‘’Kirazın derisinde kiraz, narın içinde nar, benim yüreğimde boylu boyunca, memleketim var.’’ Diyenlerin Kaf dağından getirdiği babaanne çeyizidir türküler. Halk irfanın ve halk tecrübelerinin en naif şeklidir türküler. Asırlık varlık mücadelemizin kara kutusudur türkülerimiz. Erbabına bir dizesi bahardır, bir dörtlüğü koca Manas’tır. Ben armudu dişledim/Sapını gümüşledim/Ben yârimin ismini/ Mendilime işledim diyen Mehmed’in süngüsüne umuttur türküler.

 

Türküler radyo kanallarını gezerken arada bir kulağımıza gelen melodilerden çok daha fazlasıdır. Türkü demek Türkî demektir. Bize ait olan ne varsa odur türkü. Milletimizin genetik kodlarını barındıran kültürel mirasımızın edebî ve edebî adıdır türkü.

 

‘’Şairim şair olmasına
Canım kurban şiirin gerçeğine hasına
İçerisine insan kokusu sinmiş mısralara vurgunum
Bıçak gibi kemiğe dayansın yeter
Eğri büğrü, kör topal kabulüm.
Şairim
Zifiri karanlıkta gelse şiirin hası
Ayak seslerinden tanırım
Ne zaman bir köy türküsü duysam
Şairliğimden utanırım.’’

 

”Türküler, madenlerimizden de önemli. Türkülere güvendim her zaman. Türküler yenilmez. Türküler yenilmedikçe de millet yenilmez. Türk’ü anlamak için türkü dinlemek lazımdır derler. Doğrudur. Türkü dinlemek ciddi bir iştir. İnsan ülkesinin yıkımlarını, zaferlerini, gelmişini, geçmişini, tarihini, töresini bilmeden yurdunu sevmeden, insanını sevmeden türkülerden ne anlar ki.

 

Türkülerimiz sarp kaleler gibidir. Serdengeçti savaşçılar gibidir. Yiğittir türküler. Onlar bizim ortak kaderimiz, ortak tarihimiz, kıvancımızdır. Emperyalizm her şeyimizi yok edebilir ama türkülerin yaldızlarını silemez.”(1)

 

“Ah bu türküler
Türkülerimiz
Ana sütü gibi candan
Ana sütü gibi temiz
Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla
Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.’’

Türkülerin yaldızı silinmesin diye hayatını türkülere adamış yüzlerce derleyici var. Türkülere ve halk kültürüne aşina olanların adlarını sürekli işittiği bir kahramandan bahsetmek istiyorum. Hemen hemen her türkünün girişinde onlardan birinin adını duyarız.

 

Türkü müdavimlerinin kulakları şu anonsa alışıktır:

”Muzaffer Sarısözen’den alınan bir Erzincan… Bir Muğla… Bir Bitlis… Bir Muş… Bir Kars… Bir Trabzon… Bir Yozgat… Bir Kayseri… Bir Burdur… Bir Sivas… Bir Kıbrıs… Bir Rumeli… Bir Yemen… Bir Edirne… Bir Kırşehir… Bir Afyon… Bir Antep  türküsünü seslendirmek üzere mikrofona ses sanatçımız ……………. geliyor.”

 

Hatırladınız değil mi?

 

Peki, kimdir Muzaffer SARISÖZEN?

 

Bu kültür hizmetinin başkahramanlarından biri olan Muzaffer Sarısözen 1899 yılında Sivas ilinin Cami-i Kebir mahallesinde doğdu. Babası Sarıhatipzadelerden Şeyh Hüseyin Hüsnü Efendi, annesi Zeliha Hanım’dır. Küçük yaşta enstrümanlarla hemhâl olan Sarısözen 1930 yılının Eylül ayında Sivas Milli Eğitim Müdürü olan Ahmet Kutsi Tecer ile tanışmıştır. Tecer, Sarısözen ile tanıştıktan sonra 1930’da “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurar ve Sarısözen genel kâtip olur. İlk halk şairleri bayramı 1930’da yapılır ve Âşık Veysel bu şekilde ortaya çıkarılır. Sarısözen yürüttüğü birçok derleme faaliyetinde Tecer’in desteğini almıştır. Muzaffer Sarısözen, ömrünü vakfettiği bu derlemelerde yaklaşık 10.000 halk ezgisini notaya almıştır. Sarısözen sadece halk türkülerini kayda almamış gittiği yörelerde halk oyunlarını da kayıt altına almıştır. Yurt gezileri sırasında önemli gördüğü çalgı aletlerini toplamış ve bunları koleksiyonuna alarak koruma altına almıştır. Muzaffer Sarısözen sadece icracı değil aynı zamanda derleyici, halk bilimci, yazar, öğretim üyesi ve koleksiyonerdir.

 

Ah bu türküler,
Köy türküleri
Dilimizin tuzu biberi
Memleket ahvalini onlardan sor
Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen’i
Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni…
Ben türkülerden aldım haberi. ‘’(2)

Muzaffer Sarısözen ve ekibi 1943’te Tokat, Amasya, Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon’da; 1944’te Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Muş’ta; 1945’te Ankara, Çankırı, Yozgat ve Kırşehir’de; 1946’da İçel, Antakya ve Antalya’da; 1947’de Çanakkale, Bursa ve Tekirdağ’da; 1948’de Bolu, Sinop ve Zonguldak’ta; 1949’da Bilecik ve Eskişehir’de; 1950’de Van, Kars, Çorum ve Ağrı’da; 1951’de İzmit’te; 1952’de İzmir, Siirt, Mardin ve Bitlis’te derlemeler yapmıştır. Teknik imkânsızlıklarla dere tepe, köy kasaba gezilerek yapılan bu derlemeler türküleri kaybolmaktan kurtarmıştır. Muzaffer Sarısözen birçok kaynak kişiyi arşivine alarak değerli şahsiyetlerin isimlerini ölümsüzleştirmiştir. Bugün, rahmetli Emir KALKAN’IN madenler kadar önemli dediği türkülerin varlığından bahsediyorsak bunu Muzaffer Sarısözen ve ona eşlik eden kıymetli derleyicilere borçluyuz.  Muzaffer Sarısözen sadece Sivas’ın yakın geleceğine değil tüm Türkiye’nin geleceğine imzasını bırakmış adına enstitüler-fakülteler kurulması gereken bir değerdir.

 

Başta Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi, Mehmet Özbek, Yücel Paşmakçı ve Ahmet Yamacı olmak üzere Türk’e ve türkülere hizmet etmiş tüm müzisyenlerimizi, bilim ve kültür adamlarımızı minnetle anıyorum. Biliyoruz ki kötü insanların türküleri yoktur. Biliyoruz ki türkü neredeyse orası Türkün yurdudur. Türküsü olmayan Türk yurdu yoktur.

 

KAYNAKÇA

(1)Türk Düğünü, Emir KALKAN, Ötüken Neşriyat, s.94

(2) Türküler Dolusu, Bedri Rahmi EYÜBOĞLU