Önceki yazılarımızda faşizm deyimine tanınan değişik manaları açıklamaya Türk milliyetçilerini faşistlikle suçlamanın yanlış taraflarını belirtmeğe çalışmıştık. So­nuç olarak: 1- Komünizme karşı çıkmayı faşizm sayan solculardan (her türlüsü dâhil) 2- Demokrasiyi bir milletin varlık davasından bile yüce bir ülkü gibi gören­lerden başka, hiçbir şahsın ve hiçbir zümrenin, özellikle sorumlu siyasetçilerimizin ve diğer bazı yetkililerin, Türk milliyetçilerini faşizmle suçlayamayacağı gerçeği ortaya çıkmıştı.

Şimdi de şu soruya doğru bir cevap vermeyi denemeye geçebiliriz: Zikrettiğimiz şahıs ve zümrelerin dışında kalan, yani solcu olmayan ve demokrasinin milletten daha üstün bir değer taşıdığına inanmayan sorumlu siyasetçilerle yetkililer arasın­da, seçim hesaplarının da ötesinde kalarak, Faşizm suçlamasına samimiyetle katılanlar yok mudur? Hemen cevap verelim: Sayıları az olmakla birlikte, böyleleri vardır. İkinci bir soru: Bu sınıfa giren suçlayıcıların dayanakları nelerdir, nasıl düşü­nürler, milliyetçilerin faşist olduğu hükmüne hangi yollardan geçerek varırlar? So­runun karşılığı, kısaca şöyledir: Türk milliyetçileri tarafından bazı görüşler ve titiz­likle korunan bazı değerler vardır ki, gerçek kaynakları bilinmediği veya unutuldu­ğu için, faşizmden alındığı sanılmıştır. Sorumlu siyasetçilerimizin ve diğer bazı yet­kililerin faşizm suçlamasına katılmaları, sol ve diğer beynelmilelci propagandaların şartlandırması ile siyaset oyunlarının payını ayırırsak, başlıca, devlet ve sınıf konu­larındaki milliyetçi anlayışın yanlış değerlendirilmesinden ileri gelmektedir.

1. DEVLETE BAĞLILIK: Türk milliyetçileri, devletsiz bir milletin yaşayamaya­cağı ve korunamayacağına inanırlar. Devletin yıpranmasına, güçsüz bir duruma düşmesine hiç tahammül edemezler. Gerçek bir milliyetçi, devletini yönetenlerin haksız davranışlarından zarar görse bile, devlete üstün bir değer verir, şerefine asla toz kondurmaz. Basit bir misalle yetinelim: Herhangi bir solcu veya milliyetçi olmayan bir kimse, bir zarar gördüğü vakit, yabancı bir kuruma şikâyette bulu­nur, hatta korunmasını ister. Hüküm giyen solcular, daima bunu yapmışlardır. Ama bir milliyetçi, devletinin işlerine bir yabancıyı asla karıştırmaz. Bir milliyetçi için, devletine hizmet etmek, kutsal bir görevdir. Faşizm de, bir bakıma, devletin yüceltilmesi demektir. Faşist bir düzende devletin çıkarları, diğer bütün şahıs şa­hıs, zümre ve sınıf çıkarlarından üstün tutulur. Faşizmde cemiyetin bütün imkânları devletin yüceltilmesi demektir. Faşist bir düzende devletin çıkarları, diğer bütün, zümre ve sınıf çıkarlarından üstün tutulur. Faşizmde cemiyetin bütün imkânları devletin emrine ve hizmetine verilir. Sorumlu siyasetçilerimiz ve diğer bazı yetkililerimiz, faşizmin bu özelliğini, üstelik kendi gayretleri ile değil başka­larından naklen öğrenince, aradaki benzerliğe aldanmış, devlet görüşümüzün faşizmden alındığını sanmışlardır. Oysa Türk milliyetçileri devletlerine bağlılık ilkesini, yabancı bir düzenden değil, kendi tarihlerinden almışlardır. Çünkü mille­timiz, ilk çağlardan itibaren, hiç sarsılmamış güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Türk milleti, devletini yaşattığı sürece mutluluk bulmuş, devletsiz kalınca boynu bükülmüştür. Yüzlerce yıl “Din-ü Devlet ve Mülk-ü Millet” in korunması uğrunda dövüşmüş, milyonlarca şehit vermişizdir. Devletimize saygı ve bağlılık duymayı Benito Musolini’den öğrenmeğe hiç mi hiç ihtiyacımız yoktur. Devletimizi yücelt­mek hem milli geleneğimizin, hem dinimizin emridir. Arada mutlaka bir benzer­lik aranacaksa, devlet görüşü açısından Türk milliyetçiliği faşizme değil, faşizm Türk milliyetçiliğine benzer. Kaldı ki, derinliğine bir inceleme yapılırsa, faşizmin devlet anlayışı ile milliyetçilerin anlayışı arasındaki ayrılıklar da millet, devletin hizmetindedir ve devlete karşı sorumludur. Türk milliyetçiliğine göre, temel de­ğer millettir. Devlet, milletin maddi ve manevi değerlerini iç ve dış düşmanlara karşı en iyi şekilde koruyabildiği için ve koruduğu sürece yüce tutulur. Devlet, milletinin hizmetindedir. Bilge Kağan’ın 1300 yıl önce buyurduğu gibi “Aç kalanı doyurmağa, çıplak olanı giydirmeğe” mecburdur ve devlet “Baba” dır.

