Eğitim genç neslin toplumsallaşmasıdır. Her birimizin birey olarak var olmakla birlikte toplumsal rollere sahip olmamız bu gerçeğin hem nedeni hem de sonucudur. Boş bir levha olarak doğan çocuk eğitim aracıyla sosyalleştirilir.

Toplumsallığı kabul etmek, kuralları dayatmak demek değildir. Nedenini, niçin böyle olduğunu sezdirdikten sonra bireyin kendi değer dünyasında kendini konumlandırmasına izin vermek, karar ve tercih hakkını ona bırakarak bireyselleşmenin önünü açmaktadır. Bireyselleşirken toplumsal olguları, kabul etsin veya etmesin, öğrenir. Eğitimin tıpkı insan gibi bireye ve topluma bakan iki yönü vardır. Bireyi ve toplumu karşıtlık ilkesine konumlandırmak gerçekliğe aykırı düşecektir.

On kişinin yüksek bir duvarın önünde durduğunu düşünelim. Ne kadar sıçrarsa sıçrasın içlerinden birinin bile bu duvarı açmaya gücü yetmez. Duvarın arkasında evrensel gerçekler, farklı toplumlar, farklı inançlar ve farklı kültürler varken kazayla (olmaz ama) birinin engeli aştığını düşünelim. Şimdilerde sık sık duyduğumuz Post modern kimlik gömleğini üzerine giydirmeye çalışırlar. Küreselcilik ve dünya vatandaşlığı ağızları doldurur. Ne kadar abes değil mi? Tiyatrosu oynansa, bileti bedavaya verilse olmayan hayali bir dünyanın kapısından kaç kişi girer?

Tekrar duvara geri dönelim. Duvarın sağındakinden en solundakine kadar herkes birbiriyle iletişime geçmiş, kaynaşmıştır. Ortak amaçları, ortak ontolojik temelleri ve ortak dünya algısı bulunan bu on kişinin birbirinden farklı özellikleri olabilir. Biri sarışın, biri esmer biri öğretmen biri mühendis olabilir. Duvarı aşmak için toplanıp düşünsünler. Ertesi sabah biri diğerinin ayağını avucuna alıp omzuna doğru kaldırır. Bir başkası onun omuzuna basarak daha yükseği görme fırsatı bulur. On kişiden oluşan sarsılmaz bir merdiven olmuştur. İşte bu kültürdür, eğitimin toplumsal yanı.  Merdiven olan on kişiden her birinin farklı alanın uzmanı, doğuştan getirdiği donanımla geliştirdiği yetenekleri var.  Bu da eğitimin bireysel yönü. Duvarı aşan her biri farklı bir toplumla farklı bir kültürle karşılaşır. Diğer milletlerin de kendilerine özgü bir merdiveni vardır.

Milletler kendi merdiveni, kültür metaforu, üzerinde yükselmiştir. Kendi dünya algısı içinde belirlediği konumun bekçisidir aynı zamanda. Bekçi olmayan mahalleye hırsızlar dadanmaz mı? Eğitim bir görevi de bu toplumsal yapıyı beklemektir. Her kapı çalana kapı açılmaz. Bekçi tokmağı tıklatana parolayı sorar. Elmanın yanına armudu koymaz. Eğitim sosyolojik bir bilim olduğu için koruma içgüdüsüne dayanarak mahallenin ağır ağabeyidir. Kısacası açıktan açığa Müslüman mahallesinde salyangoz sattırmaz. Ama olurda canı salyangoz çeken varsa aman ha sakın yeme, demez.

Fransız eğitimi, temelleri olan ve Fransız toplumunun genel hatlarıyla yaşam koşullarına karşılık gelen bir olgudur. Ona Ugandalılık eğitimi ver denmez. Fransız kültürü işlenir. Fransızca konuşulur. Fransız ordusu alkışlanır. Fransa millî takımının ofsayta düşmesine üzülür. Biri çıkıp da neden biz Ugandaca konuşmuyoruz demez. Derse olguların nedenleri açıklanır. Ugandaca’ya merakı olabilir, üniversitelerde dil ve edebiyatı öğrenilmesi için fırsat verilir. Öğrendiği Ugandaca ile bakkaldan ekmek almak istediğinde ortak kültür devreye girer. Mecburen Fransızca dökülür dilinden. Çünkü ortak kültür havzasını besleyen her ırmak yüzyılların oluşturduğu bir gerçekliktir.

Eğitimde dinîleşme bugün yaşadığımız sorunlardan biridir. Yıllardır kanayan bu yaraya elinin kirini bulaştırmaktan zevk alan insanlar vardır. Sözüm ona ahlâk bekçileri patlamaya hazır bomba misali zehir saçmak için pusuya yatmıştır. Din ve inanç eğitiminin de toplumsal ve bireysel yönü bulunmaktadır. Toplumsal yönü evrensel ahlâkî değerlerin varlığıdır. Eğitimi eline alan devlet formal yolla bunu sahiplenmiştir. Dinî içeriğin ahlâktan yoksun bırakılmasına izin vermez. Çünkü din kendine özgü bir şekilde doğruları dile getirmektedir. Medeniyetimize ait olan idealimizin dayanak noktalarından birini teşkil eden ahlâk eğitiminin amacı, “Ahlâka yönelik genel bir beceriyi, ahlâkî yaşamın temelindeki aslî yatkınlıkları, geliştirmek ve ilerlemenin koşulu olan girişkenliği yerine getirmeye hazır olan ahlâkî özneyi inşa etmektir.” [1] Türkçüler olarak ahlâka bakışımız medeniyetimizden uzak düşünülemez. Asırların mirası vakıf geleneğinde kimlere aş vermiş, iş imkânı sağlamamıştır? Sadaka ve hasenat geleneğiyle burslar, kamu yararına hibeler, öksüz ve yetimlere uzatılan eller, kimin hangi mezhepten veya hangi dinî inancın mensubu olduğunu sormadan yaptığımız bayındırlık hizmetleri, kitap kampanyaları ahlâkın toplumsal yönünü göstermektedir. Türk ahlâkı toplumcudur. Bireyi değil toplumu merkeze alır. Aynı zamanda kişinin şahsiyetine de önem verir. Eğitim verdiğimiz nesillerin içinden çok iyi akademisyenler, dünya çapında kimyagerler, kıtaları birbiriyle kavuşturan mühendisler çıkabilir. Vicdansız akademisyenler öğrencilere kan kusturursa, kimyager tıbbî ilaç satmak uğruna toplumu para kaynağı olarak görürse, mühendis ucuz diye dayanıksız malzeme kullanıp yüzlerce insanın hayatını tehlikeye atıyorsa ahlâkın toplumsal yönü eksik kalmış demektir. Aynı secde görmüş nicelerini bir gece vakti boğmamış mıyız?

