Issız bir ovada uçsuz bucaksız sessizliği atların yorgun ayak sesleri delmeye başlamıştı. Aybek Ata’nın gözlerine bozkırın sisi çökmüştü. Bir zamanlar Isık Göl’ün coşkun yiğitleri şimdi geride bıraktıkları ovaları, atlarıyla çağlayan olup aktıkları yüce dağları gizliyorlardı yüreklerinde. Bir yanda imanları, bir yanda öfkeleri onları çıkmazlara sürüklüyordu.

Tüm direnişlere rağmen Aybek Ata geriye kalan küçük ailesini yanına alıp dumanı tüten bozüyünü de toplatıp gitme kararı aldı. Aybek Ata:

-“Gidiyoruz evlatlarım. Verimli topraklarımızdan, belki de son defa atlarımızın ayak bastığı topraklardan, kardeşlerimizin yanına, ezan sesinin göğe sindiği topraklara gidiyoruz.” dedi.

Ayzat Apa biliyordu ki, bu eşinin demesiyle gerçekleşen bir göç değildi. Bu, göklerden gelen bir karardı…

Camilerinde ezan sesi dinip imanları çetin imtihanlara tabiî tutulunca Manas’ın torunlarından bir aile Doğu Türkistan’a gitme kararına vardı. Sırtlayıp tüm acılarını, gözyaşlarını yağmurlu günlerde akıtarak gizleyip, belki de son defa gördükleri ovalardan usulca geçiyorlardı.

Aybek Ata’nın her iç çekişinde Umay gibi yumuşak huylu eşi tüm kederleri kılıç gibi kesen gülümsemesiyle Aybek Ata’nın gözlerinde hatunluğunu ilan ediyor, yüreğine su serpiyordu.

Bu yolculukta en çok yüreği kanayan küçük yaşta annesini kaybetmiş, ailesinin erkeklerini de işgallerde şehit vermiş olan Gümüşay’dı.

Gümüşay, Ayzat Apa’ya can dostu komşusunun emanetiydi. Yay gibi gergin yüzü, atına bindiğinde şahin pençesi gibi kamçı tutan narin elleri, keskin bakışları ve gece gibi saçlarındaki yıldıza benzeyen birkaç tel beyazıyla Gümüşay bozkırdaki cesur dişi kurtları andırıyordu.

Ayzat Apa’nın kendi çocuklarından farkı yoktu. Oğullarından Muhsin’in gizli sevdasıydı. Gümüşay yol boyunca tarumar olan düzeni ve yitirdiği ailesinin yasına saygı duyup sustu.

Günler süren yolculuğun ardından Aybek Ata gördüğü çekik gözlerde aradığı sıcaklığı bulamayacağı topraklara geldiğini anlamıştı.

Torunlarının öz yurtlarında çileli günlere erişeceğini sezmişti sanki. Çevrelerinde gezen küçük yapılı çekik gözlü insanlar yıllar öncesinden kırk çerinin kinini anımsatıyordu ona.

Aşina olduğu fakat yabancılık çektiği topraklarda nihayet o aradığı bakışları bulmuştu. Doğu Türkistan’ın, turkuaz sevdanın ihtiyar serdarı Coldoşbek’i görmüştü.

Adını ömrüne, yaşayışına nakış eden Coldoş Ata ilerleyen günlerde Aybek Ata ve ailesinin yoldaşı olacaktı.

Bir zamanların tulparları iki ihtiyar karşı karşıya gelmiş etraftan duyulan Çince seslerin arasından yirmi yıl öncesinde kalmışlar gibi birbirlerine sarılıp sessizce, ‘Assalamın Aleyküm’ demişlerdi.

 

Aybek Ata ailesine dönüp,

-Artık bu topraklarda kalacağız.

“Tevekkül Allah deyip,

Bet koyup kaplayacağız

‘Ap’ denilirse at olup şahlanacağız

‘Lap’ denilirse od olup gürüldeyip yanacağız!” Dedi.

 

Ayzat Apa ve Gümüşay Coldoşbek’in eşi Tomiris Hatun’la tanış oldu. Ayzat Apa,

-Yurdumun sancısı, dostumun ilk göz ağrısı, canımın içi, Hak Teâlâ’nın nasip ettiği tek kızım.

