Rumeli boşalıyordu. Beş yüz yıl Avrupa’ya bir koca nehir beşyüzüncü yılın sonunda terine akıyordu; sanki kabuğuna çekilen bir böcek gibiydi: Boynu bükük içli, talihine küsmüş.

Tuna huzursuzdu. Belgrat’ın Müslüman sokakları ağlamaklı, nazlı Budin’in nazı sararmış, Sofya iki parçaydı.

Sofya’nın Banyabaşı Camii’nin civarında bir sokakta bir konak vardı. Çöken bir imparatorluk gibi yarısı yanmış, yarısı yıkılmış temelinin sağlamlığından aldığı güçle ancak bir iki odasını sağlam tutabilmişti.

Yıkık konakta bir kadın, iki çocuğuyla oturuyordu. Konağın sahibesiydi. Efendisini, bir gece yarısı, imparatorluk artığı Bulgar Komitacıları alıp götürmüş, bir daha da getirmemişti. O günden bugüne bir kuru ekmeğe kalmış; soğuğa, açlığa, dünkü uşakların bugünkü iğrenç efendiliklerine kalmış fakat susmuş, hep susmuştu. Susuşunda, boşalan bir Rumeli’nin hüznü, huzursuzlaşan Tuna’nın iç acısı, gökyüzünün o masmavi hoşgörüsü vardı. Susuşunda, iki çocuk vardı.

Ve Sofya, Rus Çar’ının her gün her saat kabaran iştihasıyla daha daralıyor, daha karanlıklaşıyor, daha kuduruyordu. Barut, komitacının dağcıl kokusu, kan ve yangına karışıyor, Sofya gittikçe kokuşuyordu.

Yıl 1832 idi.

Sofya’da ekmek bulunmuyordu, su bulunmuyordu. Sofya’da o eski Türk ve Müslüman hava, insanı boğacak derecede azalıyordu.

Bir buyruk yayıldı: Korkunç, öldürücü, nefret dolu bir buyruktu. Buyruğun gerisinde Rus Çar’ının kanlı suratı, buyruğun altında o günkü Bulgar Kralı’nın mühürü vardı. Kimse, bundan sonra hiçbir kimseye bir dilim ekmek veremeyecekti; yardımlaşmak yasaktı, birinden bir şey istemek, bir kapıdan bir yardım dilenmek, hele bir boş gezene, kim olduğu bilinmeyen birine bir dilimcik de olsa ekmek vermek yasaktı. Verenin verdiği eli, konuşanın konuştuğu dili kesilecekti.

Buyruk, belliydi ki, Müslüman Türkler içindi. Bir zamanlar, semalarında büyük Türk Padişahının huzur ve sükûn dolu güvenlik fermanları dolaşan Sofya, şimdi, ferman, sahiplerine ölüm kusuyordu.

Buyruğu, herkes gibi, kadın da duydu. Ve duyduğu günün akşamı kapısı çalındı. Bir ihtiyar dervişti gelen. Saçı, sakalına karışmış, halsiz, yorgun ve gözlerinde Türkiye İmparatorluğu’nun en son huzuru, iki damla ışık olup donmuştu. Kapıyı açan kadından ekmek istedi: “Tanrı misafiriyim.” Dedi; “Belgrat’tan beri yürüyorum, geri dönüyorum. Kocanın selâmeti için, doğduğum topraklara dönebilmem için, Allah rızası için biraz ekmek…”

Kadın, evindeki en son ekmeği verdi, çocuklarınındı, düşünmedi. Düşünceleri güzel bir düşte, huzur dolu bir inanışta erimişti. Derviş, ekmeği alır almaz yemeye başladı. Ve kadını, sabaha varmadan, Komitacılar gelip götürdü. Sabah, daha gün ışırken, en yaşlı komitacının başkanlığında mahkeme kurulmuştu. Çakır suratında, mahkemenin kararı daha başlamadan belli olan Reis, kadına: “Buyruğumu niçin dinlemedin?” diye sordu. Kadın durgundu: “Yurduna dönüyordu.” Diye cevap verdi. “Tanrı için istedi.”

Reis’in, Çar kokan nefesi bir ölüm narası gibiydi. Hışımla sordu: “Yurdun ve Tanrın için her istenileni verir misin?”

Kadın sarardı. Bir büyük inanç, Sofya göklerinde kilitleniyordu. Sofya’nın havasında beşerî bir inancın, bir defa daha ipek yumuşaklığı hissedildi. Kadın yürekten gelen bir sesle; “Evet” dedi.

Reis’in Bulgar sesi: “Yurdun ve Tanrın için, çocuklarını istiyorum.” Diye hırıldadı; “Irmağa atacağım.”

Kadının sesi hâlâ o ipek yumuşaklığındaydı: “yurdum ve Tanrım içinse… amenna” dedi sadece; sustu. Susuşunda korkunç bir zafer, korkunç bir hâkim oluş, bir korkunç eziş görülüyordu. Çocukları ırmağa atılırken de devam etti. Ürpermiş bir sarışınlık soldu yüzünde, o kadar… Neden sonra konuşabilen Reis’in Bulgar sesi, yenilmişti, titrekti: “Buyruk verilmiştir bir kere, yerine getirilmelidir. Ekmeği hangi elinle verdin?” diyebildi güçlükle.

Kadın: “Sağ elimle aldım, sol elimle verdim.” Dedi. Yalansız bir dünyanın, kalan, yalansız son çocuğuydu.

Yalanlı bir dünyanın, yeni yetme, yalan dolu çocukları her iki elini de kestiler. Akan, kadının değil, Sofya toprağına dökülen imparatorluğun tertemiz kanıydı.

Kadını alıp Sofya meydanına götürdüler. Kesik ellerini göğsünün üstüne koydular, ibret-i âlem için, orada, Sofya’nın o taş sessizliğindeki meydanın ortasında, gün altında bıraktılar. Akşam oldu. El ayak çekildi. Gece oluyordu.  Sofya uyuyor, korkunç geleceğinin düşlerini görüyordu. Sofya Meydanı’na bir derviş geldi. İki yanında iki çocuk vardı, ellerinden tutuyordu, kadının çocuklarıydı. Islaklıkları henüz kurumuş, sıcacık bir öksüz yumuşaklığında çocukça analarına koştular, başucunda oturdular. Derviş çömeldi, diz çöktü. Kadının kesik ellerini, kesilen yerlerine iliştirdi. Gözlerini yumdu. Gece gibi koyu, yıldızlar kadar ışıklı bir sesle Yasin okumaya başladı. Sofya karanlıkları ayet ayet yarılıyordu. Yasin, Sofya Meydanı’nda değil gökyüzünde bir yerde okunuyordu sanki Sofya duymuyordu.

Ertesi sabah kadın yoktu; kesik ellerinin kanları yoktu; bir yanı yıkık yanmış konak yoktu.

Ertesi sabah Sofya kendi korkunç acısında yapayalnızdı. Sofya’nın yapayalnızlığında ululaşan sadece Banyabaşı Camii idi.