Dil üzerinde sürdürülen tartışmalara dikkat ediniz. Meselenin içtimaî yönü ihmal edilmekte, tartışmalar, daha çok, dilin yapısı, grameri, estetiği, yeniliği, eksikliği, yabancılığı, yerliliği, yeni kelimeler üretilip üretilemeyeceği konuları etrafında dolaşmaktır. Bazen dilin “içtimaî” yönüne dokunmak isteyenler çıkmakta, bunlar da meseleyi sadece “aydın-halk” çatışması açısından ele almaktadırlar.

Oysa mesele bu kadar basit değildir.

Dil, “içtimaî bir müessesedir.” Benzeri müesseseler gibi “kavmin ihtiyacından” doğmuş, gelişmiş ve kendini kabul ettirmiştir. Dil, millete aittir, fertlerin ve zümrelerin dili olmaz. Dil, millidir, şahsi olan üsluptur. Lehçeler, şiveler ve ağızlar dahi içtimaî zaruretlerin doğurduğu ve milli dile ait farklı görünüşlerdir. Dil, bir milletin bütününü kavrar. O, herhangi bir neslin, sınıfın “kurumun”, şahsın inhisarında değildir.

Milli dil, kendi tarihi rotasında gelişirken, elbette akademik çalışmalarla desteklenmeli ve zenginleştirilmelidir. Ancak, dilde “uydurmacılık”, içtimaî bir mesele olmaktan çok marazi bir psikolojik “sapmadır”. Psikiyatristlerin “neolojizm” adını verdikleri “kelime uydurmacılığı” şizofreni belirtisi ve tedaviye muhtaç bir durum olarak ele alınmaktadır.

Hiç şüphesiz, kelime uydurmacıları, daima “neolojistlerden” ibaret değildir. Bunların yanında, samimiyetle “dilin gelişmesine” hizmet ettiğini sanarak “kelime icat etmek” için uykularını kaçıranlara da rastlayabilirsiniz. Umumiyetle bunlar, milletlerarası “kültür etkileşiminden” dillerin de faydalandığını ne hikmetse kabul etmeye yanaşmayan ve sadece “dilde yerlileşmeyi” isteyen kimselerdir. Oysa bunlar tepeden tırnağa kadar yabancılar gibi giyinir, çoluk çocukları ile yabancılar gibi yaşar, müzikten dansa ve edebiyata kadar yabancılara özenirler. Yani “ dilde ulusalcılık” iddiası içinde bulunan zevat, ne hikmetse “yabancı uygarlıklara” vurgundur. Fakat bunlardan farklı olarak, küçük bir azınlık durumunda da olsa, çok sinsi ve planlı çalışan, başka bir grup daha vardır. Bunlar, Türk- İslâm kültür ve medeniyetine düşmanlığı bulunan, milletimizi tarihi kitaplığından koparmak isteyen, Dünya Türklüğünü dağıtmayı hedef alan art niyetlilerdir.

Bilindiği gibi, insan grupları, hayvanlardan farklı olarak tecrübelerini biriktiriyor ve kendinden sonraki nesillere geliştirerek aktarıyorlar. Yazılı ve sözlü dil, bu “kültür verasetini” aktarmada çok önemli rol oynar. Yazı ve dil, bir milletin dünü, bugünü ve yarını arasında irtibat sağlayan bir “kültür köprüsüdür”. Yazı ve dil, geçmiş bulunan, yaşayan ve gelecek olan nesilleri bir diğerine bağlar, onların birbirlerini almasını ve öğrenmesinin sağlar. Bu sebepten hiçbir millet, yaşama iradesini kaybetmedikçe, kendi dilini bırakarak yabancı bir dili konuşmak istemez. O, ne yabancı dillerin boyunduruğuna girmek ister, ne de dilinin tahrip edilerek “içtimaî fonksiyonunu” yapamaz duruma düşürülmesine müsamaha eder.

Bazılarına göre, tarih, yazı ile başlamıştır. Bu, millî ve beşerî tecrübenin “yazı” ile tespit edilip saklanması demektir. Kitaplar böylece doğdu. Her millet, gelişmesini ve gücünü, “kitaplığından” alır. Bu sebepten “genç nesillerin” gözlerinin, kafalarının ve gönüllerinin bu kitaplıkla irtibatı asla koparılmamalıdır. Millî eğitim politikası, bu temel üzerinde kurulabilir.

Nesilleri bir diğerinden, milleti geçmiş ve geleceğinden koparan bir “dil politikası”, başarılı olduğu nispette tehlikeli olmaktadır. Hiçbir kimse ve hiçbir “kurum”, böyle bir başarı ile öğünmemelidir.

Türk İslam Ülküsü I. Sayfa 265