Diye tanıttı Gümüşay’ı. Arkada duran oğulları birer tuğ gibi bakıyordu ilerde anne babası olarak görecekleri Coldoşbek ve Tomiris Hatun’a.

Aybek Ata ve ailesi yerleşmiş evin kadınları Tomiris Hatun’un telkinleriyle alışmaya başlamışlardı. Mergen, Rasul ve Muhsin’e içtikleri kımız ağu gibi geliyor, gün geçtikçe bıraktıkları toprakların özlemi alev alev yüreklerini sarıyor, Rusça’dan kurtulmak isterken işittikleri Çince daha çok canlarını yakıyordu. Böyle zamanlarda kopuzlarında teselli arıyor,

-Hey Gökbörü! Gökbörü! Neredesin?

Diye sitem ediyorlardı.

Muhsin üç kardeş arasında sessiz ve olgun tavırlarıyla dikkat çekiyordu. Adı verilene benziyordu. Orta Asya’nın bitmeyen çileli günlerinde Türkiye’den gelen Muhsin, Aybek Ata ve Coldoşbek’in dostu ve daha sonra Aybek Ata’nın küçük oğluna adı verilen oldu.

Magcan Cumabay’ın ‘Alıstaki Bavrı’ydı Muhsin. Osmanlı’nın yiğit evladı, genç Türkiye’nin Kürşat’ı var olma çabasındaki kardeşlerini yalnız bırakmamış fikri aşamada ve sıcak çatışmada Orta Asya’da nam bırakmıştı.

Şimdi bu üç arkadaştan Aybek Ata ve Coldoşbek birbirlerine kavuşmuş, bağımsızlıklarını aldıkları dönemlerde Allah’a beraber dua eder olmuşlardı. Doğu Türkistan’da başlayan zulüm iyice ihtiyarlamış bedenlerine ağır gelir olmuştu.

Muhsin ve Gümüşay evlenmiş, sancısı dinmeyen coğrafyaya, zamanın Korkut Atası sayılan Aybek Ata tarafından adı verilen, Ayçolpan adında bir kız armağan etmişlerdi.

İki ailenin yaşam koşulları iyice zorlaşmış, kalbi tekleyen Aybek Ata son günlerini yaşadığından habersiz kadim dostu Muhsin’i karşısında görünce, gençliklerinde olduğu gibi atına binip ‘azatlığa’ diye haykırdığı günlere dönmek istedi.

Artık azatlığını almış olan Kırgızistan’a gidip Aybek Ata’yı arayan Muhsin onu andası Coldoşbek’in yanında bulmuştu. Üç arkadaş geçmiş günleri yâd ederken bir yandan da şu an ayak bastıkları toprağın yangınını taşıyorlardı yüreklerinde. Sohbetin deminde evin gençleri Muhsin’i selamlamak için geldi.

‘Ben Muhsin’ diye kendini tanıtan gence uzun uzun baktı Muhsin. Onda Manas’ın, Köroğlu’nun, Törekul Aytmatov’un bakışlarını gördü.

Aybek Ata büyük oğluna Mergen dedi, aklını ailesine hibe etsin diye.

Ortanca oğluna Rasul dedi, imanıyla yaşasın kandil olsun diye.

Küçük oğluna Muhsin dedi, Muhsince tavır göstersin iyilik gösteren olsun diye.

Muhsin Türkiye’ye dönme vakti gelince tüm çocukları ve torunları yanına topladı. Her birine Türkiye’ye gelme sözü verdirdi. Hiç görmedikleri topraklara derin saygı duyarak söz verdiler.

Muhsin iki andasının kederini süzüp yüreğinden içinin en ücra köşesine yerleştirdi. Bir zamanlar çadırlarına misafir olduğu arkadaşlarının şimdi evinden çıkıyordu. Alısta hep ‘bir daha ne zaman’ bekleyişi taşıdığı yüreğinde hissediyordu ki bu son görüşümeydi. Artık hiçbirinin ömrü bir türkü eşliğinde kımız içmeye vefa etmeyecekti. Bu düşünceler içinde Anadolu’nun teselli veren kollarına kendini attı…

Çiçeklerin açtığı, atların ahırlardan çıkarılıp ovalara götürüldüğü vakit Aybek Ata uçmağa vardı. Artık bozkırda derin bir sessizlik vardı tüm aile için. Bozüyün, çağın Korkut Atası mahşerde görüşme sözüyle veda etmişti.