2. SINIF GÖRÜŞÜ: Türk milliyetçileri, sınıf kavgalarının karşısındadırlar, milli şuuru her türlü sınıf şuurundan üstün bilirler. Ancak böyle bir ifade sınıfların varlı­ğını reddetmek manasına gelmez. Sınıflar, daha iyi yaşama imkânlarına kavuşmak için teşkilatlanma hakkına sahiptirler. Ancak hiç bir sınıf, istediğini elde edemeyin­ce, diğer bir sınıfla çatışamaz, dövüşemez. Türk milliyetçiliği, bir insanı mensup olduğu sınıfa göre değil, milletine yaptığı hizmete göre değerlendirir.

Faşist düzende de, bilindiği gibi, sınıf kavgası reddedilir. Türk milliyetçilerine, sırf sınıf konusundaki benzerlikten özrü faşist diyenler, bir önceki bölümde oldu­ğu gibi, yanılmaktadırlar. Çünkü biz, sınıf kavgalarına karşı çıkmayı Musolini’den veya Hitler’den öğrenmedik. Milletimiz, tarih sahnesine çıktığı günden beri, sınıf çatışmalarından şiddetle kaçınmıştır. İtiraf etmeliyiz ki, diğer sahalarda aynı akıllı­lığı gösteremedik. Mezhep kavgası yapmışızdır. Hanedan kavgaları hiç bitmemiştir. Ama sınıf kavgası yoktur. Şeyh Bedrettin ve çömezlerinin isyanında bile, mezhep ve hanedan mücadelesinin damgası vardır.

Bu yazı serisini, diğer yazılarımız gibi, mutlak bir samimiyetle ve nasıl yorumla­nacağına hiç aldırmadan yazıyoruz. Bu itibarla, şu noktayı da işaret edelim: Türk milliyetçileri, işçi ve köylüleri, orta sınıfı zenginlerden daha çok severler. Fakat böy­le olmasının sınıfçılıkla ilgisi yoktur. Sadece, işçi ve köylülerle orta sınıf, milletimi­zin temel değerlerine zenginlere kıyasla daha çok bağlıdırlar, daha çok saygılıdırlar.

