Millî dil, millî macera ve tecrübeyi yansıtan ve bünyesinde taşıyan çok zengin bir tarih hazinesidir ve başlı başına bir tarih ‘belge’sidir.

                Milletin coğrafyası, temas kurduğu milletler ile ekonomik, sosyal, kültürel ve politik hayatı, milletin dilini çeşitli yönlerden biçimlendirir. Yani bir milletin dilini inceleyerek tarihi macerasını, temaslarını, ekonomik ve kültürel faaliyetlerini, ahlak ve tefekkürünü yakalayabilirsiniz. Görülüyor ki bu durumu ile ‘milli dil’, başlı başına bir ‘belgeler’ hazinesidir. Nitekim Kaşgarlı Mahmut’un ‘Divan-ı Lügat’it- Türk’ adlı kitabı, Türk kültür ve medeniyetini öğrenmek isteyenler için, bitmez tükenmez bir ‘hazine’ durumunda değil midir? Hiç şüphemiz yoktur ki yarınki nesiller de, bugün dilimiz, kültür ve medeniyetimiz etrafında oynayan oyunları ve çevrilen dolapları, bazı çevrelerin hazırladıkları ‘sözcüklere’ ve uydurulan ‘dilciklere’ bakarak çözeceklerdir. Türk Milleti’nin tarihi macerasını bünyesinde taşıyan ve başlı başına bir hazine durumunda bulunan Türk dilinin nasıl tahrip edildiğini ve nasıl bir dil anarşisine düşürüldüğünü hayretle öğreneceklerdir. Bununla şunu da kavrayacaklardır, milli bir dil, suni müdahalelerde asla mahva terk edilmemelidir ve bu teşebbüsler mutlaka önlenmelidir.

                Dil, canlı ve dinamik bir içtimai müessese olarak elbette içinde bulunduğu şartlara intibak edecek ve o şartların izlerini bünyesinde taşıyacaktır. Bu işler, tarihçiler, etnologlar ve sosyologlar için çok önemli gözükmektedir. Dile yapılacak sun’i bir müdahale, bu izlerin mahvına sebep olacaktır. Dil, milletin içinden geçtiği ve yaşadığı tarihi, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik macerayı yansıttığı için zaman ve mekânlara göre az çok biçim değiştirir, yeni intibaklar yapar. Bu intibak geniş halk kitlelerine de sirayet etmekle birlikte, ‘devrin aydın tabakasında’ daha fazla hissedilir. Bilhassa, ‘devrin aydınları’, yazılı ve sözlü ifadelerinde bu intibakı fazlası ile yansıtırlar. Osmanlı Hanedanlığı döneminde de ‘münevverler ve ulema’, Türkçemizi, imparatorluğun sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapısına göre ele almışlardır. Tıpkı bunun gibi, bugün de dilimiz, başka şartlar altında, başka temas ve tesirlere maruz kalmaktadır. Dilimiz, hiç şüphesiz, bir tarih ‘belgesi’ olarak, bu tesirlerin de izlerini bünyesine alarak gelecek zamanlara doğru akmaya devam edecektir. Bir bakıma, bu ‘içtimaî vakıa’nın baskısından kurtulmak mümkün gözükmemektedir.

                Biz, siyasi manada imparatorluğumuzu kaybetmiş bulunuyoruz. Ama bu imparatorluk, tarihimizde, kültürümüzde, medeniyetimizde ve dilimizde varlığını devam ettirmektedir. Millî hafıza, tarih demektir ve hiçbir millet tarihini unutmak istemez. Türk Milleti’nin hayatında, bir Selçuklu, bir Osmanlı döneminin mevcudiyetini kim inkâr edebilir? Türk tarihinden bunları söküp atabilir misiniz? Bu konudaki gayretler hep boşa gitmedi mi ve gitmeyecek mi? Hiçbir millet, tarihinin hiçbir dönemini atmaya ve unutmaya zorlanamaz. Bu hem mümkün değildir hem de cinayettir.

                İşte bunun gibi, her dilin arkasında, onu oluşturan, yoğuran ve zenginleştiren, bir tarih vardır. Millî dil, tarihî köklerinden sökülüp koparılamaz, tarihi macerasına yabancılaştırılamaz. Dil, sun’î ve köksüz bir yapı değildir. Hiçbir millet, ‘dil konusunda’ kazandığı binlerce yıllık tecrübesini bir kenara bırakamaz. Bu doğru da değildir. Bir dil, meydana getirdiği kitaplığı ile ayakta duru. Kitaplığından koparılmış bir dil, kökünden kopmuş veya koparılmış bir çiçek gibi solmaya mahkûmdur. Yakut yabancı kitaplıkların esaretine ve boyunduruğuna girmek zorundadır.