Tam 100 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu Almanya’nın yanından girdiği 1. Dünya Savaşını itilaf devletlerine karşı kaybetti. İşgal kuvvetleri, imparatorluğun kadim şehri İstanbul başta olmak üzere yurdun dört bir yanını istila etmeye başladı. İtilaf devletleri özelinde “yılanın başı” tabirinin çok yakışacağı İngilizler, Mondros Mütarekesinin 7. maddesine dayanarak 15 Ocak 1919’da bir süvari tugayı ve beraberindeki kuvvetle Antep’e girdiler. Amerikan Koleji ve çevresindeki Ermeni evlerini kışla ve karargâh edindiler. İngilizler, sözde kışı geçirmek ve hayvanlara yem temin etmek amacıyla Antep’i işgal ettiklerini açıkladılarsa da, bir ay sonra Maraş ve Urfa’yı da işgal etmekle bu iddialarını fiilen yalanlamış oldular. I. Dünya Savaşında Suriye’ye gönderilen Ermeniler de durumu kendilerine fırsat bilerek İngiliz ağabeyleriyle birlikte Antep’e döndüler. Türklere karşı büyük bir hırs, kin ve nefretle dolu olan bu Ermeniler, İngiliz makamlarının zalim bir idare kurması için çaba sarf ettiler. Nitekim çabalar sonuç gösterdi. İngilizler Türklerin elinde silah olarak kullanılabilecek ne kadar nesne varsa topladı ve sokağa çıkma yasağı ilan etti.  Tüm bu zulüm Türk’ün şanlı direnişinden emin olana kadar devam etti. Nihayetinde yılanın başı ve beraberindekiler Osmanlı yöneticilerini yerel idarede serbest bıraktı. Ancak İngiliz’in bittiği yerde başlayan bir Fransız başkaldırısı vardı. 1918 Eylül’ünde yapılan İngilizlerin Musul üzerindeki “Nezaret Hakkı”ndan vazgeçmeleri ile önce Suriye ardından Antep, Urfa ve Maraş boşaltıldı. Yılan benzetmesinden gidersek “yılanın eniği” diyebileceğimiz Fransızlar 29 Ekim 1919’da Kilis’i, 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal ettiler. 1920 yılının başında Antep Savunması başladı. Ne yazık ki elde bulunan imkânların düzenli ordu için kullanılması Antep halkını kendin namusunu savunmaya mecbur bıraktı. Bu tarihten sonra Fransızların Akyol Camiinde asılı Türk bayrağını zorla Türk polisine indirtmesi ile başlayan olaylar Ermenilerin leşe konan akbabalar gibi zor durumda kalan Türklere saldırması ile devam etti. Düşman kuvvetleri ve akbabalar Türklerin mal ve namuslarına hayâsızca göz dikmiş ise de Antep halkı işgalcilere karşı tırnakları, dişleri ile direniyordu. Olayların ardı arkası kesilmezken 10 Kasım 1919’da Ermeni askerleriyle Türk polisleri arasında bir kavga çıktı. Bölgede bulunan Cemiyet-i İslamiye bu krizi fırsata çevirerek Antep’in Fransızlar tarafından işgalini protesto etti. Kavganın üzerinden geçen 13 günün ardından 23 Kasım 1919’da Antep’te büyük bir miting yapıldı. Cepheden cepheye koşan Mustafa Kemal Paşa ise 1 Aralık 1919’da Kazım Karabekir’e yolladığı gizli telgrafta Kilikya, Urfa, Maraş ve Antep işgalinin ve Ermenilerin yaptıkları cinayetlerin şiddetle protesto edilmesini ve tüm maneviyat ile mücadelenin ilanını bildiriyordu. Halk, çağlayan seller gibi gelen düşmana bent olmuş Türklüğün uzak tarihinde eşine yeniden rastladığımız bir hadiseyi bize hatırlatıyordu; “Kurt Kaya elini çöz! Işbara Alp tam zamanında gürlemişti. Kurt Kaya, Yamtar’ın ardına yapışan erlerin onuncusuydu. Yüzbaşının buyruğunu alınca bir an tereddüt etmedi ve kara, azgın sular bu on eri biranda yuttu…”  Mustafa Kemal’in buyruğu üzre de nice külhanlar kendini mermi seline bırakmış, şahadete erişmiş, şereflenmiş, şereflendirmişti. Türk’ün tabiatı bunu yüzyıllar önce emrettiği gibi emretmişti.

