Her milletin tipik bir özelliği vardır, Alman Psikoloğu W.Wundt, bu noktadan hareketle bir ‘Kavimler Psikolojisi’ yazmıştır.

Gerçekten de, milletlerin, tarihi tecrübeleri neticesinde ulaştıkları ortak bir şuurları ve yaşama tarzları vardır. Bu şuur ve yaşama tarzı, milletçe verilen ve nesilden nesile devredilen hayat mücadelesinin, irademiz dışında teşekkül eden meyvesidir. Çağdaş psikologlar, belki yeniden tek tek her milletin bu açıdan psikolojik yapılarını incelemek ihtiyacını duyacaklardır. Böylece, Çinli ’nin, Hintli ’nin, Japon’un, Slav’ın, İngiliz’in, Alman’ın, Yunan’ın, Tunuslu’nun, Kongolu’nun… Şahsiyetinin temelinde yatan kolektif yaşama üslubunu ortaya koyacaklardır. Bu suretle ortak kültür ve medeniyetin doğurduğu ve bütün fertlere, özellikleri içinde yansıyan, ‘ortak temel şahsiyeti’, her millet için ayrı ayrı tasvir edeceklerdir. O zaman -çok muhtemeldir ki- bu ‘temel şahsiyet değerleri ’nin nesilden nesile bir ‘içtimai verasetle’ intikal ettiğini ve kolay kolay değişmediğini göreceklerdir.

Hakanlarını, birer ‘Tanrı-Kut’ (Allah’ın, bütün cihana gönderdiği birer ıslahatçı)olarak gören Türk Milleti’nin, en açık özelliği ‘ordu-millet’ olmasıdır. Bütün Türk tarihi, bu milli karakterimizin tezahürleri ile doludur.

Milletimizin her türlü teşkilatlanmasında, bu ruh ve şuuru daima gözlemek mümkün olacaktır. Üstelik milletimiz, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatını bu ruh ve şuur içinde düzene soktuğu zaman çok da başarılı olmuştur. Türk Milleti için askerlik, düzen ve disiplin; onun dışındaki hayat ise ‘başıboşluk’ tur. Batı medeniyetinde ‘sivil’ medeni karşılığıdır, oysa Türkçemizde aynı kelime ‘başıbozuk’ olarak geçer. Kısaca, Türk Milleti, disiplin ve hürriyetin dengesi üzerine kurulu bir yaşayışa alışkındır. O hürriyet kadar disiplini de sever.

Öte yandan yüce dinimiz, cihadı (mukaddes savaşı) bütün müminlere farz kılarken, bütün mensuplarını ‘Allah’ın Ordusu’ durumunda mütalaa eder, İslam dininde her mümin aynı zamanda gerektiğinde, mukaddes bir savaşçıdır. İşte, İslamiyet’in, cihadı, bütün müminlere farz kılması, Türk’ün ‘ordu-millet’ karakterini bütün haşmeti ile kavramış, onun sosyal, kültürel, ekonomik ve politik sisteminde çok müessir olmuştur… Müslüman’ın ‘özel hayatı’ bile, bu mukaddes savaşın bir parçası haline gelmiş bulunmaktadır. Müslüman, bir savaşçı olarak doğar, isim alır, yaşar ve ölür. Türk-İslam kültür ve medeniyetindeki ‘Alp-Erenler’ bu ruhun tarihimizdeki ifadesidir.

Türk’ün, ‘ordu-millet’ karakterini, sadece savaş meydanlarına has zannetmek yanlış olur. Türk, mimar iken, esnaf iken, devlet memuru iken, sanatkârken, bestekâr iken, çini işlerken, halı dokurken, ev yaparken, döşerken, laboratuvarlar kurarken, gemiler, toplar, uçaklar inşa ederken, öğretici iken, öğretmen iken, ana iken, baba iken, şair iken, yazar iken hep bu ruh ve şuurla birlikte bulunmuştur. Türk medeniyet tarihini inceleyiniz, daima bu ‘mukaddes savaşın renk ve kudretini’ göreceksiniz. Medeniyetimizde bilhassa Selçuklu ve Osmanlı dönemleri, bu konuda en iyi örneklerdir. Mabetlerimiz, şiirlerimiz, kitaplarımız, yazımız, süslememiz, sosyal, ekonomik ve siyasi teşkilatımız…’ordu-milletin’, İslam’ın aydınlığında işleyişini ifade eder.

Kapitalist ve komünist çevreler, bizim ‘ordu-millet’ karakterimizden hoşlanmazlar. Onlar, ‘anti-militarist’ olmayı severler. Çünkü onlar, çok iyi bilirler ki ‘ordu-millet’ hüviyetini koruduğumuz müddetçe oyunlarında başarılı olamayacaklardır.

Türk İslam Ülküsü 1, sayfa: 257-258-259