Türk milliyetçilerini, sınıf mücadelesini reddettikleri için faşist saymak, Türk tarihinin içtimai yapısını hiç kavrayamamak bir tarafa, suçlamaya katılan sorumlu siyasetçilerin ve diğer bazı yetkililerin tutumuna da aykırı düşer. Sonra, yalnız kapitalist sınıfa dayanan devlet gibi, sınıf kavgalarına izin veren devlet de artık tarihe karışmıştır. İleri dediğimiz ülkeler, sınıf mücadelesinin milli çıkarları zedelememesinin yolunu bulmuşlardır. Batı ve Amerikan demokrasilerinde sınıf şuurunun propagandasına imkân verilmesi, çok sağlam bir orta sınıfa duydukları güvenle birlik­te, hayat seviyelerinin mücadeleyi hiçbir zaman kavgaya dönüştürmeyeceğini bil­meleri yüzündendir. Milliyetçiler, Batı ülkelerindeki şartların milletimize uymadığı­nı, belki de tarihi çok sevmeleri yüzünden, kesinlikle görmektedirler. Özetlersek, sınıf görüşümüzün faşizmden alınmadığını, milletimizin ve şartlarımızın özellikle­rin doğduğunun anlaşılmasını istiyoruz. Vatanı seven bir Türk, milliyetçileri suçla­yanlar da dâhil, sınıf kavgasına ve sınıf şuurunun milli yurttan üstün tutulmasına izin veremez hem vermemiştir de!

Nihayet, faşizmle suçlanmamıza yol açan ve İkinci Dünya Harbi döneminde bağlanan yanlış bir zanna da kısaca dokunacağız. Aşırı sol propagandanın yıkadığı beyinler, Türk milliyetçilerinin faşist denilen ülkelere bağlı bulunduğunu, faşizmin önderlerini benimsediğimizi sanmışlardır. Türk milliyetçileri, hangi düzen içinde bulunursa bulunsun, yabancı bir ülkeye bağlanmaz, başkalarının önderlerini asla benimsemez, sadece inkâra tenezzül etmeyiz, Alman Rus savaşında Almanların kazanmasını yürekten istemişizdir. Ama bu isteğin faşizmle hiçbir münasebeti yok­tu. Milletimizin ortak isteğini paylaşmıştık. O yılların Almanya’sında Hitler’in ikti­dar olması milliyetçilerin tutumuna hiç tesir etmemiştir. 1941 Almanya’sında düze­ni Nasyonal sosyalizm yerine demokrasi olabilirdi, krallık olabilirdi, hatta komü­nizm bile olabilirdi, yine de milliyetçiler bakımından fark etmezdi, Rusların yenil­mesini isterdik.

IV

Fikir ve inanç ayrılıklarından doğan çatışmalar, özellikle 1968 yılından itibaren “kafa kafaya dövüşmek” durumundan çıkmış, şiddetinin gittikçe artırarak önce yumruk yumruğa sonra sopa sopaya ve nihayet öldürücü silahlarla vuruşma faslı başlamış; 12 Mart öncesine böyle gelinmiştir. İdeolojik bir hüviyet taşıdığı artık kesinlikle bilinen mücadelenin gençlik cephesindeki temsilcileri: Bir tarafta, Mark- Sist-Leninist ve Maoist Dev-Genç, diğer taraftan da Milliyetçi Ülkü Ocakları idi. Sos­yal Demokrasi dernekleri ve öteki gençlik kuruluşları, destekçilerinin ihmal edile­mez tesirlerine rağmen ağırlıklarını koyamamış, hep ikinci planda kalmışlardır.

12 Mart öncesinin iktidarı, kavganın gerçek manasını uzun bir süre anlamamış veya öyle görünmeyi tercih etmiştir. Sorumlu siyasetçilerimiz, iki tarafı da Aşırı Uç” olarak nitelendirmeyi yeterli saymış, hatta çok defa tarafsız olduklarını öne sürerek, iki tarafı da suçlamışlardır. Resmi ifadeler de Dev-Genç için “Aşırı solcu- İhtilalci Sosyalist” deyimleri, Ülkü Ocakları için de ‘Aşırı sağcı-Faşist” deyimleri açıkça kullanılmıştır. Diğer bazı yetkililerin bir kısmı da, siyasetçilerin tasnifini benimse­miştir!…