Umay gibi yumuşak huylu eşi, ağıtlarını sessizce yakmış eşinin hatırasını yaşatmaya and içmişti, kısalan vaktinden korku duymayarak.

Ayçolpan diğer çocuklar içerisinde bu sessiz ayrılıktan en çok etkilenen torun olmuştu. Sürekli annesinden dedesinin ve dayılarının kutlu mücadelesini dinleyerek iman ateşini harlıyordu.

Çocukları içinden sadece Muhsin Kırgızistan’a dönme kararı almıştı Aybek Ata’nın. Gümüşay’ın ehlileşen bozkurt yüreğindeki yara olan topraklarına döndüler. İmam olan Aybek Ata’nın imanı uğruna göç ettiği topraklarda, Doğu Türkistan’da artık Müslüman’a göz açtırmaz olmuşlardı.

Lise dönemlerini geride bırakmış olan Ayçolpan, üniversite dönemlerinde ilahiyat eğitimi almaya karar vermişti.

Çin vatandaşlığından vazgeçip özüne, Kırgız vatandaşlığına geçmeye karar veren aile yüreklerinde hâlâ acı olan topraklarına yerleşmişlerdi artık.

Ayçolpan öğrenim süresi boyunca dedesinin arkadaşına küçük yaşta verdiği sözü hiç aklından çıkarmadı. Günü gelecek Türkiye’ye gidecekti. Okul yıllarında Türkiye Türkçesi öğrenmiş, Kırgızistan’da bulunan Türkiye Türkü birçok arkadaş edinmişti.

Artık son sınıfa geldiği zamanlarda Türkiye’den gelen misafirlerin kaderinin çizildiği yolda önemli bir yol ayrımı olduğunu bilmiyordu.

Eve gelen misafirler Muhsin’in oğlu, gelini ve torunuydu. Muhsin torununa arkadaşının adı Aybek adını vermişti.

Öz yurt heyecanıyla geldiği topraklarda Aybek, dedesinin anlattığı olayları görüyor gibiydi.

Aileler birbirini sanki yıllardır görüyormuş gibi samimilik duyuyor, Ayçolpan’la Aybek sanki birlikte büyümüş gibi kardeşçe tavır sergiliyordu.

 

Aybek Kırgızistan’da bulunduğu süre içinde Talas’ta Manas dağının zirvesinde ufku gözledi zamanında Manas’ın düşmanı cesurca gözlediği gibi. Atabeyit’te kahramanlığın kokusunun ölüm kokusunu bastırdığını hissetti.

Kırgızistan’dan dönecekleri sırada Ayçolpan’la derin bir bağ kurmuştu Aybek. Kendisi gibi tek çocuk olan bu kız sanki onun için doğmuş bir kardeşti.

Dedelerinin hatırası onları birbirlerine daha çok bağlıyor ve ileride geçirecekleri vakitten habersiz son görüşme diye hüzün duyuyorlardı.

Ayçolpan, Türkiye’ye yolcu ettikleri kardeş aileye sözler veriyor hiç görmediği Anadolu’nun hasretini anlatıyordu.

Zaman geçmiş Kırgızistan’a Türkiye’den gelen öğrenci grubuyla hocaları Ayçolpan’ın ilgilenmesini istemişti.

Bu öğrenciler kısa dönemli eğitim için gelmişlerdi. Her birinin farklı bölümlerden olduğu öğrenciler arasında tarih eğitimi alan Cengiz Ayçolpan’ı çok farklı bir yere koydu aklında, yüreğinde…

Ona baktığında Torosların serinliğini hissediyordu yüreğinde, kekik kokusu sanki gözlerini her kapattığında kısa, naif kirpiklerinden yayılıyordu bozkıra.

Ayçolpan’ın çekik ve gururlu bakışları nokta atışı yapıyordu yüreğine.

İstiyordu ki, şimdi oturdukları Bozüyünden alıp Ayçolpan’ı Toroslarda dumanı tüten çul çadıra götürüp kımız içtikleri tastan ayran da içebilsinler.

