Maziden atiye köprülerin temelinde kültür ve dil olduğu şiarını Kültür ve Dil adlı eseriyle okuruna sunan Mehmet Kaplan ilk basımının 1982 yılının Ekim ayında yapılan kitabının 32.baskısını elimizde bulunduruyoruz. Bu süreç içerisinde zaman zaman düzenlemelere uğrayan eser Dergâh Yayınları tarafından halka sunulmuş, yayımlandığı her yıl büyük ilgi görmüştür. Muhtevası nazarında yoğun konuların ele alındığı bu çalışma 208 sayfa içerisinde yalın bir anlatımla hazırlanmış her kültür düzeyindeki okuyucuya hitap edecek nitelik kazanmıştır.

Türk milletinin kültürel genetik kodlarını öğrenmek açısından Türk dili ve kültürü üzerine yapılan çalışmalarda ayrı ilkelerden hareket edilerek ayrı neticelere varıldığı bilinmektedir. Farklı neticelerin ortaya çıkmasında, çalışmalara kaynaklık eden referans eserlerinin incelenmesi gerekmektedir. Türk toplumunun kültürel kaynakları incelendiğinde, asli iki unsurun İslâm dininin nüfuzuyla şekillenmiş sanat anlayışı, dili, yaşam tarzı gibi gelenekleşmiş bir yapıyı ve zamanla bu yapının değişime uğrayarak batılılaşma meselesinin iç içe geçmiş şeklini göreceklerdir. Mehmet Kaplan, bu eseriyle yaşanılan sürecin aydınlatılması amacını taşımış, önemli gördüğü konular üzerinden Türk kültür ve diliyle ilgili açıklık getirmek istemiştir.

Konu kitabın ismiyle müsemma şekilde ilerlemiş alt başlıklar açılarak konunun derinliğine inilmeye çalışılmıştır. Türk edebiyatı ve kültürünü yaratan değerler sisteminden yola çıkarak din, millet, ordu kavramlarının bu sistemdeki yerini, ona kattıklarını ele alarak giriş aşaması tamamlanmıştır. Ardından kültürel değerlerin oluşturduğu Türk musikisi, plastik sanatları, şehirlerin planlanışı ve kültür içindeki yeri, vatanımızın tabii güzellikleri ve servet hazinelerine değinilerek kültürlü insanların eliyle bu değerlerin gelecek kuşaklara nasıl aktarıldığını ince ince işlemiştir. Aktarımı esnasında olumlu ve olumsuz eleştiriler getirilerek sürecin gelişiminde okura yol haritası çizilmeye çalışılmıştır. Ayrıca müellifin kaleminden anladığımız kadarıyla zihninde kültürlü insanlar olarak tanımladığı bir münevver kadronun da portresi yer almaktadır. Okura milletin kültür taşıyıcıları olarak bu aydın kadro gösterilmekle beraber aydın-halk birlikteliğinin, uyumlu çalışmasının yeniden büyük bir medeniyetin temel taşlarını oluşturacağına olan inancını görebiliyoruz.  Batı’da yaşanan savaşların, sınıf ayrımının ortaya çıkardığı yeni siyasal rejimlerin, Osmanlı topraklarına olan etkisi elbette Türk kültür ve medeniyetinde görülmüş. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar olan gelişmelerin yeni kültürel bağların kurulmasına, var olan Türk kültürünün yeni gelişmeleri bünyesinde eritip, sentezleme işleminin aşamalarını incelerken başka bir kültür kaynağının bulunup bulunamayacağı sorusunu okurun zihninde oluşturuyor. Dünyayı kasıp kavuran işçi sınıfının siyasal temsiline bağlı olarak bir işçi kültürünün oluşturulmaya çalışıldığına bakarak Türk milletinde böyle bir oluşumun varlığına ihtiyaç olup olmadığını irdelerken, sınıfsız olan Türk toplum yapısının buna gerek duymadığını anlamak zor değil. Onun yerine yüzyıllardır İslam’la iç içe yaşamış milletimizin kültür kaynağı olarak yanlış batılılaşmayla gerileyen İslam kültürünü gösteriyor ki yazar bu konuda haklı.