Büyük yanlışlık, daha doğru bir söyleşiyle, gerçeğin siyaset oyunlarına kurban edilmesi hareket noktasının seçilmesindeki ayrılıkla başlıyor. Ülkü Ocakları ile Dev- Genç yöneticileri ve mensuplarının ihtilalci sosyalist veya Marksist-Leninist olduk­larını hükmüne, görüşlerinin incelenmesi ve eylemlerinin yorumlanması sonunda ulaşılmış değildir. Çünkü Dev-Genç’liler, yazılarında ve sözlerinde, başka bir yoru­ma imkân vermeyecek bir açıklıkla hem ihtilalci bir mücadele yürüttüklerini hem de Marksist-Leninist olduklarını belirtmişlerdir. Dev-Genç benimseyip bağlandığı bir tutum içinde değerlendirilmiş, hasımlarının münasip bulduğu bir damga ile değil, adını taşımaktan gurur duyduğu bir ideoloji ile suçlanmıştır. Hiç bir Dev-Gençli, ihtilalci sosyalistliği de Marksist/-Leninist Maoistliği de reddetmemiştir.

Diğer taraftan Ülkü Ocakları’na “Faşist denirken tamamen farklı bir ölçüye göre hüküm verilmiştir. Nitekim Ülkü Ocakları’nın yöneticileri ve bütün mensupları, Fa­şizmle suçlandıkları zaman Faşizmle hiç bir ilgilerinin bulunmadığını, sadece Türk Milliyetçisi olduklarını anlatmaya çalışmışlardır. Böylece suçlayıcıların Ülkü Ocak­ları konusundaki hükümleri her türlü dayanaktan yoksun bulunan yorumlamalar­dan ve bir takım genellemelere bağlanan yakıştırmalardan ibaret kalmıştır. 12 Mart öncesinin siyasetçileri, ihtilalci sosyalist veya Marksist-Leninist olduğunu kabul eden Dev-Genç’e inanmak, fakat faşizmi reddeden Ülkü Ocakları’na inanmamak gibi anlaşılması güç bir duruma düşmüşlerdir. Akla en yakın ihtimal aşırı solcuların açıkça ortaya çıktıklarını, Faşistlerin de gizlendiklerini düşünmüş olduklarıdır. Fa­kat böyle bir düşünce temelinden yanlıştır. Eğer başka bir sebebi yoksa memleketin şartlarını bilmemekten ve gençliği tanımamaktan ileri gelir.

1968-1971 arası bir kavga dönemidir. Silahlar konuşmuş; ölenler çıkmıştır. Ölü­me giden bir insan üstelik delikanlı ise, örtünmek ihtiyacını duymaz. Uğruna can verdiği inançlarını asla gizlemez. İhtilalci sosyalizme şartlanmış Dev-Genç’liler, “Ya­şasın Marksizm-Leninizm” diye nasıl bağırdılarsa, Ülkü Ocaklılar da eğer sahiden Faşist olsalardı, hiç şüphe edilmesin yüreklerinin bütün gücü ile “Yaşasın Faşizm! Diye bağırmaktan asla çekinmezlerdi. Ama onlar yalnız “Yaşasın Milliyetçi Türki­ye” diyerek haykırmış, vatanlarının birliği ve milletlerinin varlığını sürdürmek için dövüşmüşlerdir.

12 Mart’tan sonra, gerçeği görmeyi engel olan bulutlar dağılmış, her şey kesinlikle ortaya çıkmıştır. Yeni iktidarın sorumlu siyasetçileri ve diğer bazı yetkililer denge siyasetinden artık vazgeçselerdi: Faşizm suçlamasının yanlışlığını itiraf etmeseler bile, hiç değilse konuşmazlardı. Konuyu elbette uzatmaz, geçmişi seve seve unutturduk. Yazıktır ki milliyetçilerin özellikle Ülkü Ocakları’na bağlı gençlerin, Faşizmle suçlan­ması henüz bitmemiştir. Biz de iyi niyetimizi belirtmek istiyoruz, şimdi son bir uyar­manın görev olduğuna inanarak, Ülkü Ocakları ile Dev-Genç arasında bir kıyaslama yapacağız. Kıyaslamanın sonunda Dev-Genç’in niye Marksist-Leninist olduğu; Ülkü Ocakları’nın da niye Faşist olmadığı kendiliğinden meydana çıkacaktır.

