O Türk İslam davası uğruna kanı dökülen yiğitlerin ne ilkiydi ne de sonu ama şu bir kesin ibaredir ki o şehitler kafilesinin en ön saflarında Hz. Peygamber’in sağında yer alan Ülkü devi Yusuf İmamoğluydu.

Ailesi Bulgaristan göçmeniydi. İmamoğlu, 1945 yılında Osman Beyin fetih hayaliyle gözlerini yumduğu koca imparatorluğun 39 yıl idare merkezi olmuş o kutlu şehir Bursa’nın İnegöl kazasında dünyaya geldi. İmamoğlu ailesi fakir bir aileydi. Yusuf’un okul hayatı boyunca dönem dönem harçlığını çıkarabilmek ve ailesinin geçim şartlarını kolaylaştırabilmek için su sattığı bile olmuştu. Ama onun paradan, zenginlikten, makamdan daha da önemli bir derdi vardı. Milletinin içinde bulunduğu bu buhranlı dönemde sokaklarda, öğrenim alanlarında ve şehirlerin büyük meydanlarında bir kavga vardı. Onunda bir taraf seçmesi gerekiyordu. Ya bayrağına, dinine, kısacası Türk milletine ait kutsal değerlere küfür eden savaş açan tarafı seçecekti. Ya da “Mao değil Alparslan, Vietnam değil Türkistan” diyen kanlarını gölgesinde yaşadıkları Ay Yıldız için hiç tereddütsüz akıtabilecek gençlerin safına katılacaktı. O tabii ki de bir milli fikir olarak bu milletin içinden doğmuş yüzyıllardan beri sürüp gelen ve mücadelesi verilen fikir; Türk milliyetçiliğine inandı ve iman etti. Lise yıllarının sonlarına doğru gönül verdiği bu fikri aksiyoner bir şekilde sahada rol aldığı yıllar üniversite çağlarına dayanır. Gençliğinin baharında gezip eğlenip gönül eğlendireceği yıllarda baş koyduğu Ülkü için mücadele verdi.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünde okuyordu. Şahadetinden önceki dönemlerde İstanbul’da Yüksek Öğretmen Okulunda ki öğrenciler de derslerini İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinde alıyorlardı. Fakat bu okulda okuyan Ülkücüler fakültenin komünistlerin hâkimiyeti altında olması nedeniyle okula ve derslere giremiyorlardı. Girilse bile önce sözlü sataşmalar sonrasında taşlı sopalı saldırılar ve en sonunda da silahlı saldırı eylemleri başlıyordu. İki taraftan da kayıplar oluyordu. Ama karşı taraf eylemi sona erdirmediği için yaralanan veyahut şehit olan ülküdaşlara yardım ulaştırılamıyordu. Her şeye rağmen Üniversitelerin yetkili sorumluları Rektörler Profesörler hiçbiri de ses çıkarmıyor çıkaramıyordu. Yusuf İmamoğlu’nun şehit edildiği gün yani 8 Haziran 1970’de okulun önünde karnelerini imzalatabilmek için bekleyen, fakat komünistler tarafından okula sokulmayan Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin karnelerini imzalatabilmek için İmamoğlu fakülteye girmişti. İmamoğlu zaten yaklaşık altı aydan beri tehditler almaya başlamıştı. Ama ne kadar tehdit altında olsa da yanında hiç silah taşımazdı. Çünkü korkardı can almaktan. Allah’ın verdiği cana kıymaktan korkardı. O günde tehditlere rağmen silahlı bıçaklı saldırılara rağmen fakülteye sanki gül bahçesine girercesine girmişti. Arkadaşları içindi her şey. İmamoğlu hayatı boyunca hiçbir zaman menfi duygulara kapılmamıştı ya milletim demişti ya da ülküdaşlarım. Yola çıktıklarında birbirlerinin tabutlarını taşımak için ant içmişlerdi. Çünkü onlar öz kardeşti. Çünkü onlar dava arkadaşıydı. İmamoğlu her şeyi göze alarak fakülteye giriş yapmıştı. Fakat içinden bir şey gitme dedi. Hafiften gözleri karardı. Açtı çünkü uzun zamandan beri bir şeyler yiyememişti. Parası yoktu çünkü ailesinden isteyemezdi. Para kazanmak için ne kadar uğraşsa da liseye benzemiyordu, üniversite hayatı bambaşkaydı. Mücadeleden, ocak seminerlerinden kafasını kaldıramıyordu. O İstanbul’un ocak bazında ileri gelenlerindendi. Alperenliği, mertliği ve cesaretliliği ile dillerdeydi, bu yüzden komünistler tarafından İmamoğlu kilit hedefti. Hiçbirine aldırış etmeden korkusuzca ilerledi. Tevekkül ettim Allah’a deyip emin adımlarla yürüdü. İmamoğlu koridordan 399 numaralı asistan odası olarak tabir edilen odaya yöneldi ve kapıdan içeriye girdi. Karnelerin hepsini imzalattırdı. İçi kıpır