Her şeyden habersiz Ayçolpan misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak için elinden geleni yapıyordu. Cengiz’in düşüncelerinden tamamen habersiz tüm vaktini bu beş arkadaşla geçiriyordu.

Konakladıkları dağlarda sabahlara kadar süren sohbetlerinde yer yer Orta Asya’da cenk ediyorlar, yer yer Anadolu’da düşman askerini def ediyorlardı.

Cengiz’e tüm dostları Atsız diye hitap ediyordu. Buna lise çağlarında hocasının kendisine Kürşat demesi sonucu ‘Değil hocam! Kürşat değil, ben henüz bu vatana hizmet etmemiş bir Atsız’ım!’ demesinden kaynaklanır. O biliyordu ki Göktürkler’de henüz göze görünür bir yiğitlik göstermeyen erkeklere Atsız denilirdi. Şu an dahi öğrencilik çağlarında araştırma konuları ve çalışkanlığıyla çok iş yapmış olmasına rağmen hâlâ Atsız’lığını savunurdu.

Ayçolpan onun bu tavrını takdir ediyor fakat kendisinin onun gönlünde açmış dağ çiçeği olduğunu bilmiyordu.

Geçen zaman içerisinde Ayçolpan Türkiye’de yüksek lisans yapabileceğini öğrenip başvurularını yaptı. Cengiz kutlu bir haber olarak değerlendiriyordu bu haberi. Dönmesine az bir vakit kala bayrağım diye sevdiği Ayçolpan’ın Akdeniz’in incisi Antalya’ya gelmesi için dualar ediyordu.

Ve zaman geçmiş dönüş vakti gelmişti. Kısa süreli eğitimini tamamlayan Cengiz, Hakan, Gökselin, Ufuk ve Yusuf gönüllerine geniş vadilerde yaptıkları uzun gece sohbetlerini işlemişlerdi.

Cengiz hepsinden farklı Ayçolpan’ın hayalini işledi yüreğine. En sızılı anı gelmişti cihanın Cengiz için. Manas Havaalanı’nda rüzgar sessiz çığlıklarını götürüyordu Cengiz’in daha bir ay önce oturdukları bozkırlara. Ayçolpan her birine söz veriyordu, Türkiye’ye gelince şehirlerine ziyarete gideceğine. Ayrılık vakti gelince Cengiz sadece,

“Kurban sana Atsızlar

Ay yüzlü güzel konçuy” demişti.

Ayçolpan ince bir sızı duydu gönlünde. Doğu Türkistan’a gitti tüm benliği. Turkuaz sevdasının yanında yüreğinde taşıdığı Kanıbek’in sevdası incitti gönlünü.  Kanıbek ailesine bakması gerektiği için Ayçolpan’ın ‘hankız’ı olamamıştı. Bunu yıllardır yüreğinde saklayan Ayçolpan ilk defa bu gece bağırmak istedi, yapamadı. Cengiz’in geride bıraktığı gibi o da Kanıbek’i bırakmıştı.

Zamanla Cengiz unutmadı Ayçolpan’ı. Orta Asya bozkırlarından Toroslara getirmek istediği sevdiğini ilmek ilmek işledi hayallerine.

Hiç beklemediği bir zamanda Ayçolpan’dan gelen haberle çiçek açtı gönlü. O çok sevdiği kekik kokusunu artık Antalya’da duyacaktı.

Ayçolpan nihayet Muhsin’e verdiği sözü tutmuş İstanbul’da Aybek’i bulmuştu. Sadece kan bağı bulunmayan bu iki kardeş yüreklerini alıp avuçlarına yâd etmişlerdi atalarını. Aybek, Oğuz Ata’nın torunu, Ergenekon’dan çıkan atasının mesleğini edinmiş soğuk demir ustası olmuştu. Eşi ve çocuklarıyla Ayçolpan’ı tanıştırmış bir süre misafir etmişti.

Antalya’ya yola çıkmak üzereyken tekrar görüşmek için sözleştiler.