Müellif birçok alt konuya değinerek okuyucu üzerinde ufuk açıcı etkiler bırakıyor. Kültürün devamını sağlayan dil unsuru üzerine görüşlerini açıklarken ifade vasıtalarının değişmesinden konuşma dilinin maruz kaldığı yozlaşmaya da vurgu yapıyor. Milletleri canlandırma gücü olarak görülmesi gereken dilin, insanlar üzerindeki birleştirici etkisine bakarak ortak dil ortak kültür oluşumdan mihenk taşı olduğunu söyleyebiliriz. Dilde değişim her çağda yaşanır, önemli olan bu değişimin nesiller arasında kültürel bağların kopukluğuna yol açmamasıdır. Dilde sadeleştirmeleri göz önünde bulundurduğumuzda halkın anlayacağı bir dil oluşturmak gibi olumlu bir düşüncenin rotasından sapıp aşırılık ve itidale doğru gidişinin kültüre olan etkilerini de bir örnek üzerinden somutlaştırmak istiyorum. İngilizler bugün hala Shakespeare’i okuyup anlayabilirken bir Türk çocuğunun geçmiş dönem aydınlarını anlayabilmek için tercüme beklemesi, kültürel aktarımda edebiyat sahasında kopukluk olduğunu gösterir. Aynı şekilde Almanların yüzyıllar önceki şarkılarını dinleyip gözyaşlarına boğulurken bizlerin ise hiçbir şey hissetmeden sadece işittiğimiz şarkılara verdiğimiz tepkiler de bunun bir göstergesi değil midir? Bu soru ardı ardına birçok soruyu da beraberinde getirir. Avrupa’da romanlar üzerinden gelişen klasikler varken bizim klasiklerimizin Cumhuriyet döneminde oluşmaya başlaması da incelenmesi gereken bir başka konudur. Avrupa’daki klasiklerin oluşumunda romanlar görülürken Türk milletinin klasiklerinde özellikle şarkıları görebiliriz. Ayrıca Divan edebiyatının ustaları klasik edebiyat dediğimiz edebiyatın varlığı içinde birer klasik örneği olarak incelenmesi, geçmiş kültürümüzle günümüz arasındaki bağların güçlenmesinde olumlu etki yapacaktır.

Dil ve Kültür üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında Mehmet Kaplan’ın Kültür ve Dil adlı eserinin önemli bir yeri olduğunu söylemeden geçemeyiz. Özellikle 32.baskısını yapmış olması bunun en büyük kanıtıdır. İki konunun birleştirip okura sunulduğu bu çalışmanın dışında farklı yazarlardan farklı bakış açılarıyla yazılan eserlerden de bahsetmek istiyorum. Dil üzerine Nihad Sâmi Banarlı’nın Türkçenin Sırları eserinde dil üzerinden yine bir kültür inşasını görmekteyiz. Mehmet Kaplan’ın eserinde belirttiği dil anarşisinin dildeki aşırılıkların yarattığı olumsuz etkiyi göz önüne alırsak Nihad Sâmi Banarlı’nın eserinde dilde sadeleşmeden ziyade Türkçe’yi bir imparatorluk dili olarak görülmesinin daha doğru olacağı üzerinde durulmuştur. Prof.Dr.İbrahim Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü adlı eserinin 316.sayfasından itibaren Türk kültür ögelerinden sanat, müzik gibi alanlara değinmekle beraber aynı eserin medeniyeti oluşturan kültürün tanıtıldığı giriş bölümünde(sayfa 15) tıpkı Bir Medeniyet Teorisi Kültür ve Medeniyete Yeni Bir Bakış açısı adlı eseriyle Prof.Dr. Yılmaz Özakpınar’ın görüşlerinin paralellik gösterdiğini söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz eserlerle aynı çizgide olduğunu düşündüğüm Mehmet Kaplan’ın bu çalışmasının daha derinden anlaşılması için kültürün taşıyıcısı olarak bahsettiğimiz aydın kadrolara örneklerin verildiği Göktürk Ömer Çakır’ın Millî ve Manevî Târihimizin Büyük Sîmâları adlı eserinin de okunması okuyucuya büyük faydalar sağlayacağı kanaatindeyim. Konuya farklı açılardan yaklaşmak isteyen okurlar için Pıckthall’ın İslâm Medeniyetinin Dinamikleri, Albert Schweıtzer’in Medeniyet Felsefesi adlı çalışmalarını da tavsiye edebiliriz. Kaplan’ın eserini yukarıda adı geçen eserler içinde değerlendirdiğimizde Türk kültürü üzerine yeni bakış açıları getirmekle birlikte bazı konularda diğer eserlerin tekrarı niteliğinde görülebilir.