kıpırdı vazifesini başarıyla tamamlamıştı. Ülküdaşlarının yüzünü kara çıkarmamıştı. Allah’ıma şükürler olsun diyerek kapıya yöneldi, karneleri arkadaşlarına teslim edecekti. Kapıyı açıp koridora yöneldi. Ama bedeninde bir sıcaklık hisseti sanki bir şey derisini delip yakıyordu. Bir daha hisseti bu sefer çok acımıştı. Allah! diyerek feryat etti, sanki gök kubbe yerle bir olacaktı o feryatla. Ciğerden geldi sanki o ses. Bedeninde sızı hissettiği bölgeye dokunduğunda  gördü ki eline kan bulaşmıştı. Sesi çıkmıyordu artık Allah’ım! Dedi. Sana geliyorum Ya Resûlullah dedi ve kafası yere düştü. Gözü kararıyordu sanki birileri gözlerine perde çekiyordu. Koridorun ucunda Ruhî Kılıçkıran gözüküyordu. Eliyle işaret ederek gel kardeşim gel sende katıl kervanımıza diyordu sanki. Ama İmamoğlu yılmadı, çok istiyordu Ruhî ağabeyinin yanına gitmek ama bir şeyler, bazı sebepler onu hayatta tutmaya çalışıyordu. Görmeliydi aydınlık geleceğe açılan kapıyı. Yeni ufuklara doğru koşan üveyik gözlü çocukları görmeliydi. Tandoğan meydanındaki o coşkuyu görmeliydi. Ama göstermediler. Elebaşları Vural Yıldırımoğlu, Yusuf Kayabaşı, Ali Menekşe, Feridun Şakar ve VahramApik olan komünist sol örgüt militanları İmamoğlu’nu resmen çapraz ateşe tutmuşlardı. Koridor mermerinin üzeri artık kızıl kızıl kandı. Yusuf İmamoğlu’nun cansız bedenine hiç kimseyi yaklaştırmadılar. Yine aynı örgüt militanlarından bir grup fakültenin girişini tutuyorlardı. Ambulansın içeriye girmesine izin vermediler. İmamoğlu yirmi üç dakika dayanabildi. Yirmi üç dakika boyunca yerde cansız cansız kıvrandı. Gözleri hâlâ kararıyordu. Aklından bir an şu geçti. Cebinde parası yoktu kefenini veyahut defin işlemlerini nasıl gerçekleştirecekti ülküdaşları. Bu yükü onlara yüklememek için az daha dayandı ama göz kapakları yavaş yavaş kapanıyordu, bir el uzatıldı kendisine o el Süleyman Özmenindi. Artık gözleri net görebiliyordu. Karartı yoktu. Karnında da bir tokluk hissi vardı sanki. Bir kapı açılıyordu, beyaz bir parıltı vardı parlayan. Adım attı oraya. Bir geçit resmiymiş gibi sanki ak giysili nur yüzlü kişiler etrafını sarıyordu. İmamoğlu’nun ruhu Tacettin dergâhındaydı belki ama cansız bedeni hâlâ buz gibi soğuk koridor mermerinin üzerindeydi. Yaklaşık bir buçuk saat sonra polisler gelmişti. Komünist militanlar sloganlarla fakülteden uzaklaşmaya başladılar. Yaşanan olayları duyan Ülkücü gençler akın akın fakültenin önüne geliyorlardı. Şahadet haberini alıp da gelenler ise yeminlerini yerine getirebilmek için İmamoğlu’nu omuzlarında taşıyabilmek için geliyorlardı. İmamoğlu’nun cansız bedeni ülküdaşlarının omzunda ambulansa taşınıyordu. İmamoğlu kan kaybından hayatını kaybetmişti, geç kalınmıştı. Olaylara set çekilmemişti, bu olaylar yaşanırken rektör veya yetkililer neredeydi. Her biri koltuğunda oturmakta idi. Artık İmamoğlu hastaneye getirilmişti. Otopsi raporları sonucunda defin işlemleri gerçekleştirilecekti. İşte o an gelmişti. Benim ilk okuduğumda çocuk çağlarımda gözlerimden yaşlar akarcasına ağladığım ve şuanda bile her aklıma geldiğinde yüreğimi burkan ve hüzün duygularımı kabartan otopsi raporu. Rapora göre Yusuf ağabeyim tam üç gündür bir şey yemediği tespit edilmiş ve geride sadece bir postal delik deşik edilmiş parka ve sadece otuz beş kuruş bırakmıştı. Cebinden otuz beş kuruş çıkan ve arkadaşlarıma yük olurum diye ölmemek için Allah’a dua eden adı gibi Yusuf yüzlü bir yiğitten ne istenildi. O ne burjuva bir ailenin sosyetik çocuğu, ne de emperyalist batının uşağı olan milyarder bir ailenin zengin kültürüyle yetişmiş bileğinde altın saatli, boynunda gümüş kolyeli ve kaslı vücudunda yaldız elbiseli bir züppe değildi. O Anadolu’nun bir köşesinde fakir bir ailenin evladıydı. Dilinde bayrak, kalbinde vatan, gönlünde esir Türklerle birleşme umudu olan bir Anadolu çocuğuydu. Bütün bunların ardından İmamoğlu ağabeyim Bursa’da bulunan Emir Sultan Mezarlığına defnedilmiştir.

