Her milletin kendine mahsus bir medeniyeti vardır. Bununla beraber, her medeniyet, beşeriyete “âlemşümul” bir “mesaj” sunmak ister. Bu istek bütün medeniyetlerin içinde açık veya gizli mevcuttur. Her medeniyetin, kendine mahsus ve fakat “âlemşümul” olmak isteyen bir “mesajı” vardır. Bu mesajı, bazen bir millet, bazen birçok millet, kendi milli medeniyetlerinin özellikleri içinde açıklarlar. Bu mesajlar, ya bir “din” veya o hüviyette ortaya çıkmak isteyen bir felsefe veya ideolojidir.

                Medeniyet tarihini ve günümüzdeki çığlıkları dinleyin, sloganlara kulak verin, dünyamız “mesajlarla” dolup taşmaktadır. Bu uğultu ve gürültü arasında sesi gür çıkanların ne dediklerini anlayabiliyoruz fakat bazıların sesi mırıltılar ve fısıltılar halinde kayboluyor. Arnold Toynbee, çeşitli kültür ve medeniyetlerden çıkan bu mesajlara “MEYDAN OKUMA” adını veriyor.

                Bazıları insanlara “barış”, bazıları insanlara “özgürlük”, bazıları “mutluluk”, bazıları “huzur”, bazıları “adalet”… vaad ediyor. Her kültür ve medeniyet “kendini anlatmaya” çalışıyor. Böylece, “milli medeniyetler”, üst-sistemlerini, “âlemşümul bir ses” haline getirmeye uğraşıyorlar. Bu suretle kültürlerin sürtüşmesi yanında bir de medeniyetlerin boğuşması söz konusu oluyor.

                Türk Milleti’nin, bütün tarihi boyunca, beşeriyete sunduğu “mesajlar”, başlı başına bir inceleme konusudur. Değerli tarihçimiz, merhum Prof. Osman Turan’a göre, Türk Milleti’nde İslâmiyet’ten önce, “cihan hâkimiyeti mefkûresi” mevcut bulunmakta idi. Türk Milleti, “Tanrı tarafından” dünyayı idare etmek için yaratıldığına inanmakta idi. Dünyaya “adalet” ve “nizam” ancak Türk ile gelebilirdi. İslâm’dan sonra da Türk Milleti aynı “mefkûreyi” yeni bir mesaj ile ilan ederek dünyaya meydan okuyordu. Bu, “İlâh-ı Kelimetullah” ve “Nizam-ı Âlem Davası” tarzında formüle edilmişti. İslâmiyet’in bütün beşeriyete mesajı “Allah’tan başka ilâh yoktur” ve “Allah’ın nizamından gayrısı bâtıldır” tarzında idi. Türk, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, bütün sahte tanrıları yıkmaya ve insanları, İslâm nizamında yaşatmak üzere “bozuk düzenleri” kırıp atmaya yöneldi. Bu espri içinde tam dört yüz yıl “Resul-ü Ekrem’in Vekili” olarak “cihana” hükmetti. Türk-İslâm medeniyetinin bu mesajı, asırlarca dünyaya yankılar yaptı; sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve askeri zaferlerle taçlandı. Yine, asırlarca Türk Devleti, dünyanın bir numaralı olmak şerefini korudu.

                Bugün sesimiz kısılmış durumdadır. Birçoklarımız yabancı kültür ve medeniyetlerin “meydan okumaları” karşısında sinmiş durumda, bazılarımız da bu yabancı kültür ve medeniyetlerin meydan okumasına boyun bükmüş beklemektedir. Küçük bir azınlık da, yabancı “mesajları” birer birer ezberleyerek “ilericilik, devrimcilik” pozlarında dolaşmaktadır. Medeniyet değiştirmek çılgınlığına kalkan ve ekonomik yapımız değiştikçe “kültürümüzün de değişeceği” yalanına inanan gafil çevreler, yabancı kültür ve medeniyetlerin “meydan okumaları” karşısında yenik ve ezik düşmenin “kompleksi” içinde konuşup yazdıklarını ne zaman anlayacaklar?

                Türk-İslâm ülküsü, tarihimizin, yeniden gür çıkmaya başlayan sesidir. O, tarihten, milli kültürden ve yüce dininden gelen muhteşem “mesajın” hiçbir komplekse saplanmadan, yani korkmadan, utanmadan “kınayanların kınamasına aldırmadan” bütün haşmeti ile ortaya koymaya ve “meydan okumaya” mecbur olduğunun şuuru içindedir. Olmanın ve yücelmenin başka bir yolu yoktur.                 Bütün İslâm dünyasının yalancı ve aldatıcı “yabancı sloganlara” sarıldığı bu şartlarda, Türklüğün de, İslâm’ın da yegâne ümidi, bu ülkücü gençlerdir.