1. Siyasetçilerin Dev-Genç hakkımdaki suçlamaları boşlukta kalmamış, soruştur­malarla belgelenmiştir. Duruşmalar sonunda hükme bağlanmıştır. Dev-Genç’in yüz­lerce üyesi, “Marksist-Leninist ve Maoist bir düzen kurmak için silahlı eyleme girişmek” yüzünden hesaba çekilmişlerdir. Yüzlerce tutuklunun birçoğu, kesin hü­küm giymiş, birkaç tanesi de asılmıştır. Bir noksanlık yoktur. Suç, suçlu mahkûm, hepsi tamamdır. Fakat Ülkü Ocakları hakkındaki “Faşizm” suçlaması bir bakıma havayı döven yumruklara benzemiş, hedefini bulamamıştır. Böyle bir sonuç ancak şu ihtimallere göre açıklanabilir:

A) Yürürlükteki kanunlarımıza göre, Faşist bir düzen kurulmasını istemek suç değildir. Ülkü Ocakları Faşisttir ama Faşizm bir suç sayılmadığından yargılanmaları ve hüküm giymeleri imkânsızdır! Sorumlu siyasetçilerimizin cevabı eğer böyle ise hiç şüpheleri olmasın; özürleri kabahatlerinden daha büyüktür. Çünkü kanunların suç saydığı bir görüşle suç saymadığı bir görüşü “Eşit derecede” tehlikeli ve zararlı göstermek hiç kimsenin hakkı değildir. Bir hukuk devletinde en azından kanunlara karşı saygısızlıktır.

B) Sosyalist veya Faşist bir düzen kurulmasını istemek, zor kullanarak gerçek­leşmesine kalkışılmadığı sürece, suç değildir. Anayasamızın tanıdığı temel haklar­dan biridir, fikir hürriyetinin gereğidir. Marksist-Leninist Dev-Genç’liler, eyleme geç­tiklerinden mahkûm olmuşlardır. Ülkü Ocaklılar da herhangi bir eyleme girişme­diklerinden ceza almamışlardır.” Sorumlu siyasetçilerimizin açıklaması böyle ola­caksa, yine haksızdır, yine yanlıştır. Fikir mücadelesinin vereceği zararla ihtilalci- silahlı mücadelenin vereceği zarara asla bir tutulamaz. Siyasetçinin kafasına veya hesabına ters düşen bir fikrin mensupları gerçekten faşist olsalar bile. Devletimizi yıkmak üzere uydurma ordular kurmağa yeltenen bir eylemin mensupları ile asla kıyaslanamaz!

C) “Faşist bir düzen kurulmasını istemek suçtur, Fakat Türkiye’de böyle bir istekte bulunan kimse yoktur. Ancak bazı belirtilerden ötürü, Ülkü Ocakları’nda toplanan gençlerin faşist olduklarını sanıyoruz!” Faşizm suçlamasında direnen siyasetçinin mantığı bu ise, yine olmadı. Önce bilmekle sanmak arasında büyük farklar vardır. Suçlu olduğu bilinenle, suçlu olacağı sanılanın aynı kefeye konması, değil çağımı­zın siyasetçisine, ünlü yargıç Bay “Karakuş”a bile yakışmaz.

