‘’Eylül hazan mevsimidir’’ der eskiler. Akif’in dizelerinde ise ‘’Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda…’’ mısrası ile bir serzenişe şahitlik ederiz.

                  Peki, kimdir bu ‘’baharında hazan ağlayanlar?’’ Eylül deyince neden ‘’kara Eylül’’ diye iki kelime dökülüverir dudaklarımızdan, kor yutmuşçasına yanar içimiz, yaşamadığımız halde türlü hatıraları gözümüzde canlandırırız. Niçin acır canımız? Sahi bizim Eylül’le derdimiz ne ola ki? Yahut Eylül’ün bizimle derdi ne idi?

                Çağın nemrutlarına, firavunlarına ve onların sahte ilahlarına karşı, iman dolu göğüsleri ile mücadele edip, milletini esaretten, memleketini müstemleke olmaktan kurtaran bir avuç ülkü erinden ne istemişti Eylül? Başardıklarında mükâfat beklemeyen, madalya istemeyen, cefada en önde olup, sefada kaybolan, Türk devletinin ilelebet var olmasından başka bir kaygı gütmeyen serdengeçtilerdi onlar. Ne var ki; devletin bütün dinamiklerini alt üst eden yıkıcı bir akım karşısında onlardan başka ses çıkaran olmadı. Türk milletinin bütün mukaddesatını hiçe sayanlara onlardan başka dur diyen çıkmadı. Bugün devletin bütün köşe başlarını ele geçiren ve işgal eden yığınlar o gün ortalıkta hiç görünmedi. Binlerce yıllık hafızaya sahip olan Türk devletini idare ettiğini zannedenler, ülkücü hareketin vermiş olduğu mücadelenin zerresini vermeyi aklından geçirmediği gibi, ülkücü hareketi devleti yıkmaya teşebbüs etmekle suçladı, düzmece iftiraların ardı arkası kesilmedi. 11 Eylül günü olmayan devlet otoritesi, 12 Eylül sabahında ‘’yeniden tesis edildi!’’ Devlet otoritesini işlemez hale getiren ve tesis edilen bu otorite içinde en büyük tehdit olarak kabul edilen ülkücü hareketin şerefli mensupları sanık sandalyesine oturtuldu. Ülkücüler hayatta en mukaddes bildikleri varlığın, yani devletin sillesi ile muhatap olmuş ve varlıklarını gözü kapalı feda ettikleri devletleri tarafından düşman ilan edilmişlerdi. Önce hapishanelere, ardından hücrelere atıldılar. Hayli zaman sonra haklarında hazırlanan asılsız iddianameler ile mahkeme salonlarına doldurulmuşlardı. 19 Ağustos 1981 tarihinde yapılan ilk duruşmada, Başbuğ Alparslan Türkeş’in salona girmesi ile birlikte mahkeme salonunda bulunan yüzlerce ülkücü hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı söyleyerek, kendilerine itham edilen bütün suçlamalara en net cevabı verdiler. İstiklal Marşının böyle büyük bir heyecan ve inanmışlıkla okunduğuna ilk kez şahitlik eden ‘’mahkeme heyeti’’ bundan sonra yapılan bütün duruşmalara önce Başbuğ Türkeş’i getirip, en son O’nu çıkarmak suretiyle kendilerince bir ‘’çözüm’’ bulmuşlardı.

                  Onlar verdikleri şanlı mücadele ile Türk devletinin ikinci Kuvvay-ı Milliyecileri olmuşlar, devletlerinin varlığına helal getirmemişlerdi. Mücadele esnasında kendilerinden önce öte âleme giden büyükleri gibi, can vermekten zerre tereddüt etmemişlerdi. Eylül’ün küf kokan zindanlarından, Resulün gül kokan ravzasına kutlu bir hicretti onların ki…

                Cebinden 35 kuruş çıkan Yusuf, ‘’ölümsüzlüğün koynuna gireceğim’’ diyen Cevdet Karakaş’tan biraz önce gerçekleştirmişti hicretini. Eskişehir Eğitim Enstitüsünde öğrenci iken, harçlığını çıkarmak için geceleri taksicilik yapan Nurettin Yılmaz bir gece direksiyon başında şehit edilmese, cenazesi üç gün sonra bulunan Mehmet Özdal sınava girmek için geldiği şehirde katledilmese kara Eylül’ü onlarda görecekti. Cebinden 35 kuruş bile çıkmayan Yaşar Özçivlez ile şafak vakti asılacak ülküdaşlarına kefen parası bulamayanlar, içine düştükleri çaresizlik karşısında ancak tevekkül edip, Allah’a sığınanlar ömürlerinin baharında hazanı yaşayanlardı.

                Öyle sevinçliydi ki Ali Bülent, hazan şöyle dursun en güzel baharı görmüş gibiydi. Onun bu halini görenler idam edilmeyeceğini düşündü. Oysa yüzündeki nurani tebessüm yarım kalan hatmini bitirecek olmanın verdiği ilahi huzurdan gayrı bir şey değildi. Ömürlerini inandıkları dava uğrunda vakfeden, omuz omuza kutlu bir mücadele verip, şahadete beraber yürüyen Halil Esendağ ve Selçuk Duracık ağabeylerin yürek burkan hikâyelerini ifade etmeye hiç takatim olmadı. Hele şu kahpe Eylül günü aziz ruhlarına Fatihalar göndermekten başka bir söz söylemek ne mümkün. ‘’Ölsem bile ölmeyeceğim, varın siz düşünün’’ diyerek, ‘’ölümü de öldüren Rabbe’’ kavuşmanın heyecanını bizlere hissettiren Ahmet Kerse, bu dünyada uğradığı hazanı, öte âlemin ebedi baharı için göğüsleyip şahadete koşar adım gidenlerden. İsmet Şahin’in eda etmeye doyamadığı son namazı, tevekkül ve teslimiyetin timsali Fikri Arıkan, heybeti ile darağacının titrediği, yalnız cellâtların değil ölümün dahi karşısında korktuğu Cengiz Baktemur. ‘’Mustafa’lar ölür, Allah davası ölmez!’’ diyen Pehlivanoğlu…

                 Onlar, ömürlerinin baharında, hazandan da öte kara kışı yaşayan, sonrada ebedi bahara kavuşan ülkü erleri. Kahpe Eylül’ün hazan mevsimini bile kendilerine çok gördüğü ‘’bizim çocuklar.’’ Onlar, cellâtlarından bile helallik isteyecek kadar dervişane, intihar olacağından korkmasalar kendi sehpalarına kendileri vuracak kadar korkusuz cengâverlerdi. Eylül ne Onları yenebildi, ne de inandıkları davayı. Onlar, en büyük düşmanlarını, yani nefislerini yenerek yola revan olmuş ve bu hal üzereyken de hiçbir düşmana yenilmeyeceklerine iman etmişlerdi. Bizden istedikleri ve bize lazım olan tek şey; en az onlar kadar iman ve azim ile davamıza dört elle sarılmak. O büyük günde, huzuru mahşerde, şefaatlerine nail olmak en büyük duamız olsa da, yüzlerine bakacak yüzümüz olursa ne mutlu bize. Cümlesinin aziz ruhlarına ebedi selam ve dua ile.