz ân itibariyle, müddei, iddiasını ispatlamakla mükelleftir şiarına göre ispatı şu satırlara kadar yazdıklarımızla vermiş olduğumuza inandığımız için iddiamızı bir kez daha sunmak istiyoruz ve Dündar Taşer “fenâ fi’d-devle ve’l-mille” olmuş büyük bir devlet adamıdır diyoruz.

Yazımızın son bölümünde Dündar Taşer’in millet ve milliyetçilik anlayışına da değinerek devlet adamlığı duruşunun aslî unsuruna kaynaklık teşkil eden hususları söylemek istiyoruz. O, “Millet yapay bir varlık değildir. Bir milletin, millî görüşü, onun tarihî akışı içinden çıkar. Köşesinde oturan bir bilim adamı, masa başında düşüncelere dalan bir fikir adamı ne bir millet ne de bir millî görüş ortaya koyabilir. Ne kahramanlar ne âlimler ne san’atkârlar bir millet imal edemezler. Millet, uzun tarihî olaylar ve toplumsal yaşayışı içinde, binlerce yıllık imanın, kanın ve duyguların birleşmesi ile yoğrulmuş; ortak değer yargıları hâlinde billurlaşmış ortak davranışlar hâlinde görünmekte olan, haz ve elemi beraber tadan, birbirinden haberi yokken de birbiri gibi olan bir varlıktır. Attilâ’nın misafirlerine altın kaplar içinde yemek ikram ederken, tahta çanaktan tek türlü yemeğini yemesi ne ise, Yavuz Sultan Selim’in yemek usulü de aynıdır. Attilâ’nın Bizans hükümdarına gönderdiği mektubun edâsı, üslubu, hitap tarzı ne ise, Kanunî’nin François’ya gönderdiği mektubunki de öyledir. İşte millet, bu ayniyet ve devamlılıktır. Bizim tarihî akışımız içinde milletimize mâl olmuş hâkim görüşü yahut millî imanımızı açıkça görmek mümkündür. Meselâ İslâm’dan sonra *İlây-ı Kelimetullah* tam bir millî iman hâline gelmiştir. Örfler, an’aneler bu yüksek imanın içinde erimiş ve millî görüşümüz vücut bulmuştur. Böylece devletiyle, hukukuyla, idarî düzeniyle, sanat ve güzellik tarzı ve üslubuyla tamamen bize has olan çok büyük bir siyasî kudret ve medeniyet doğmuştur. Tarihten çıkan millî görüşümüzü, toplumumuzda asırlarca hâkim inanış ve görüş olarak yaşamış ve hâlen yaşamakta olan anlayışı iyi tespit etmek gerekir. Falan adamın görüşü, feşmekânın doktrini, çok dar bir çerçevede kalmaya daima mahkûmdur. Meselâ Mancini’nin milliyet görüşü, Renan’ın milliyet anlayışı ile Türk’e şekil verilemez. Bir millet, hiçbir zaman bir inanış ve inancı kendine uydurmadıktan, âdeta kendileştirmedikten sonra kabul etmez ve buna dayanarak büyük siyasî ve millî hamle yapamaz. Millî görüş, millette yaşayan ve onun her şeyini etkileyen, ona mâl olmuş hâkim inanış ve ölçü sistemi demektir.” mülahazalarıyla resmen bir manifesto ortaya koymuştur.

“Ben tarihte çok büyük siyasî ve idarî hamle yapmış Türk milletinin çocuğuyum. Benim tarihim, insanlığın pek az yetiştirdiği yüksek ideallerle, adâletle, ahlâkla, büyük askerlik ve siyaset dehasıyla dolu devlet ve dâva adamlarının bir sergi alanı.” Diyen Dündar Taşer’e rahmet ve selâm olsun! Bir temenniyle okuyucularımızı da selâmlayarak Türk gençliği Türk’ün müthiş devlet ve millet zekâsıyla karakterine olan imanını muhafaza etsin diyoruz…