Ç) Faşizm suçlamasına katılanların son bir açıklaması şöyle olabilir. “Türkiye’de faşizm vardır. Ülkü Ocakları da faşist bir gençlik kuruluşudur. Bunlar Faşist bir dü­zen kurmak için çalışmışlardır. Fakat bu hüviyetlerinden ötürü mahkemeye veril­memiş, hüküm giymemişlerdir. Çünkü memleketimizde zaten faşist bir yönetim vardır”. Bay Ecevit hariç sorumlu siyasetçilerimizden ve diğer yetkililerden hiçbiri­nin böyle bir düşünceye katılamayacaklarına inanıyoruz. Aksi halde, yalnız Ülkü Ocakları’nı değil, başta silahlı kuvvetlerimiz olmak üzere, 12 Mart’tan sonraki ikti­darları suçlamak zorunda kalırlar. Ülkü Ocakları Dev-Genç kıyaslamasının birinci bölümünü özetleyelim: Dev_Genç mensuplarının Marksist-Leninist oldukları ve inan­dıkları düzeni kurmak üzere silahlı eylemlere giriştikleri; 1-Mahkemelerce doğru­lanmış ve hükme bağlanmıştır. 2. Siyasetçilerden bazıları tarafından öne sürülmüş­tür. 3. Kendilerince de kabul edilmiştir. Ülkü Ocakları mensuplarının faşist oldukla­rı ise; 1. Bazı siyasetçiler tarafından hiç bir delil gösterilmeden öne sürülmüştür. 2. Mahkemeler böyle bir suçu doğrulamamış, hiç bir Ülkü Ocaklı “Faşizm” den ceza almamıştır. 3. Bütün Ülkü Ocaklılar faşizmi reddetmiş, Türk milliyetçisi olduklarını belirtmişlerdir.

V

Dev-Genç’in Marksist-Leninist ve Maoist bir kuruluş olduğunu, buna karşılık Ülkü Ocakları’nın Türk milliyetçiliği dışında hiç bir ideolojiye itibar etmediğini gösteren açık delillerden biri de, tarafların seçmiş bulunduğu hedefler ve dostlardır. Dev- Genç’in hedefi 1971 12 Mart’ından sonra, bütün ayrıntılarıyla ortaya konduğu gibi, Türkiye Cumhuriyetini yıkmaktır. Ancak komünist ideolojisinin ustaları tarafından hazırlanan stratejiye uyularak, önceleri asıl hedef saklanmış ve asıl hedefle kendi­leri arasına giren, başlıca engellerin ortadan kaldırılması için çalışılmıştır. Komü­nistlerin Türkiye Cumhuriyeti’ni, yıkma gayelerine karşı çıkan en şuurlu kitle Türk milliyetçileri idi. Üniversite ve yüksek okullardaki çatışmada da Dev-Genç’in çekin­diği, aradan çıkarmak istediği, yukarıda belirtilen sebepten ötürü Ülkü Ocaklı genç­lerdi. Kavganın Ülkü Ocakları ile Dev-Genç’liler arasında verilmesi, bir süre böyle devam etmesi, sorumlu siyasetçilerimizle, diğer bazı yetkilileri yanlış bir düşünceye sürüklemiş, 1971 Mart’ından önce, adı üstelik milliyetçiye çıkmış bir İçişleri Bakanı “Komünistlerle faşistler dövüşüyor, hükümetimiz de olayları ciddiyetle takip edi­yor” gibi garip bir açıklamaya yeltenmişti. 12 Mart’tan sonra Dev-Genç’in hedefi kesinlikle belli olmuştur. Ama buna rağmen, sorumlu siyasetçilerimizin zaman, za­man aynı yanlış değerlendirmeye kapıldıklarını görmekteyiz. Nitekim kısa bir süre önce, kendisini yakından tanımamıza rağmen, iyi niyetli bir vatansever olduğunu duyduğumuz; profesör unvanlı bir bakan “Bir taraftan komandolar silahlanıyor, diğer taraftan ihtilalcı sosyalistler, devleti yıkma hazırlıklarını sürdürüyorlar” de­mekten kendini alamamıştı.

