SENTEZ MUHASEBELERİNDE ERTELENMİŞ BİR DENEME: TÜRKÇÜLÜK TEZ İSE DEVLET ANTİTEZ MİDİR?

Müspet ilimlere göre; basit yapılı maddelerden karmaşık yapılı maddeler elde edilmesi, iki farklı maddenin birleşerek kendi özelliklerini kaybedip yeni özellikte bir madde meydana getirmesi anlamına gelen sentez sosyal ilimler içinde de daha farklı bir anlam ihtiva etmez. Kavramlar biraz değişmekle birlikte, çeşitli öğeleri bir araya getirme, bir bütün içinde birleştirme olarak anlayabiliriz sentezi. Dolayısıyla sentezin şartları için diyebiliriz ki bir teze ve bir de antiteze ihtiyacımız vardır.

İş bu girizgâhı fazla uzatmadan meseleye gelmek gerekirse biz bu yazıda Türkçülüğü tez, devleti de antitez görerek bir sentez oluşturma iddiasında değiliz. Zira Türkçülük ile devlet birbirinin tezi ya da antitezi değildir. İlk paragraftaki tanımlamalarımız da böyle bir sentezin bilimsel anlamda mümkün olamayacağını izah etmek içindi. Çünkü bize göre Türk devleti zaten Türkçüdür ve Türkçü kalmalıdır. Bizim maksadımız, Türk milliyetçiliğinin, özel adıyla Türkçülüğün, dayatılmaya çalışıldığı üzere diğer milliyetçilikler gibi Fransız İhtilâlı mahsulü olmadığını ortaya koyarken Türk devletlerinin tarihteki izdüşümlerine bakarak Türkçülük hassasiyetinin nasıl gözetildiğini, yazılı ve sistematik bir ideoloji olarak bilinmediği dönemlerde bile Türkçülüğün kendisini nasıl gösterdiğini anlatabilmektir. Daha açık bir ifade ile Türkçülüğü mukadderat olan Türk devletinden bahsederken beynelmilel bazı müddeilere doğan cevap hakkımızı ifade edeceğiz.

Türk tarihinin her ânında, bir Türkçülük bulmak mümkündür; bunu hissiyat, fikriyat, teşkilat bağlamında değerlendirdiğimizde her birinin ilham kaynağı olarak Türkçülüğe işaret edebiliriz. Takdir edersiniz ki büyük Türk tarihini bütün olarak ele alarak bir örneklendirme yapmamız ise imkân dâhilinde değildir. Biz de bunu göz önünde bulundurarak Türk tarihini, birbirini takip eden üç temel hat üzerinden Cumhuriyet devrine getirmeyi uygun gördük. Bu hatlarda yine birer köşe taşlarımız olacak ki zaten onlar üzerinden Türk devletinin Türkçülüğüne değinmiş olacağız. Türk tarihini; İslâmiyet’ten önceki Türkler, İslâmiyet ve Türkler, rahmetli Erol Güngör’ün deyimiyle “bizim medeniyet eserlerimizin ve kültür kıymetlerimizin âdeta imbikten geçmiş numunelerini vermiş ve yaratıcı gücümüzün en yüksek sembolü hâline gelmiş” Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olarak üç koca devirle düşündüğümüzü hatırlatarak her devrin en mühim Türkçülük olgularını anlatacağız.