Laik ve rasyonel aklın egemen olduğu bir ahlâk eğitimi bağnazlığı yapılan dinciliği bu topraklardan silecektir. Laik ve rasyonel aklın egemenliğindeki ahlâk anlayışında üç temel esas vardır. Disiplin bunlardan biri. İçselleştirmiş olsun olmasın disiplin kurallara duyulan saygıdır.  Kural topluma zarar vermeyen özgürlüklere hiçbir otoritenin veya kişinin karışmasının doğru olmadığını söyler. Doğu Türkistan’da yaşanan zulümlere tepki vermek amacıyla Çin konsolosluğu önünde gösteri düzenlemek özgürlüktür. Ama konsolosluğu ya da Türk topraklarında herhangi bir Çinliye saldırmak özgürlük olmadığı gibi meşru bir tepki de değildir. Hatta Türk milletinin barbarlığından dem vuran Avrupa’ya koz verdiği için zararlıdır.

Temel esaslardan ikincisi fedakârlıktır. Kendimizi adamamız gereken öncelikler aidiyet hissi ve bağlılık hissinin doğal sonucudur. Türklüğe ait olan, varoluşunu Türklüğe dayandıran Türk milliyetçisi gözünün gördüğü, her şeye karşı bir bağlılık duyar ve bu bağlılığın eyleme dönüş şekline sorumluluk bilinci deriz. Çevre kirliliğini dert eder, okuma oranının düşüklüğü içini acıtır. Toplumun ilaçlara olan düşkünlüğü, sağlığının bozulması, dayanıksız nesillerin yetişmesine karşı sorumluluk duygusuyla hareket etmelidir. Gücü yettiğince bu meydanları boş bırakamaz. Bu medeniyeti cami avlusuna bırakıp gidemiyorsak fedakârlık duygusunun bilincimizdeki hâkimiyetinden kaynaklı bir durumu yaşıyoruz demektir.

Ahlâkta üçüncü temel otonomi ruhu, kişinin kendi kendini kontrol edebilmesidir. Kuralların sorgulanmasında, aklın özgür ve yöntemsel kullanımında rolü vardır. Biz buna oturmasını kalkmasını bilen, kendi ayakları üzerinde duran bireyler diyebiliriz. İdeolojik takıntıları olmayan, kendi kendini yetiştirmiş, ekonomik bağımsızlığını eline almış bireyler içsel ve dışsal boyutu olan özgürlüğü tatmışlar demektir. Otonomi ruhu ahlâkın bireysel yönüne vurgu yapar. Ona göre kendini gerçekleştirmiş bireyler rahat ve özgür bir ortamda fikir üretebilir. Bu noktada ahlâk özgür düşünceyi savunmaktadır.

Kant der ki ‘‘Eğitimin amacı her bir birey içerisindeki açık olan kusursuzluğu gerçekleştirmektir.’’ mevcut kapasiteyi en uç noktaya ulaştırmak, kendisinin farkına varmasını sağlamaya çalışmaktır. Unutmayalım ki tohumu attığımız toprağın yapısına göre ürün alırız. Sosyoloji bu noktada önemli bir bilimdir. Çünkü sosyoloji bireysel değil bireyi de içine alan toplumsal olgulara dayanır. Milliyetçili yayınevlerinin bastığı kitaplar arasında en az kısım felsefe, sosyoloji ve düşünce kitaplarının olması milliyetçiliğimizin duygusal boyuttan gerçeklik boyutuna çıkamadığını göstermesi bakımından önemli bir veridir.

Durkheim ekolünün bizdeki temsilcisi Ziya Gökalp’i anlamak için ekolün kurucusunu anlamak lazımdır.  Millet gerçeği varken bunu inkâr etmek kör gözlü bir budalalıktır. Peki, milleti nasıl incelemek gerekir? İşte bu sorunun binlerce kitaplık cevabı mevcuttur. Psikoloji, sosyoloji, anatomi, ekonomi, eğitim gibi birçok bilim, bilimsel olarak millete bakış açımızda bize rehberlik edecektir. Çünkü milliyetçilik bilimsel yolları kullanarak yapılır. Kuru bir hamasete ayıracak ne zamanımız ne de hayallerimiz var. Durkheim’in ‘‘Eğitim ve Sosyoloji’’ kitabı eğitimin sosyolojik yönünü, bireyselleşmeye yaptığı katkıyı anlatması bakımından faydalanması gerekilen bir eserdir.

KAYNAKÇA

[1] Emile Durkheim, Eğitim ve Sosyoloji, Pinhan Yayıncılık, Sayfa:23