Antalya’ya yola çıkınca Ayçolpan’ın gönlünde coşkun ırmaklar akıyordu. Uzun zamandır görmediği Cengiz’in dedikleri kulağında çınlıyordu:

“Kurban sana Atsızlar

Ay yüzlü güzel konçuy”

Aklına Kanıbek’i düşürüyordu bu dizeler. Sabır diliyordu, Cengiz’in karşısında dik durabilmek için kuvvet istiyordu Allah’tan.

Yolculuk bittiğinde Cengiz ve Yusuf’u gördü karşısında. Yusuf telaşsız bir bakışla selamlarken Cengiz sanki demir dağları eritiyordu yüreğinin yangınıyla.

Bir şeyler bekler gibi bakıyordu Cengiz. Bir ışık, bir umut ister gibi. Ayçolpan ise kayıtsız bakışlarıyla duru bir selam ile karşıladı her iki arkadaşını da.

Ertesi gün ve diğer günlerde Cengiz Ayçolpan’ın nefesinin değdiği yerden ayrılmadı hiç.

Okula birlikte gidip birlikte dönüyorlardı. Dil alanında çalışan Yusuf Toroslara çıkacağını arkadaşlarının gelmesini de istedi.

Nihayet Cengiz’in istediği olmuş Orta Asya’nın asenasını Toroslarda, büyüdüğü dağlarda görebilecekti.

Ayçolpan yükseklere çıktıkça artan yeşilliğin etrafta gezen sürülerin duruluğunda büyülenmişti. Ömrünün geri kalan kısmını geçireceği bu Akdeniz kentinin her karışını gezmek istiyordu.

Misafir edildiği yörükler tarafından çok hoş karşılanmıştı. Bozüyündeki al minderin kıl çul halini görünce içinde duyduğu memleket özlemine merhem buluyordu. Bu göçmen yörükler ona kendi ailesini, Talas ovasını hatırlatıyordu. Kısa süren misafirlikleri bitince merkeze geri döndüler.

Günlerini okulda derslerle, Türkçe çalışmalarıyla geçiren Ayçolpan kalan vakitlerinde Cengiz’le birlikte artık aşinası olduğu Akdeniz’i tiryakisi olmaya başladığı çay eşliğinde Kaleiçi’nin üzerinden izliyordu.

Bazen tek başına çıkıp Güllük’ten aşağı inerek bir tarafında Torosları, bir tarafında Kaleiçi’ni bırakıp gözlerini kapatıp iyot kokusunu hissederek Isık Göl’ün fısıltısını duymaya çalışıyordu.

Günler geçtikçe Cengiz’le birlikte çevrelerindeki insanlara ortak tarihi anlatma sevdasına düşmüştü. Karacaoğlan’ın şiirlerinin besteleri eşliğinde uzun yazılar kaleme aldı.

Acısını, kederini aşıkların dizelerinde buldu,

“Vara vara vardım ol kara taşa
Hasret ettin beni kavim kardaşa
Sebep ne gözden akan kanlı yaşa
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanları tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm

Karac’oğlan der ki kondum göçülmez
Acıdır ecel şerbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm”

Sükûneti düstur edinmiş Cengiz kızgın demirlerle yüreğindeki yaraya hem zarar hem derman olan Ayçolpan’ın dağlamalarına dayanıyor, vuslatsız sevdasının yanında dik duruşunu bozmuyordu.

Dilsizdi hisleri Ayçolpan’ın, bîçare… Kimse hüznünü göremiyordu. O biliyordu ki ecel gelip ezele taşıyıncaya kadar ruhunu o bu acılar içinde yaşayacaktı. Çaresizliği ve Cengiz’e karşı duyduğu derin ıstırabı damarlarında akan kanda hissediyordu.

Akdeniz’in iyileştirici maviliğinde huzur buluyor, kederine bir çiçek arıyordu. İncindiği yerden şifa bulsun istiyor her zerresini bildiği yangında üzülerek Cengiz’i de yakıyordu.

Kanıbek’in ‘hankız’ı olamayan Ayçolpan, Cengiz’in de ‘Ay yüzlü güzel konçuy’u olmaya talip olmamış, Cengiz’le beraber kâh Orta Asya düşlerinde kâh Toroslarda soba başında fikri sohbetler etmeyi kabul görmüş, Antalya sokaklarının kederine ortak etmeyi tercih etmişti…