İslâmiyet’ten önceki Türkler devri için mihengimiz olarak kabul ettiğimiz Göktürk Yazıtları ilk durağımız olacak. Kül Tigin’in, Bilge Kağan’ın ve büyük Göktürk veziri Bilge Tonyukuk’un hâtıraları için Baykal Gölü’ne dökülen Orkun Nehri’nin doğu kıyısı yakınlarına dikilen anıtlara Orkun Abideleri veya Orkun Kitabeleri denir. Orkun Abideleri Türk milletinin onlarca asırlık geçmişinde öz cevherinden çıkardığı en nadide eseridir. İşte Bilge Kağan’ın Türklüğün doğuşunu anlatımı: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üstüne büyük dedelerim Bumin Kağan, İstemi Kağan hükümdar olmuşlar. Türk milletinin iline, töresine çekidüzen vermişler. Dört taraf hep düşman imiş. Ordular gönderip dört taraftaki milleti hep idaresi altına almış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş…” Türk milletinin ve Türk tarihinin özünün taşlara kazınması budur. Dünyada hiçbir milletin tarihinde de böylesi ebedi hakikatlerin bu denli yüksek bir edebiyat diliyle ortaya konulmasına rastlanmamıştır. Bilge Kağan Türk milletini uyarmış: “Türk Oğuz beyleri, millet, işitin: Üstte gök çökmese, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim bozabilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol. Disiplinsizliğin yüzünden, seni beslemiş kağanına, hür ve müstakil güzel yurduna karşı hata ettin, onları kötü duruma düşürdün. Kutsal Ötüken ormanını bırakıp gittin. Doğu’ya gittin, Batı’ya gittin. Gittin de ne gördün? Kanın ırmaklar gibi aktı, kemiklerin dağlar gibi yığıldı. Bey olacak oğlun köle oldu, hanım olacak kızın cariye oldu. Yaptığın cahillik, kötülük yüzünden amcam kağan uçup gitti…” Türk milleti için mâzide de hâlde de âtide de değişmeyecek olan yegâne tehlikenin kendi kültürünü ve töresini bırakarak başka milletlerin örf ve âdetlerini benimsemesi olacağını binlerce yıl öncesinden ihbar almamız eşsiz bir yüceliktir. Orkun Abidelerinin belki de en hisli yerini barındıran bölümünde Bilge Kağan şöyle demiş küçük kardeşi Kül Tigin’in ölümü üzerine: “Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Matemlere gark oldum. Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kaygu ve tasa içinde kaldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsanoğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse engel olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. İki şadın ve küçük kardeş yeğenimin, oğlumun, beylerimin, milletimin hâli fena olacak diye düşünceye daldım…” Devlete ve millete mâl olmuş bir şahsiyetin ani kaybına duyulan hüzne dönük türbesi başında yükseltilen taşta yazanlar büyük bir milletin manevî tarafına ait onmaz bir izdir. Nihayetinde Göktürk Yazıtlarından yer verdiğimiz ve hepsi Bilge Kağan’ın ağzından olan ifadelere baktığımızda daima uyanık olan bir milliyet şuuruna rastlamaktayız. Türk milleti ifadesi defaatle geçmekte olup Türklüğün doğuşu, Türklüğün uyarılışı ve Türklüğün haykırışı sürekli olarak Türk milletinin lehinde ve menfaatinde olan hakikatlerle ortaya konmuştur. Bir bütün olarak Orkun Abidelerini düşündüğümüzde; Türk’ün bütün tarihi kaybolsa bile sonsuza uyanan bu taşlara baktığımızda, Türk milletinin; yüksek medeniyetini, devlet kurucu dehâsını, ahlâk ve faziletini, askerî kahramanlığını, kanun ve nizam anlayışını öğrenmemiz gayet mümkündür. Sonuç olarak biz Göktürk Devletinin Türkçülüğünü çağında dikilen kitabelere bakarak en sağlıklı biçimde anlayabileceğimizi söylüyoruz. Yazının başında da hatırlattığımız gibi yazılı ve sistematik bir ideoloji olarak bilinmese bile devletin bu şuuru Türkçülüğün tarihinde koşulsuz şartsız bir temeli teşkil etmektedir.