Onun arkasından ne Devlet ne Üniversite Rektörlüğü ne sözde Profesörler ayağa kalktı. İmamoğlu’nun vefatının ardından çoğunluğu ülkücü kuruluş olan çok az yayın organı açıklama yaptı. Döneminin dik kalemi, gündemi Milliyetçi perspektif ile eleştiren, haftalık olarak çıkan Devlet gazetesi 15.06.1970 yılının 63. Sayısında İmamoğlu’nun şahadeti üzerine gazetenin ana kapak bölümüne, “REKTÖRLER DEKANLAR PROF’LAR SUÇLU SİZSİNİZ” diyerekten tavrını ortaya sergilemişti. Devlet gazetesi ülkücü hareketin basın yayın anlamında resmen bir kalesiydi. Vatan evlatlarının her gün öldürülmesi arkasından tepki veren belki de tek gazeteydi. Devlet gazetesi son olarak 450. Sayısını çıkardı ve dönemin diktacıları tarafından kapatıldı.

Velhasıl kelam diyerekten sözü fazla uzatmadan İmamoğlu’na hitaben sanatsal manada kaleme alınan eserleri sizlerle paylaşarak son noktayı koymak istiyorum. İmamoğlu’nun ardından şiirler yazıldı, kitaplar tertip edildi bunlardan bir kaçını örnek olarak sizlere aktaracağım. Yusuf İmamoğlu’nun hayatını ve şahadetini konu alan Selcan Taşcı’nın “Bedel” isimli romanı mevcuttur. Mustafa Öztürk tarafından yazılan “Leke” adlı şiir “Namus Lekesi Değil Anlımda Gördüğünüz Kurşun Yarasıdır Bu” diyerekten Yusuf İmamoğlu’na ithafen yazılmıştır. Yine aynı şekilde Ozan Arif tarafından yazılan ve seslendirilen “Unutmam” adlı eserde İmamoğlu’nun gururla adı anılmaktadır. Ayrıca İmamoğlu o kavga yıllarında bile kendi kaleminden şiir yazmıştır. İmamoğlu’nun içinde yanan o Ülkü ateşini nasıl parladığını açıkça ilan eden o mısraları da sizlerle paylaşmak isterim.

İmamoğlu getir bu aşkı dile,
Atıver kendini şu coşkun sele,
Kim bilir kaç yürek çarpar seninle,
Haydi yiğit! Haydi, yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!

İmamoğlu aşkını dile de getirdi hayatına da geçirdi. Attı kendisini coşkun sele, katıldı kutlu kervana. Şimdi bütün yürekler İmamoğluyla atıyor. İmamoğlu rahat uyu sen ölmezsin ölmezsin. İntikamın alınacak Bozkurtlar etti yemin, diyerekten gökler deliniyor. Rahat uyu Yusuf ağabey sen ve senin gibi Ülkü devlerinin yarım kalan ne kadar işi, hedefi varsa tamamlamaya talip bir kadro yetişiyor gözün arkada kalmasın diyerekten, kapanışı Yusuf İmamoğlu’nun şehit edilişinin ardından Başbuğumuz Alparslan Türkeş Beyefendinin Marmara Öğrenci Lokalinde yaptığı konuşmayla kapatmak istiyorum.

“Yusuf İmamoğlu Türk İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Aziz şehidimiz Yusuf İmamoğlu’nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır.”