Müellifimiz 1915 yılında Eskişehir’de dünyaya gelmiş olup ilk ve ortaöğretimini bu şehirde tamamlamıştır. İstanbul Üniversite’sinde başladığı akademik hayatına Yeni Türk Edebiyatı alanında asistan olarak devam etti. 1939 yılında başladığı akademik kariyeri 1952 yılında profesörlük unvanıyla taçlandı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin kurucularından olup, üniversitede dekanlık ve rektörlük vekilliği görevlerinde bulundu. İlk yazılarını 1930’ların sonunda Gençlik, İnkılapçı Gençlik dergilerinde verdi. Ardından İstanbul dergisinde yayınlanan inceleme ve eleştiri yazılarıyla tanınmaya başlandı. Hareket, Şadırvan, İstanbul, Çağrı, Hisar, Türk Edebiyatı gibi dergilerde yazan Kaplan 1986 yılında hayata veda etmeden önce özellikle Doğu Anadolu bölgemizde yaptığı derleme çalışmalarıyla Türk kültürüne hizmetleriyle akademi dünyasında yerini aldı.

                Medeniyetin oluşumundaki önemli faktörlerden biri olan dini kültüründe vazgeçilmez bir unsur olarak gören Kaplan, dini kültürü aşan ve onu besleyen bir kaynak olarak görür. İslam baz alındığında hafızlık, hattatlık gibi sanat alanlarının din ile kültür ilişkisinin açıklanmasında canlı birer örnektir, tıpkı Divan Edebiyatı gibi. Türk milleti dışa açık olmasıyla sadece Fars ve Araplardan değil Hristiyanlardan da etkilenmiş mimarisine, kelime hazinesine aldıklarını kendi bünyesinde eriterek yeni bir üslup ortaya koymasını bilmiştir. Osmanlı aydın tabakası incelendiğinde Arap ve Fars etkisinin bir tabakalaşma yarattığı görülür, halk ile aydın sınıf arasındaki bu kopukluğun giderilmesi için Tanzimat’tan Cumhuriyete kadar yaşananlar incelendiğinde birçok konuya temas etmek gerekir. Elimizden geldiğince bu konulara kısa kısa da olsa özünü vermek niyetiyle değinmeye çalışacağız.

Türk ordusunun temelinde ordu millet anlayışı vardır. Bu anlayış hayat felsefesi bakımından Türk milletinin temel inançlarından biridir. Orduyu oluşturan her fert aynı zamanda toplumun bir uzvudur. Yani millet orduyu yaratır ve milleti korur. Ordu kavramı üzerinden devlete baktığımızda devlet kurmak milletlerin yetenekleriyle doğru orantılı bir ilişkidir. Devletleri ordular kurarken kültürler devam ettirir görüşünde Mehmet Kaplan ek olarak kültürün devamını da dilin sağladığını söylüyor.

Dilin birleştirici vasfı duygu ve düşünceler birliği, insan yığınlarının bir cemiyet halini almasını yani milletleşmesini sağlar. Türkçeye binlerce yıldan beri giren yabancı kelimeleri çıkarmaya kalkmak milletin hafızasına neşter vurma eylemiyle eşdeğerdir. Dile yapılan müdahaleler duygu ve düşünceyi feda etmeye yol açmış, zihinlerdeki ufukları köreltmiştir. Ataların mirası olan her kelime, deyim, atasözü malzemeleri dışarıdan alınmış olsa bile yapının Türk olduğu gerçeğini değiştirmez. İfadeyi somutlaştırmak için ‘‘Ak akçe kara gün içindir’’ cümlesindeki ak sözcüğü yerine beyaz kelimesini getirdiğimizde söyleyiş ve manadaki parazitlerin oluştuğunu görürüz. Hem dil estetiği hem de ifade ediş bakımından böyle bir ifadenin içselleştirilmesi zordur. Türk dilinin gelişiminde ve devamında devletin dil politikalarının önemini inkâr edemeyiz.

