Öyle zannediyorum, kendisini Türk milliyetçisi olarak tanımladığı halde, hâlihazırdaki “milletten” iğrendiğini, hiç sevmediğini söyleyen en azından birkaç kişiyle karşılaşmışsınızdır. Veya belki zaman zaman siz de buna benzer düşüncelerin pençesine düşüyor olabilirsiniz. Tabiatıyla bu düşünce de bizi şu soruya yönlendiriyor: milletini sevmeyen Türk milliyetçisi olabilir mi? TMFS’yi* okuyanlarımız muhtemelen reflektif bir tavırla bu sorunun cevabına hemen hayır diyebilirler. Zira Türk milliyetçiliğinin temeli Türk milletini sevmektir. Ancak bu soru ne hemen hayır ne de hemen evet denilmekle sükûta uğratılacak bir soru değil. Zira realitede davranışlarını hiç beğenmediğimiz bir toplum var. Hatta biraz daha tahrik edici olması bakımından ahlâksız bir toplum var diyebilirim. Peki, biz ahlâksız bir toplumu nasıl sevebiliriz? Öyle ki hemen herkesin birbirini kandırma uğraşında olduğu, yalan ve iftiranın olağan karşılandığı, helal ve haram çizgisinin ise grileşmesinin de ötesinde neredeyse kalmadığı bir toplumun içinde yaşıyoruz. Biz böyle bir milleti nasıl sevebiliriz, değil mi ama?

Esasen bu soruyu biraz taraflı, biraz da kavram karmaşasından yararlanarak lehime kullanacak şekilde sordum. Her şeyden evvel, milletin olduğu bir yerde, fert nazarında ahlâksızlık yapanlar olsa bile bu, umumun kabul edebileceği yahut içten hale getirebileceği bir boyuta ulaşmaz. Zira millet demek bir tarafıyla sosyal dayanışma demektir. Sosyal dayanışmanın, yani toplum dayanışmasının olduğu yerde ise evrensel kaideler üzerinde anlaşabiliriz; dürüstlük, başkasının hakkını gasp etmeme, haram yememe vs. Kötü ve yanlış olanda ise anlaşmamız mümkün değildir. Çünkü kötü ve yanlış olanlar, birbirimize karşı güvenimizi zedeleyerek sadece kendimizi düşünmek mecburiyetinde bırakacak ve dolayısıyla sosyal dayanışmadan uzaklaştıracaktır. Öyleyse, bu pencereden bakarak içinde bulunduğumuz toplumun millet olma vasfını kaybettiğini söyleyebiliriz.

Bu bakımdan, beğenelim veya beğenmeyelim bizler millet olma vasfını kaybetmiş bir topluluğunun milliyetçiliğini yapmaya çalışıyoruz. Bu itibarla, siz falanca kötü ve ahlâksız kimselerin de mi milliyetçiliğini yapıyorsunuz diye istihza içeren sorulara hem evet hem de hayır diye cevap verebiliriz. Hayır, çünkü biz bize sirayet eden kötü ve ahlâksız davranışlarının muhafazasını savunmuyoruz, bilakis bunları değiştirmek gayretindeyiz. Evet, çünkü her insan özü itibariyle kıymetlidir. Öyleyse gayemiz, insanımızın cevher-i aslîsindeki iyiliği ve doğruluğu ortaya çıkarmaktadır. Haddizatında benim kanaatimce milliyetçilik, toplum içerisindeki eşitsizlikleri mümkün olduğunca kaldırmaya çalışarak liyakat esasına göre bir toplum tabakalaşması öngörür.

Öyleyse bizler, Türk milletini değil içinde bulunduğumuz toplumun kötü özelliklerini sevmiyoruz. Türk milletinin tarihî süreklilik ve birikimini göz önünde bulundurarak umutlanıyor, kaybettiğimiz vasıflara tekrardan erişeceğimize inanıyoruz.

Rahmetli Durmuş Hocaoğlu biraz da karamsar bir düşünceyle bir röportajında**,  içinde bulunduğumuz durumdan tek çıkış yolunun kahraman çıkarmaktan geçtiğini ifade ediyordu. Nasıl olursa olsun karşılaştığımız problemler tek bir kişi ile çözülecek değil, arkasında şuurlu ve hareketli insanların varlığını icap ettiriyor. Bir büyüğümün dediği gibi Türk milletinin yok olmasına gönlümüz râzı değil ise, üzerimize karanlıkların çöktüğü şu zamanlarda, Türk milliyetçileri –teşbihte hata olmasın- adeta birer ateş böceği gibi belirmelidir.

Hülâsa; bana öyle geliyor ki, hâlihazırda Türk milliyetçilerin esas vazifesi millet olma vasfımızı tekrardan kazanmak için çalışmaktır. Bizler beşeriz ve neticeden sorumlu değiliz. Bu bakımdan ümitsizliğe düşerek azmimizi kaybetmekten sakınmalıyız. Ve galiba bu vazifeyi gerçekleştirmenin en önemli yollarından biri de, Yeni Ufuk toplantısında hocalarımızın da belirttiği gibi kendi alanlarımızda ihtisaslaşma olacaktır.

Yazımı, eskimez kimselerin bir duasıyla bitirmek istiyorum:

“Tanrı Türk’ü korusun.”

*Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-İskender Öksüz

**http://www.durmushocaoglu.com/dh/yazi.asp?yid=5560536