Maalesef, en hafif tabirle damarında kan akmayanlar, kana susamış ırz düşmanları rahat durmayacaktı. Tüm protesto ve mitinglerin ardından bugün Gaziantep’e bağlı Şehit Kamil ilçesinden geçerken bizlere hâlâ gözyaşı döktürecek olan elim bir hadise yaşandı. 21 Ocak 1920 günü… Akşama doğru bugünkü İnönü Caddesinde, askeri fırın önünde 10-12 yaşlarında oğlu Mehmet Kamil ile geçmekte olan bir Türk kadınına fırındaki Fransızlardan iki sarhoş asker sarkıntılık ederek peçesini açmak istediler. Çocuk yaştaki Mehmet Kamil anasının namusunu savunmak için Fransızlara taşla hücum etti ve iki Fransız askeri tarafından hemen orada süngülenerek şehit edildi. Bu olay üzerine dükkânlar günlerce kapalı kaldı. Antep gençleri Fransızlar misliyle karşılık verilmesi için çağrıda bulunduysa da o tarihten sonra yumuşama pelerinine bürünen Fransız zulmü devam etti. Anadolu’nun her yerinde Antep savunması için mitingler yapılıp yardımlar toplansa dahi 1 Nisan 1920’de destanlar gibi başlayan Antep savunması, on bir ay süren açlık ve sefaletin ardından son buldu. Savunma süresince Fransızların şehre attığı 70.000 mermi, Bayrak Şehidi Şahinbey öncülüğünde 6.317 Antepliyi şehit etti. Bu olağanüstü savunmaya kayıtsız kalmayan Mustafa Kemal’in sarf ettiği şu sözler tarihin alnına kan ile yazıldı: “Türküm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk Köyü, Gazianteplileri kahramanlık misali olarak alabilirler.”

8 Şubat 1921 tarihinde ise ilk kez bir kente Gazi unvanı verilerek kahramanlık timsali Ayıntap “Gaziantep” adını aldı. Bu unvanın verilişi ile ilgili Mehmet Karasal hoca hazırladığı tezinde şu ifadelere yer veriyor: “Sen bir abidesin. Sen ikinci bir Plevne, ikinci bir Çanakkale’sin. Plevne 93’te o kanlı hezimeti içinde nasıl her şeye rağmen Türk kahramanlığının ebedi olduğunu nasıl tüm cihana tasdik ettirmiş ise, Çanakkale cihan harbinde Türk’ün fıtri ve ezeli feyz ve celadetini nasıl dünyaya öğretmişse, sen de kahraman Antep bütün bu elem günlerinin tesellisi bu necat günlerinin ümidisin! Mütareke muhaberatının şeref-i iftiharı oldun. Avrupa’nın çelik camit ruhunu gevşeten bir şecaat ateşi oldun. Biz bugün senin yeşil ağaçlarının sakin gölgesinde milli tarihimizin en ünlü vakasını, en saf şaheserini, milli kahramanlığımızın ilahi bir timsalini seyrediyoruz. Onun için hükümet bugün senin yaralı ve asil göğsüne gazi nişanını takarken bütün millet birden karşısında huşu ile şükranla eğiliyor!”

Bu ifade birer cümle yığını değil, harf teşekkülü değil, bir vatan ve namus meselesinin ilahi kudretle şekillenen neticesini ele veriyor. Sayıp döktüğümüz, sarf ettiğimiz her söz Gaziantep’e ne yaparsak yapalım Gazi’lik unvanından daha çok hakkını vermiyor. Bu üstün gayret ve kanla yazılan kahramanlık destanının neticesinde 15 Mart 1921 tarihinde Londra’da Türk Dışişleri Bakanı ve Fransız delegasyonu Antep, Adana ve çevrelerinin Türklere geri verilmesi hususunda mutabakat sağlandı. Nitekim bu antlaşma Ankara Antlaşması ile son şeklini aldı ve 25 Aralık 1921´de son Fransız askeri Antep’ten ardında çok sayıda yetim, dul, gazi ve Gazi bir şehir bırakarak ayrıldı.

Bugün Antep’e gittiğinizde Fransızların kurşunladığı caminin cihana misal olsun diye hâlâ ayakta durduğuna, Şehit Kamil’in sokaklarda oynadığına, Karayılan’ın geceleri naralar attığına, Şahinbey’in her köprübaşında nasıl vurulduğuna şahit olursunuz. İşte bu, ancak çok kuvvetli ve ilahi bir mücadelenin toprağında bıraktığı kutlu izdir. Antep bir Ergenekon kadar destandır. Türk’ün cihana verdiği derstir. Cihanın bu dersi almış olması temennisi dilimizde, Şahinbey, Karayılan, Şehit Kamil ve ismi zikredilmese de Gaziantep’in gök kubbesinde simaları resmedilmiş sayısız şehidimize selam olsun!

Kaynakça;