Türk edebiyatı ilk örneklerini sözlü edebiyat alanında vermiştir. Bu da gösteriyor ki Türk milleti sözlü kültür geleneğiyle birlikte kültür ürünlerini oluşturmayı tercih etmiştir. Bu yüzdendir ki yazılı eser vermemiz diğer milletlere göre uzun zaman almıştır. Edebiyat bir milletin felsefesini işlediğinden eserlere bu minvalden bakmamız gerekmektedir. Halk edebiyatına dayanan masal, şiir, destan ve hikâyelerle bezenmiş bir edebiyat anlayışıyla halkla bütünleşme yoluna gidilirken, çağdaş edebiyatla da araya mesafe koyulmamalıdır. Batı’dan alınan türler yüksek Türk kültürü ve Türk dilinin özelliklerine göre işlenmeli, ortaya çıkan ürünler bu yüksek kültürün sentezinden geçmelidir. Halkın sindirdiği eserlerle klasik eserlerin oluşumu gerçekleştirilebilir. Klasik eserler geçmişle geleceği birbirine bağlayan köprüler olarak değerlendirilmelidir. Arada kopukluk olmaması millet olma yolundaki adımlarımızın da sağlamlığını arttıracaktır. Batı kültürünün yanlış anlaşılmaması için mana temelli bir bağ kurulması elzemdir. Türk halkı için madde bir amaç değil bir araçtır. Edebiyata bu şekilde yaklaşılmalı, millet bağını güçlendiren etkisi üzerinde durulmalıdır.

Türk tarihi de Türk dili kadar önemlidir. Yaşanılan tarih ile yazılan tarih arasında çelişkilerin bulundurulmamasına önem verilmeli, çelişkiler gerçeklikle tekrar ele alınmalıdır. Tarihin vasfına uygun olarak ders alarak geleceğe yürüyebilecek milli ülkü sahibi nesillerin oluşumu için tetikleyici bir unsur haline büründürülmelidir. Bu süreçte aydınlarımızla birlikte halkımızı da önemli görevler beklemektedir. Tarihi her vesika her bulgu kayıt altına alınmalı, bunun şuuru nesiller boyunca aktarılmalıdır. Dîvânü Lugati’t-Türk’ü bize kazandıran Ali Emirî Efendi bu konuda bize yol gösteren bir örnektir. Gerek müzelerde gerekse bireysel koleksiyonlarda muhafaza edilerek geleceğe taşınmalıdır.

Müziğe çağdaş ve eski ayrımı yapmadan bir bütünlük içinde bakılmalı, birini diğerine tercih etme gafletinden kurtulmalıyız. Hepsi bizim insanımızın geleceğe bıraktıkları miraslar olarak değerlendirilmeli ve sahip çıkılmalıdır. Batı dünyası roman türüyle klasiklerini verirken bizim klasiklerimizin şarkılar yoluyla oluştuğu gerçeğini unutmamak gerekir. Alınan her tür Türk kültürüyle birleştirilir ve ortaya çıkan ürünler bu milletin birer eseri olarak tarihteki yerini alır. Vatan çıplak bir toprak parçası değil, kültür ürünleriyle zenginleştirilmiş manevi uzuvlarımız olarak görülmelidir.

Türk şehirleri Türk insanının yeteneğini ve dünya görüşünü yansıtır. Camiiler ve mezarlar eski Türkler için şehrin merkez öğesi olması inançlarının ve dünyayı algılayışlarının bir göstergesidir. Şimdiki durumla karşılaştırıldığında değişen insan profilini de görmek mümkündür. Aynı zamanda şehirler açık hava müzeleri olarak öğretmen ve öğrenciler başta olmak üzere toplumun kültürü inceleyebilecekleri belli başlı alanlardandır. Her bölge insanının simgesi olan şehirler olduğu için millete mâl olmuş yapılarda dünyaya açılan pencerelerimiz olarak görülmelidir.