İslâmiyet ve Türkler devri için kabul ettiğimiz temel yürütücü amil olan Divân-ı Lügati’t-Türk ise kadim devletimizin bâki Türkçülüğüne delil sunan ikinci uğrak yerimizdir. Kâşgarlı Mahmud’un yazdığı Türkçenin bu büyük eserinde; Türk yazı dillerinin, lehçelerinin ve ağızlarının dil özellikleri belirlenmiş, Türkçenin söz varlığı derlenerek bir araya getirilmiştir. Dilimizin ses, ağız ve biçim özelliklerine değindiği eseri bizler için tam bir dil hazinesidir. Eserin Bağdat’taki Abbâsî Halîfesine takdim edilmesi ve Araplara Türkçe öğretecek bir muhtevaya sahip olması, onun tek özelliğinin iki dilin mukayesesi gibi lanse olmasına yol açmıştır. Aslında tek gayesi bu olmamakla bizler için önem arz eden tarafı da bu değildir. Divân-ı Lügati’t-Türk dikkatle incelendiğinde; Türklerin yaşayışından, Türk milletinin çağın İslâm toplulukları arasındaki müstesna yerinden bahseden bilgiler içerdiği ve ayrıca Türklüğü övücü sözlerden oluştuğu görülebilir. Kâşgarlı Mahmud; Hazreti Peygamberin Türkleri övdüğünü, dünya hâkimiyetinin Allah tarafından Türklere verildiğini söyler ve bunun için de Türkçenin öğrenilmesinde yüksek faydaların bulunduğunu belirtir. Eserdeki ilgili bölümün dil içi çevirisini yaptığımızda şunları işitiriz: “Ant içerek söylüyorum, ben Buhara’nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalavacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarından yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularlarını onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerine ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır.” Türk milletinin büyük devletler nezdinde cihanda söz, nüfuz ve kudret sahibi oluşu hiçbir zaman bir kibrin alameti olmamış ve onları asil dillerinden uzaklaştırmamıştır. Bilakis Türkler güçlendikçe kültürlerini de güçlendirmiş, büyük ilim ve sanat adamlarını himaye ederek onların felsefede, dilde ve edebiyatta üretmelerine mani olmamıştır. Nihayetinde Kâşgarlı Mahmud gibi döneminin üstün bir şahsiyeti Divân-ı Lügati’t-Türk’ü yazmış ki bu çağıyla birlikte değerlendirildiğinde herhangi bir dünya dilinde emsali olabilecek bir eser değildir. Ortaya konulan eşsiz çalışmanın ilk yazılmaya başlandığı sene 1070’tir. 1071 yılının Malazgirt Zaferi olduğunu göz önüne aldığımızda Türklerin devlet aklıyla hareketinde hem fütuhatta hem de kültürde birlik içinde olduğunu görmek mümkündür. İşte Türk devletinin o devirde de apaçık meydana çıkmış milliyet şuurunu ve Türkçülük duyarını anlamak böylece isabetli olacaktır.

Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye devrinde ise vücuda gelmiş herhangi bir eserden ziyade 15. Yüzyılın en büyük Türk devlet başkanlarından olan Osmanlı’nın 6. Padişahı II. Murad Han dönemine eğileceğiz. Onun ve yönettiği devletinin adeta esasları tek tek planlanmış ideolojik bir Türk milliyetçiliği fikriyle intizam bulduğunu kavrayabilmek için kendinden sonra gelen Sultan Mehmed’in nasıl Fatih olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Millî kültüre, Türklüğe ve tarihî medeniyete dayalı devlet aklını ne şekilde tasarladığını öğrenmek için bu bölümde İsmail Hami Danişmend’e başvuracağız. Tarihi Hakikatler kitabının ikinci cildi, 43. ve 44. sayfalarında tesadüf ettiğimize göre; II. Murad Han’ın birçok ilke imza attığını görüyoruz. İsmail Hami Danişmend şöyle bahsediyor: “Fatih’in İstanbul’u fethinden iki yıl evvel 47-48 yaşlarında vefat etmiş olan kıymetli babası İkinci Murad, Osmanlı tarihi kadar Türkçülük tarihi bakımından da çok mühim bir şahsiyettir. Tercüme ve telif suretiyle birçok Türkçe eserler yazdırmış, Türk âlimleriyle şairlerini mütemadiyen himaye etmiş ve bu suretle bazı müsteşriklerin ilk Türk romantizmi dedikleri millî kültür hareketine önayak olmuştur. O devirde İkinci Murad’ın emriyle yazılmış en mühim Türkçe eserler içinde; Yazıcıoğlu Ali Efendi’nin Oğuz-Türk geleneklerini de ihtiva eden Tevârîh-i Âl-i Selçuk’u, Molla Ârif Ali’nin onbirinci yüzyılda Anadolu’nun fethiyle Türkiye Devleti’nin kuruluşu hakkındaki Dânişmendnâme’si, Şeyhi’nin Hüsrev ü Şirin’i ve Mercimek Ahmed’in Kâbûsnâme’si gibi Türk dilinin tarihi bakımdan çok kıymetli kaynaklar vardır. Bilhassa Osmanlılardan önceki Danişmendî ve Selçukî devirlerini unutturmamak için tarihlerini yazdırması, Sultan Murad’ta milliyet şuurunun ne kadar kuvvetli olduğunu gösteren deliller demektir. Çünkü ondan sonra o devirler tamamıyla unutulmuştur! Bu gibi eserlerin en mühimlerinden biri de Yazıcıoğlu Mehmet Efendi’nin dinî edebiyatımızda bir abide sayılan Muhammediyye’sidir. O devirlere ait daha birçok eserler sayılabilir. İkinci Murad açık Türkçe taraftarıdır. Kendisinin emriyle Kâbûsnâme’yi Acemceden tercüme eden Mercimek Ahmed’in, daha evvel bir başkasının yaptığı ağdalı bir tercümeden padişahın hiç memnun olmadığı ve bir gün Gelibolu’da huzuruna çıktığı zaman ‘Bir kişi Türkçeye tercüme etmiş lakin parlak değil…’ dediği ve ondan sonra da ‘Bir kişi olsa ki bu kitabı açık tercüme etse!’ buyurduğu için kendisinin açık Türkçe ile yeni bir tercüme yaptığı anlaşılır. Bazı Osmanlı madeni paralarına ilk defa olarak Oğuz Türklerinin Kayı Boyuna ait damgayı vurduran da İkinci Murad’tır. Zaten Osmanlı soyunun ilk defa olarak Kayı Han nesline bağlanması da bu devre tesadüf eder. Hatta daha sonra Osmanlı şehzadelerine Oğuz ve Korkud gibi Türk tarihi ile mitolojisine ait isimler takılması da İkinci Murad’ın açmış olduğu Türklük ve Türkçülük çığırının bir devamı gibi gösterilir. Müşteşrik P. Wittek’in fikrine göre İkinci Murad bu milliyet fikrini gençliğinde valilikle bulunduğu Amasya muhitinden almıştır. Danişmendîler devrinden beri eski Türk geleneklerini koruyan bu bölge, Yıldırım Beyazid’ın Ankara felaketinden sonra ilk önce Çelebi Sultan Mehmed’e verdiği milliyet ruhuyla Osmanlı Devleti’nin toparlanmasında en mühim amil olmuş, ondan sonra da oğlu İkinci Murad’a böyle bir Türkçülük akını açtıracak kadar kuvvetli bir millî anlayışı telkin etmiştir. Herhalde İkinci Murad Türk Milliyetçiliği tarihinde çok mühim ve parlak bir yer sahibidir. Osmanlı padişahları içinde ilk şair de odur.” İsmail Hami Danişmend’in son sözünden hareketle II. Murad’ın Edirne Sarayında bir şairler meclisi oluşturduğundan da söz etmek gerekir. Türk kültürünün hem var edicisi hem de taşıyıcı kolonu olan Türk dili ve edebiyatının devlet işleyişinde büyük bir önemle ele alınıp devrin en estetik örnekleriyle sunulmasında etkili paya sahip olan II. Murad, Osmanlı Devletinde Türkçülük şuurunu uyandırmış ve Türk tarihinin Türkçü devlet başkanları arasında olmayı fazlasıyla hak etmiştir. Hâl böyleyken başında olduğu devlet de imparatorluk karakteri kazanmaya ilk başladığı o çağda hep bu Türkçülük anlayışıyla yönetilmiştir. Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye devrinde de Türkçülüğün devlet mantığıyla ayrı düşünülemeyeceğini açıklamış olduğumuza inanıyoruz.

