Barış Manço’ya ve bütün babalara…

Susan bir babanın konuşmaya çalışan oğluyum. Babamın sırları ile dolu hayatında çocukluğumdan hatırladığım tek isim, Barış Manço. Babamın bana anlattığı ne bir siyasetçi var, ne bir futbolcu ne de bir ünlü isim. Çocukluğumdan bildiğim bir şey var ise babamla, o da Barış Manço’dur. Beni tanıyanlar bilirler, uslu bir çocuğumdur. Oysa babamın yanındaki haytalıklarım bir hayli fazla. Sevdiğim insanların yanında şımarıklığımı da yine tanıyanlar bileceklerdir. Şimdi niye mi bu kadar şımarıyorum? Bu yazıyı yazarken, sürekli babamı hatırlayışımdan sanırım. Ama öyle edeplice, öyle anlamlı bir şımarıklık bu. Belki de Barış Manço’yu anlatacağım için böyle oldum. Belki de, babamın bahsini açtığı tek ismin Barış Manço olmasından dolayı, Barış Manço’ya olan duygularımdan kaynaklanıyor. Bilmiyorum… Bildiğim, bir babanın, oğluna tek bir isimle destan yazdırdığıdır. Bu destan benden dolayı değil, Barış Manço’dan dolayıdır. O ismin, 7’den 77’ye kadar bütün insanlığın sevgisiyle dolu olmasındandır. Yazıyı yazarken, babamın o sırlı dünyasından sessizce bakışlarını hissediyorum. Affedin…

7’den 77’ye… Henüz beş-altı yaşlarında varım ya da yokum. Babamın bu programı açıp, beni yanına alışını hatırlıyorum. Bir yandan kim olduğunu soruyorum(Barış Manço’nun) bir yandan da ”7’den 77’ye” programına katılmak istediğimi söylüyorum. Babamsa hep susuyor, bakıyor ve gülüyor. Bıyıkları altından sessizce ”bak bak” diyor. Ben de ne yalan söyleyeyim, bu belirsizliklerinden ardından şımarıklığa vuruyor ve sürekli konuşuyorum. Aradan yıllar geçti tabi. 7’yken 11 olduk, 17 olduk. Babam hala o sessiz babam. Ben de daha 11 yaşlarında futbolu, siyaseti, sanatı, edebiyatı öğrenmeye çalışıyorum. Öğrendiklerimle de konuşmaya çalışıyorum. Bir sessiz adamın oğluyum dedim ya! Derken tâ o yaşlardan, kimisinin eli sigaralı, kimisinin kirli sakallı, kimisinin sarkık bıyıklı olduğu ağabeyler tanıdım. Hep meseleleri, hep heyecanları, hep sevdaları olan bu büyüklerin arasında büyüdüm. İlk zamanlarki sessizliğim ile onların heyecanı karışınca insan, konuşmaya, anlatmaya çalışıyor, ne yapalım?

Sarkık bıyıklı ağabey, Barış Manço’nun ”Lahburger” adlı parçasını açmıştı. Ne olduğunu anlayamadığım kısa hikâyesi vardı şarkının. Anlatılan hikâyeden kopuk nakarat kısmının olduğunu hatırlıyorum. Parça ilerliyordu ve sonlarında, o anlam veremediğim hikâyenin devamı geliyordu. ”Biraz soğan biraz ketçap” sözlerinin içine, ”evvel zaman içinde” diye masallar karışan bir şarkı. Meğer Lahburger, lahmacunla hamburgerin bebeğinin adı1 imiş. Meğer Lahburger’ den kasıt, doğu ile batı arasında Türkiye imiş. Lahmacun, Doğu’ya ait bir lezzet; hamburger Batı’ya ait bir lezzet… Lahburger de, ne tam doğulu ne de tam batılı Türkiye’yi anlatan bir bebek… İlginç değil mi? Şaşırdım. Şaşırdım şaşırmasına, ama şaşkınlığımın sebebi, klibi yasaklanıyor. Siyasi içerik barındırıyormuş…

Şimdiki asıl meselem, memleketin bu içine düştüğü hal mi, evet bu hal ama bundan önemlisi bir Barış ağabey daha yok yahu! Ne çocuklarımız kendini tanıyabilmekte ne de yeni bir Barış Manço doğabilmekte!

‘’Anahtar’’ı bilir misiniz? Bir ailenin temelleri vardır. Bir evin kapısının anahtarını sunar size. Bir sevdanın… Bir memleketin… Bir tarihin anahtarını… ‘’Bir gün Akif okuyor, bir gün Mevlana, bir Fatih’e hayranmış bir de Sinan’a, hem tarihe meraklıymış hem de sanata’’ dediği şu hikmetli sözleri… İsimlerde sakladığı anahtarı bilir misiniz? Hani şu hepimizin bildiği, Fransa’da bir spikere verdiği cevabın kodları bulunan parça…

‘‘Yaz dostum, Barış söyler, kendi bir ders alır mı?

Yaz dostum, su üstüne yazı yazsan kalır mı?

Yaz dostum, bir dünya ki haklı haksız karışmış

Yaz dostum, boşa koysan dolmaz, dolusu alır mı?”