Yeri gelmişken, olayların başlangıcından beri sık sık duyulan ve hala bitme­yen, çürük temellere dayandığı mutlak bir kesinlikle ortaya konmasına rağmen, hatta bazı vatandaşlar tarafından bile doğru zannedilen bir izah tarzını bir kere daha yıkalım: “Deniyor ki: Eğer Ülkü Ocaklılar kavgaya katılmasa, silahlı müca­deleye aynı şekilde karşılık vermeselerdi, Dev-Genç’liler de kendilerini korumak zorunda kalmayacak, olaylar böylesine tehlikeli bir safhaya gelmeyecekti. Bu iza­hı benimseyenler, eğer sosyalist beyin yıkamanın kurbanlarından değillerse, cahil kimselerdir. Çünkü Dev-Genç’liler gerek yazıları ve sözlerinde, gerekse sıkıyöne­tim mahkemelerindeki duruşmaları sırasındaki ifadelerinde gerçek hedeflerinin ne olduğunu, hiç çekinmeden belirtmişlerdir. Adı geçen yazılarla sözler ve ifade­ler incelenirse, Dev-Genç’in Ülkü-Ocakları’na karşı değil, Türk Devleti’ne karşı savaş açtığı ve asıl hedefin “Kapitalist düzen”in yıkılması olduğu görülecektir. Böylece Ülkü Ocakları, hiç kurulmamış bulunsa ve üniversitelerde önlerine hiç bir engel çıkmasa bile, “silahlı mücadele”ye karar verildiği meydandadır. Bu du­rumda, hatanın bir kısmını Ülkü Ocakları’nın sırtına yükleme gayreti, gafletten ileri gelmiyorsa, asla bağışlanmayacak bir ihanettir. Bu konuda gerçeğe en yakın görüş, Ülkü Ocakları’nın temel hedef olarak değil, sadece ilk hedef olarak seçildi­ğidir. Böyle olması da gayet tabiidir. Çünkü Ülkü Ocakları sorumlu siyasetçileri­mizle bir kısım yetkililerden bazılarının hala kavrayamadığı bir durumu, ihtilalci sosyalistlerin vatanımızın bütünlüğüne ve milletimizin birliğine kastettiklerini, ta başlangıçtan beri biliyorlardı. Mücadeleye bu yüzden girdiler, bu yüzden dövüştüler, bu yüzden şehit verdiler. Galiba, memleketimize has bir acayiplik sayılmalı ki, yetkili ve sorumlulardan önce tehlikeyi görüp, soylarına vergi bir yiğitlikle karşılarına dikilen bu çocuklara, teşekkür edileceği yerde, suçlu imişler gibi dav­ranılıyor… Olsun, Türk Tarihi’nin sevgisi, milletimizin şefkati daima onların üze­rinde kalacaktır.

Marksist-Leninist ve Maoist bir kuruluş olan Dev-Genç beynelmilel komünist stratejisine uyarak, önce milliyetçileri, sonra da önlerine çıkan bu kuruluş ve şahıslan hedef almıştır. Ülkü Ocakları’ndan sonraki ilk hedef güvenlik kuvvetleri oldu: Görevini yapan şerefli Türk polisine duyanların yüzünü kızartacak en çirkin keli­melerle sövdüler, haşladılar, hunharca dövdüler, nihayet Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ndeki çatışmada Türk eri Mevlüt Meriç’i şehit ettiler. Dikkatlerden kaçan önemli nokta şudur. Dev-Genç’liler sıkıyönetimden önce, sadece polis düşmanı imiş gibi görünmeyi, Türk Ordusu’na sanki dostmuşlar zannını uyandırmayı tercih etmişler­dir. Fakat sıkıyönetim foyalarını açığa çıkarmış “Takke düşmüş, kel görünmüştür” 16 Haziran, Orta Doğu ve Hacettepe olaylarında bütün dünyada olduğu gibi Türkiyemiz’de de, ordunun komünistler için en tehlikeli bir düşman sayıldığı anlaşılmış­tır. Nihayet, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Kemalettin Eken’e sıkılan kur­şunlar bu düşmanlığın son örneğidir.