Türk tarihini üç büyük devirle idrak edip her devrin en parlak Türkçülük olgularına baktığımızda görüyoruz ki Türkçülüğü bir tez olarak kabul edip devleti onun antiteziymiş gibi algılamak abesle iştigal etmektir. Dolayısıyla biz bugün bu iki kavramdan bir sentez oluşturmaya kalkmıyoruz; çünkü aklın olduğu yerde bu hem mümkün değildir hem de gerekli değildir. İki kavramdan zorlama bir sentez icat etmektense, zaten Türk devletinin Türkçülüğüne dalalet edecek hususları verip; böylelikle Türk milliyetçiliği fikrinin de Fransız İhtilâli’nden sonra peyda olmuş geçici bir akım olmadığını açıklamayı yerinde bulduk. Tüm bu şuur hâli göstermektedir ki Cumhuriyet devrini hazırlayan süreçler de gökten zembille inmemiştir. Bu noktada Türk modernleşmesi başlığı altında yazı dizisine yer vermek gerektiğinin farkındayız ama bizim yazımızın konusu itibariyle ilgilendiğimiz taraf Türk Cumhuriyetine giden yoldaki Türkçü merhalelerdir. Nihal Atsız’ın Türkçülüğün ikinci devri olarak tanımladığı Tanzimat dönemi burada çok mühimdir. Öyle ki biz bir anlamda Türkçülüğü devlet olgusu karşısında incelerken zaten birinci devrini özetlemiş olduk. İkinci devri için Tanzimat’a önemlidir dememiz ise Batı tesiri ile alakalıdır. Yalnız bu Batı tesiri kelâmımızı kültürel bir çözülme olarak düşünmemeliyiz. Batı’daki aydınlanmanın ve ilmî gelişmelerin etkisiyle o yıllarda Orkun Kitabeleri çözümlenmeye başlanmıştır. Tanzimat’la birlikte Türk ülkesinde hız kazanan basım yayın faaliyetleriyle de bu gelişmeler çabucak öğrenilmiş ve dönemin gazetelerinde Orkun Abidelerinden pasajlar yer almıştır. Tabiatıyla bu gelişmeler önce I. Meşrutiyet aydınlarını, daha sonra da II. Meşrutiyet aydınlarını etkileyerek, devlet aklının tarihte sürekli ve en büyük parçası olduğu hâlde somut olarak bilinmeyen Türkçülüğün de önünü açtırmıştır. Namık Kemal’lerden Ziya Gökalp’lere uzanan evrede, Türk milliyetçiliği yazılı bir ideoloji olma süreçlerini başlatarak sistemleşme yolunda ilerlemiştir. Hepimizin malumu olarak da “Duygularımın babası; Namık Kemal, fikirlerimin babası; Ziya Gökalp.” diyen Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Türkiye Cumhuriyetinin banisidir.

Yazımızın başında söylediğimiz gibi sizlerin takdiriyle maksadı hâsıl ettiğimizi düşündüğümüz noktadayız. Biz bu ândan itibaren Türk tarihinde yakın tarih parantezine alabileceğimiz bir çizgide, Türkçülüğün karşısında devletin cebren antitez konumuna itildiği uygulamalara da bakıp yazımızı sonlandırmak istiyoruz. Tarihî devamlılık esasınca kadim devletimizden miras olan Türkçülük anlayışıyla Türk milliyetçileri tarafından kurulan Cumhuriyet’te, maalesef devletin, milletin karşısında yer aldığı hadiselerde o yıllardaki Türkçüler ve Türk milliyetçisi aklın ürünü oluşumlar bilinçli olarak devre dışı bırakılmıştır. Detayları her birinde farklı bir yazının konusu olacağı için kronolojik olarak değinmekte fayda görüyoruz. Türkçülere ve Türkçülüğe devlet eliyle olan ilk müdahaleyi Cumhuriyet’i kuran Türk Ocaklarının kapatılıp Cumhuriyet Halk Partisi nezdindeki halkevlerine devredilmesi olarak görebiliriz. Hemen arkasından ise 1944 olayları gelir. Devlet adına kanunları uygulamakla yükümlü oldukları hâlde her çeşit kanunsuzluğa yol açan İsmet İnönü, Şükrü Saraçoğlu ve Hasan Âli Yücel kişilerinin devleti ayakta tutuyoruz savunmasıyla milleti tasnif dışı bırakmaya kalktıkları dönemde patlayan nümayişlerin nihayetinde Irkçılık – Turancılık davası olarak hafızalara kazınan hadiselerde Türkçüler ve Türkçülük ilk defa yargılanmıştır. Tabutluklardan çıkıp mahkemelerden birer birer beraat eden Türkçülerin yedikleri bir baskın da Adnan Menderes dönemindeki Milliyetçiler Derneğinin kapatılması olayıdır. Her sıkıntıdan daha büyük bir güçle çıkan Türkçülük bir kez de 27 Mayıs 1960 darbesini yapan Milli Birlik Komitesindeki Türk milliyetçisi askerlerin bir iç darbeyle sürgüne gönderilmesi şeklinde tasfiye edilmiştir. Türkçülüğün iktidar olmasına ramak kalan bir zamanda da 12 Eylül 1980 darbesi olmuş ve Türk milliyetçiliği tarihinin ikinci yargılaması olan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası başlatılarak Türkçüler en ağır tasfiye uygulamalarına maruz bırakılmıştır. Bir diğer organizasyon da 1990 sonrasında toplanan Mili Güvenlik Kurullarındaki tehdit belgelerine Türk milliyetçiliği hareketinin eklenmesiyle tezahür etmiştir. Günümüzde ise Türk kavramının içi boşaltılmakta olup millet karakteri tartışmaya açılırken kurucu unsur zaviyesinden ırk temeline indirgeme faaliyetleri kendini gösteriyor.