Kültürü sadece manevi sahaya inhisar ettirmek yanlış bir görüştür. Doğayı işlemekte bir kültür işi olduğundan, yetişen nesle sanat terbiyesi verilmesinde yararlanılabilecek kaynaklar arasında yer alır. Var olan doğal kaynaklarımızın gelişmesi için çabalamak vatan anlayışımızın genişliğini de göstermesi açısından elzemdir. Sayıp döktüğümüz tüm bu unsurlar kültürlü insanlar tarafından oluşturulan kadroların neşredilmiş hatıralarında, zengin hayat tecrübesinde kaydedilmiş halde okuyucuyu beklemektedir. Öğretmenler yetenekli insanları topluma kazandırarak yeni Yahya Kemal’ler, Ziya Gökalp’leri topluma hediye etmekle görevlidir.

Genç nesillere Türk kültürü hakkında canlı bir fikir vermek istiyorsak, öğrencileri Türk kültürü ve medeniyetinin geliştirdiği şehirlerde, müzelerde, kütüphanelerde dolaştırmalıyız. Onlara mevcut eserleri tanıtmalı, çevrelerindeki kültür öğelerini derlemeye teşvik ederek bilinçli birer kültür işçisi olmaları yönünde yol göstermeliyiz.

Eserin dili ve üslubu incelendiğinde yer yer unutulmaya başlamış kelimelerle birlikte güncel kullanımda olan kelimelerin kaynaştırıldığını görüyoruz. Bu durum okura cümle içindeki anlamdan yola çıkarak kelimelerin içerdiği anlamı da kavramasına neden oluyor. Ayrıca akıcı bir üslupla kaleme alınmış eser, inceleme tarzında olmasına rağmen herkesin kolaylıkla anlayabileceği bir yalınlıkla anlatılmış. Verilmek istenen zorlaştırmadan olduğu gibi aktarılmıştır. Yazar vermek istediği mesajı yer yer örneklerle somutlaştırma yoluna giderek okurdaki etkisini daha kalıcı hale getirmiştir. Böyle titiz bir dil anlayışıyla yazılan eserin yediden yetmişe herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabileceği fikrindeyim.

Yazar eseri oluştururken farklı kaynaklardan yararlanmış ancak bunları ek olarak kitabın sonunda belirtmemiştir. Okudukça göreceğimiz üzere örnekleri verirken farklı yerlere atıfta bulunduğu gözümüzden kaçmayacaktır. Farklı zamanlarda yayınlanmış yazıların derlemesiyle oluştuğu için böyle bir kaynakça belirtilmemesini doğal karşılıyorum. Aynı zamanda sade bir kapak tasarımıyla birlikte resim ve grafik gibi metinleri zenginleştirici unsurlara yer verilmemiş, bu da derlemenin yapılmasıyla ilgili bir husustan kaynaklanıyor olabilir.

Türk kültürünü oluşturan dil, din, plastik sanatlar, müzik, şehirler, doğal güzellikler, münevver kadrolarımız gibi birçok husus birbiriyle bağlantılı olarak ele alınmış. Özellikle dile etki eden tarihsel gelişmeler dilde aşırılık, dil anarşizmi gibi başlıklar altında derinlemesine okuyucuya sunulmuştur. Günümüz Türkiye’sini anlamak istiyorsak geçmişteki genetik kodlarımızı iyi anlamamız lazım. Bu da bu dinamiklerin temelini öğrenmekten geçer. Bu açıdan bakıldığında kültür felsefesinin önemine dikkat çekmek gerekir ki milli varlığımızın temelini bu dünya görüşü, medeniyet felsefesine borçluyuz. Türk milletini sevmek için içinde yaşadığımız Türk kültürünün temel yapı taşlarını özümsememiz gerekiyor. Bunun bir kısmı sosyalleşme dediğimiz toplum içinde gerçekleşirken önemli bir bölümü de kitapların dünyasında gerçekleşir. Gelecekte var olacak Türk milletine bugünden bir selam göndermek bu kitabın okunmasını teşvik etmekten geçtiği düşüncesiyle hepinizi bu çemberin içine davet ediyorum. Sen yoksan bir eksiğiz, hep birlikte Türk milletiyiz…