Komünist ihtilalinin öncüsü Lenin, ünlü bir konuşmasında “Bizim dostumuz ol­mayan herkes, düşmanımızdır.” demişti. Leninist Dev-Genç de bu görüşün temsilci­sidir. Yalnız, strateji icabı önce kendileriyle mücadele edenler temizlenecek sonra da tarafsızlara sıra gelecekti. Özetlersek, Dev-Genç’in hedefi: Türkiye Devleti’nin bütün kuruluşları ve milletimizin vardığını korumaya çalışan bütün şahıslardır.

Ülkü Ocakları’nın hedeflerine gelince: Milliyetçi Türk gençleri hedef olarak, fik­ri manada değil, gerektiği vakit, kendileri ile dövüşülecek hedef olarak sadece mil­letimizin düşmanlarını seçmişlerdir. Bugünün ölçülerine göre de düşman komü­nistlerden ibaret görülmüştür. Ülkü Ocaklılar, sorumlu siyasetçilerden bazılarının emirlerine uymak zorunda kaldıkları için, kendilerine zaman, zaman çok haşin dav­ranmasına rağmen, Türk polisine daima saygılı davranmışlardır. Hatta öyle olaylar vardır ki: Dev-Genç mensupları polisimize sövdükleri vakit, karşılarında Ülkü Ocaklı gençleri bulmuş, ağızlarının paylarını da almışlardır. Hele Türk Ordusu Ülkü Ocak­lılar için adeta bir sevgilidir. Gerçeğe tam bağlı kalmaya çalıştığımız bu yazı serisin­de, şunu da açıkça belirtelim. Ülkü Ocaklarındaki ordu sevgisi, sosyalist propagandanın da tesiri ile iyi anlaşılamamış ve değerlendirilememiştir. Türkiye’mizin son buhranlı döneminde, bu cihetin değerlendirilmemesi bir hatadır ve mücadelenin kazanılmasını geciktirmiştir.

Dahası var: 12 Mart öncesi iktidarları gibi, 12 Mart sonrası iktidarları da Ülkü Ocaklıların ölçülerine uygun bir hüviyette değildir. Ama milliyetçi Türk gençleri, benimsemedikleri hükümetleri kuvvet kullanarak yıkmak düşüncesine kapılmamış, iktidarları geçici saymamış, devletimizin kıyamete değin yaşamasına inanmıştır.

Konu alabildiğine uzatılabilir. Fakat sonuç değişmez: Dev-Genç’in hedefi devlet­tir, devleti koruyan güçlerdir. Ülkü Ocaklıların ise devletin düşmanlarıdır, Dev-Genç- ’tir diğer komünist kuruluş ve şahıslardır. Büyük Türk ülkücüsü Nihal Atsız Bey’in, bir yazısının sonundaki bir cümleyi hatırlamaktan kendimizi alamayacağız: Baht utansın! Evet, tesadüflerin devlet adamı unvanı kazandırdığı bazı kimselerin, devle­tin düşmanları ile dostlarını aynı terazinin kefesine koyduğunu, dostla düşmanı aynı derecede “tehlikeli” saydığını gördükçe, “Baht Utansın!” demekten gayrı eli­mizden ne gelir, burada hem bir hakkın teslimi hem de Devlet Başkanımızın, milli şuura kuvvetle sahip olduğunu göstermesi bakımından, geçmiş bir olayı anıyoruz. CHP’nin sabık Genel Başkam İsmet İnönü; Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay ile yaptığı bir görüşmede, Ülkü Ocaklarının da yaptığı zararlardan bahsedince, “Onlar vatan­sever gençlerdir, komünizme karşı mücadele ediyorlar” cevabını almıştı.

Sorumlu siyasetçilerimizle, diğer bazı yetkililerden bir kısmının, Sayın Cumhurbaşkanımızdaki anlayış ve şuurdan hala uzak kaldığını görmek cidden üzüntü vericidir.

                           III- Devlet, 18 Eylül 1972, Sayı: 154

                                   IV- Devlet, 9 Ekim 1972, Sayı: 155              V-Devlet, 16 Ekim 1972, Sayı: 156