Devlet birikiminin bir antitez kavramıyla ortaya çıkıp Türkçülüğü tez durumuna zorlaması bu minval üzerinedir. Hâlihazırda Türk milliyetçiliğinin modern dünyanın doğurduğu bir ideoloji olduğu iddiaları da en çok 21. yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla biz de iddiasını ispatlamakla mükellef olduğunu dâhi bilemeyen zavallı müddeilere mevcut asrımızdan en geriye doğru gidip tekrar bu zamana gelerek bir yanıt verme hamlesinde bulunduk. Cumhuriyet’in hemen hemen ilk yıllarından yüzüncü yaşını henüz doldurmadığı şu döneme kadar gelen süreçte Türkçüler aleyhine olanlar aşikârsa da biz devletin asla ama asla Türkçülüğün antitezi olamayacağını biliyoruz. Tarihin bize öğrettiği ve burada yer verdiğimiz olgular bunun en büyük kanıtıdır. Elbette ki her çağın görünümü farklı olacaktır. Hissin ve fikrin ruh kökü itibariyle hep aynı olduğu hakikatinde bile ne Göktürklerle, Selçuklular; ne Selçuklularla, Osmanlılar; ne de Osmanlı ile Cumhuriyet, Türkçülük bakımından aynı karakteri gösteremeyebilir. Burada esas olan devletin Türkçülüğünün her şartta mukadder olduğunu unutmayıp Türkiye Cumhuriyeti Devletini tarihî devamlılığa oturtan Türkçülüğü yüceltmektir. Bu ise devletimizin önceki izdüşümlerinden gelen aziz ve asil mirasları; Türk sosyal yapısını, Türk devlet anlayışını, Türk ordu ve asker düzenini, Türk dinî hayatını, Türk düşüncesi ve felsefesini, Türk dili ve edebiyatını, Türk ilim ve sanatını bilcümle Türk millî kültürünü tarihsel süreciyle bilerek ve koruyarak geleceğe taşımakla mümkündür. Tabi ki de aklın ve bilimin yolundan hiç sapmayarak bütün bu değerleri geliştirmeyi ön kabul addederek.

Başlığımız üzre; “Sentez Muhasebelerinde Ertelenmiş Bir Deneme: Türkçülük Tez İse Devlet Antitez Midir?” diye sorduk, tarihte genel anlamda ittifak edilebilecek alanları kendi noktainazarımızdan değerlendirerek yanıt aradık. Belki de bütün bu yazıyı özetleyecek olan bir anekdotla da bize ayrılan istihkakı kullanıp tüm takdiri siz Yeni Ufuk okurlarına bırakacağız.

Bir Fars topluluğu Timur’a isyan eder. Bugünkü İran içlerinde vuku bulmuştur bu isyan. Timur Beğ derhal isyankâr gurubun olduğu bölgeye gelir. İsyan edenlerin önderi gibi görünen muhatabın karşısına geçer ve sorar: “Siz Türk müsünüz?” Adam hayır deyince sormadı olmasın diye bu sefer de “Peki Moğol musunuz?” der. Adam yine hayır der ve daha biz Fars’ız diyemeden Timur’un tepesi atar. Timur Beğ’in Verdiği cevap ise Türk’ün karakterinden mamul olmuş Türkçülüğün Türk devlet başkanlarına ve dolayısıyla Türk devletlerine olan doğal tesirini gayet de açık etmektedir: “Ulan Türk değilsiniz, Moğol da değilsiniz; ne diye isyan ediyorsunuz. Hayırdır devlet mi kuracaksınız!…”

Benzer yazılar