O, ”yaz” dedi! Su üstüne bir yazı yaz! Barış söylesin, sen yaz! Hangisini yazalım? Mesela ”Dağlar Dağlar” parçasının bir sevgiliye yazıldığını… Sevgilisinin Türkiye olduğunu yazsam, bana ”uydurma” der misiniz? Bulgaristan ile Türkiye arasındaki Türkiye’yi göstermeyen bir dağa serzenişini mi yazalım? Hani şu sürekli dinleyip de ”yahu, nasıl bir şarkıdır bu!” dediğimiz ”Dönence” ‘yi mi mesela? 12 Eylül’ün ardından hayal ettiği bir Türkiye’yi ve ya 12 Eylül’ü karanlık gördüğü zamanlarını mı? Beklediği dönencenin müreffeh bir Türkiye’nin hayali olduğunu mu? Simsiyah gecenin(12 Eylül) koynunda yapayalnız ve sonra güneşlerin doğacağı bir Türkiye’yi mi? Tamam, ben çok duygusal ve romantik hareket ediyorum, peki! Biraz daha toparlamaya çalışayım. Uzaklarda bir yerlerde türkülerin söylendiği bir diyara gidelim. ”Nazar Eyle” yi bilirsiniz! ”Yüce hakanın sefere gittiği, Bilge Hatun’un dokuz doğurduğu” diyarlara alıp götürsem! Dokuz oğlanın kılıç kuşandığı o diyarlara! Yine mi abartmış olurum? Peki, ”40 gece düğünlerin sürdüğü, 40 deve, 40 koyun kurban kesildiği düğün günleri” size tanıdık gelmiyor mu?

”Estergon Kalesi”, ”Genç Osman”, ”Vur ha, Vur!”, ”Küheylan” mesela? Aslıhan’a, Neslihan’a, aslımıza dönelim artık dediği, o aslımız çok mu uzak bize? Hatta bir konserinde, kendi ekibi dâhil mehter kostümleri ile çıkıvermesi, hep duygularımın etkisi ile gerek, beni cezbetmiştir. Ya sizi? Velhasıl, 7’mde de olsam, 17’mde de, 77’mde de beni hep duygularımın arasına bırakacaktır ve ülkülerimin hasretine yeni bir nefes olacaktır Barış Manço. Bir konserinde; Azerbaycan için, Hocalı için, Karabağ için, Türk’ün sesinin gidebildiği bütün uzaklar için, Türk’ün sesinin gidebileceği en büyük yükseklik için ”Ayrılık” şarkısını dillendirip, o diyarların ayrılığına haykırışı peki? Bende gönül ile yüreğin birleşmesine vesile olmuştur. Gönlümdeki ülkümün, yüreğimdeki cesaretle vuslatını, yaşanmamış bir tarihin hayaliyle süslemiştir. Yahu, 1943 ile 1999 arasında değil, 1923 ile 2023 arasında eserler sunmuştur. 100 yıllık bakışla, yüzyıllara hayaller kurmuş, bu hayallerle 7’den 77’ye varacak her yaş grubuna eserler bırakmıştır.

”1923’ün ılık bir ekim sabahında, kayaların toprağa dikine saplandığı yerde doğdum, Toprak Ana’yla Kaya Baba’nın oğluyum ben” diyerek başladığı ”Ve asırlık çınarlar beni de aralarına aldılar. 2023’ün ılık bir ekim sabahında yeni bir kayaların oğlunun doğuşunu beraberce seyre koyulduk” diyerek sonlandırdığı, bizim ”Turan” diye bildiğimiz şiiri size neyi anlatıyor?

Barış Manço ’da 1923’leri 2023’leri değil sadece 1123’leri de bulursunuz. Ahmet Yesevi’den ‘’Dört Kapı’’yı dinlersiniz. Kırk yamalı hırkadaki sırrı bulursunuz. ‘’Benden Öte Benden Ziyade’’ yi dinler Yunus Emrelere selam gönderirsiniz. ‘’Bir sen var ki senin içinde, senden öte senden ziyade/Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade’’ sözlerindeki sırrın 20. Yüzyıla nasıl ulaştığına vâkıf olursunuz.

Şimdi bunlardan habersiz çocuklar yetişiyor. 7 yaşında hayata eksik başlayan bir nesil, 17’sinde Kayaların oğlunu bulamıyor. 7’sinde ”bir eşeği arkadaş” olarak seçemiyor. 27’sinde insanlarla çatışıyor.

Dert ettiğim memleketim ya hani! Niye yazdım bunu diye soracaksanız eğer, memlekette gayesi olan sanatçı kalmıyor hocam! Memleket artık, ”Halil İbrahim Sofrası” nı unutmuş. ”Gülpembe” gülen insanlar yok artık! Hastamız, ”Nane Limon Kabuğu” yerine, ölmeyi bekliyor. Öylesine bunalmış. Türkülerimizle oynanmış, şarkılarımızın sözleri ise ortada.

İşte şimdi; o hiç konuşmayan babanın, bana hiç bitmeyecek bir meselenin kapısını araladığını anlıyorum. Bir isimle, o susan babanın aslında ne kadar çok konuştuğunu böylelikle anlıyorum. Babam, bir Barış Manço parçası ile benimle hayal kuruyormuş oysa. Benimle hep konuşuyormuş meğer.

Ah bu babalar! Birer isimle, ne çok şey anlatırlar. Doğukan Hazar Bey Manço! Batıkan Zorbey Manço!

Biz Doğu’dan geldik, Hazar’ın doğusundan! Onun için Doğukan Hazar Bey… Batı’ya kadar ilerledik, Batı’dan çıkmamız ”Zor” bizim! Onun için Batıkan Zorbey…

Rahmet sana Barış Manço! Rahmet olsun…

[1] Barış Manço’nun ‘’Lahburger’’, ‘’Dağlar Dağlar’’, ‘’Dönence’’ parçaları ile ilgili bilgileri Murat Yatağan Baba’dan öğrenmiştim. Hikâyemizin devamlılığını bozmamak adına betimledim. Affedilsin.