Bazılarının sandığı gibi, güzel sanatların hammaddesi <<madde>> değildir. Madde sadece, bir vasıtadan ibarettir. Güzel sanatların hammaddesi, söz, ses, renk, şekil, hareket ve nispetler gibi keyfiyetlerdir. Bunlar ise, hayata aittir ve psikolojik değerlerimizle dolup taşmaktadırlar.

Bu keyfiyetlerin madde ile münasebeti yoktur demiyoruz. Ancak, bu keyfiyetlerin maddenin bünyesinde <<kaotik>> bir görünüşü vardır. Oysa hayatın her safhasında, bu keyfiyetler, bir düzen ve terkip kazanırlar. Bu sebepten canlılar, bize cansızlardan daha yakın ve güzel gözükürler. İnsanoğlu, sanatkârken, sırf keyfiyetlere dayanan bir dünya kurmak istemektedir. O tabiatta mevcut dağınık ve kaotik keyfiyetlerden yepyeni bir terkibe ulaşmak ister. Sanatkâr cemiyete yöneldiği zaman da aynı şeyi yapmak istemektedir.

Sanat, bir bakıma kaotik keyfiyetlerden hayranlık uyandıran kompozisyonlara, biyolojik ve psikolojik bir hammaddeye sahip ferdiyetlerden yücelmiş şahsiyetlere, dağınık insan yığınlarından kaynaşmış cemiyetlere geçişi sağlar. Güzel sanatlar, milletleri millet yapan sübjektif değerlerin en önemli bir unsurunu teşkil eder. Her millet, üzerinde yaşadığı vatanın ve içinden geçtiği zamanın bütün renk, ses, şekil, hareket ve nispetler halindeki keyfiyetlerini hem fert, hem cemiyet planında yaşayarak orijinal terkiplere ve eserlere ulaşmış bulunmaktadır. İlli estetik, böylece doğar. Halk bu estetiğin zeminini hazırlar, dehâlar bu milli hammaddeyi, <<çağdaş ölçülerin>> milli ve mukaddes değerlerin imbiğinden geçirerek, kendi şahsiyetleri ve üslupları içinde <<sanat dünyasına>> sunarlar. Bütün dâhiler, kendi milletini, <<çağdaş seviyede>> temsil eden kişiler arasından çıkar. Dehâ milletinin değerlerini temsil eder, bu değerlerden güç alır ancak ona yepyeni bir terkip ve hayran kalınacak ir seviye kazandırır. O memleketin taşlarını Türk Milli şuuru ve İslâm imanı ile yoğuran bir Mimar Sinan gibi çalışır ve netice alır.

Bir milletin aydını ve halkı, aynı sanat değerlerinde toplanmalıdır. Milli sanatın hammaddesinde aydın ve halkın ortaklığı esastır ancak aydınlar, milli sanatın hammaddesini işleyerek çağdaş vasıta ve ölçülere göre değerlendirerek Türk-İslâm zevkinin ve sanatının abideleri halinde sunmalıdır. İslâm ve Türk tarihleri bizim için gayet güçlü birer hazinedir. Peygamberlerin, Sahabenin, tasavvuf büyüklerinin muhteşem yaşayışları, hayatları, menkıbeleri… Büyük bir sanatkâr için çok bereketli kaynaklardır. Öte yandan Türk tarihinin yetiştirdiği kahramanlar, gaziler, verdiği şehitler, bunlara ait gerçek hayat hikâyeleri, menkıbeler, Türk-İslâm yaşayışını yansıtan tablolar, Dede Korkut masalları, Oğuz destanları, hikâye ve masallarımız hep işlenmeyi beklemektedirler. Sanatkâr bugün içinde bulunduğumuz dert ve meselelerimizi konu edinirken bile güçlü bir tarih kültürüne, kendi cemiyetini ve beşeriyeti kavrayan hazmedilmiş bir sosyoloji ve psikoloji kültürüne, zengin bir zihni ve fikri tecrübeye malik olmak zorundadır.

İstanbul Fethi yıldönümleri ve nice 26 Ağustoslar gelip geçmektedir. Bando veya mehter çalarak yahut temsili ve kaba gösteriler yaparak bu günleri geçiştirmekteyiz. Oysa bugünlerde –meselâ Malazgirt Meydan Savaşını verdiğimiz ve Bizans ordularını yendiğimiz ve Anadolu’yu resmen ve fiilen vatan edindiğimiz günlerde- radyolarımız büyük sanatkârların yazdığı <<skeç>>leri, sinema ve televizyonlarımız yine büyük sanatkârlarımızın yazdığı oynadığı zengin ve güçlü filmleri göstermeli, sahnelerde bir dâhinin yazdığı Alparslan piyesi oynanmalı, kitapçı vitrinlerinde bu konuda dev kalemlerimizin yazdığı kitaplar, romanlar, hikâyeler, şiirler bulunmalı, resim ve benzeri sergiler bu konudaki şaheserlerini sergilemeli idi. Öte yandan İstiklâl Savaşımızın 26 Ağustosları, bu mana içinde eritilmeliydi.

KAYNAKÇA

Seyyid Ahmet ARVASİ, Türk-İslâm Ülküsü I, 7.Baskı, Sayfa 316