Anadolu’nun batı ucuna yakın bir yerde bir yaşlı söğüt dallarını yere eğdi bir sabah; gün doğuyordu. Bulutlar göğe ağıyordu. Doğan güneşten ağan bulutlara; ağan bulutlardan, dalları yere değen söğüde çiğ yağıyordu. Bir uzun nurlu iplik, başı ve sonu bellisiz, güneş iriliğinde bir yumağa Büyük Türkiye İmparatorluğu’nu Selçuklulardan Osmanlılara sarıyordu. Gün, geceden yeni bir gündüze değil; 1299 yılına ağarıyordu.

                Söğüt düzlüğünden Çakırpınar’a, yaylaya doğru bir atlı yola çıktı. Osman’dı; Kara Osman derlerdi; Ertuğrul oğluydu; Kayı- Hânî soyundandı. Kara Türkmen gözlerinde sabah kartalları düşünüyor, ak alnında geniş düzlüklerin ve çopur kayaların sessizliği gülümsüyordu. Kısa sakalında keskin bir çene, yağız atlar misali eşiniyor; yüzü, derinden depreşiyordu. Şu, üstünde atını ılgara verdiği toprak, Osman’ın yüzünden daha yorgun, gözlerinden daha dalgın, çakır dikenler çenesinden ve kısa sakalından daha durgundu. Hava, bir doğum sancısıyla taptaze, dolgundu. Elini uzatabilse Osman, bu dolgunluğu sağabilirdi.

                Osman’ın düşüncelerini ancak Tanrı bilirdi. Ne birdi; ne ikiydi; birçoktu; yüzlerce düşünce. Denizlerce kum; denizlerce düşünce; ve şu ağaran günce ağartılı, kımıl kımıl kaynaşmakta. Bir şey var yakın mı yakın, şuracıkta; yine bir şey var uzak mı uzak göz alabildiğine açıklıkta. Yakınlıkla uzaklığın birleştiği yerde, bir sisli perde sanki düşünceler… Günün ağartamadığı, Osman’ın kartal gözlerinin bile yırtamadığı bu sisli perdede sonu gelmez seferlerde sanki düşünceler.

                Düşünceler, gün ışığına karışmış, yağan çiğe karışmış; düşünceler güle bülbüle, düşünceler yaylada bir fukara çiçeğe karışmış. Düşünceler, düşünceleri aşmış; düşüncelerden taşmış. Bir düşünce ormanı 1299 yıllarında Söğüt ve çevresi; düşüncelere bile sığmamış.

                Yağız at, ılgarında, Osman’ı düşünceler denizinden düşünceler ormanına taşımış hayli zaman; o gün, Söğüt’ten Çakırpınar’a, Çakırpınar’dan yaylaya ve daha ötelere varan rüzgâr dağlar aşmış, taşlar aşmış, varmış usul erkân üzere İtburnu’nda Şeyh Edebâli’nin tekkesine ulaşmış.

                Osman, akşam esmerliğinde tekkeye vardığında, Tekke kapısı açıkmış. Söğüt’te gün ağarırken başlayan ipek düşünceler yumuşaklığındaki sessizlik Edebâli Tekkesi’nde esmer karanlığın ardında saklı ve bir sırlı ipliğin titreşiminde gizli kapaklı –ama hayli tutamaklı- Osman’ı sarıvermiş.

                Açık kapıdan giren Osman’dan çok, ılgarın yorgunluğundan bunalmış olan yağız at ürpermiş, kişnemiş, huysuzlanmış. Bir müddet bu huysuz kişneme tekkenin esmer avlusunda boydan boya, duvar taşarında yankılanmış; taşları oya oya duvara, sonra tekkenin akşam esmerliğinde sonsuzlaşan avlusuna sinmiş. Neden sonra bir derviş, hiç haberi yokmuş gibi çıkıp avluya atın dizginlerini çekmiş; Osmanı, derviş teslimiyetiyle atından indirmiş. 1299 yılının akşam yıldızları, İtburnu’nda, Şeyh Edebâli’nin ulu tekkesinde par par yanıp sanki yere inmiş, bir büyük ve derin şeyhin ev sahipliğinde; bir ezelî beyin, sırtında gelen dizlerini eteklemiş.

                Ay, hilâl sarısında, uçsuz, bucaksız bir maviliği, sessizce yırtıp bir yerinden olanları ve olacakları, olduğu yerde, beklemiş. Efsaneyse efsane, tarihse tarih; yok hiç biri değil de uzun bir geleceğin başlangıçta düşlenmiş bir gerçeğiyse gerçek… Bundan sonra başlamış… Osman’ın, Söğüt’ten Çakırpınar’a; oradan yaylaya ne var ne yok, canlı cansız her şeyde beliren, buram buram tüten, sanki yerden biten gökten süzülen düşünceleri, Şeyh Edebâli’nin tekkesinde dinlenmeye çekilmiş. Uyku ha var ha yok; Osman’ın uykusuz gözlerinde bir garip seğirtiyle düşünceler tok. Odanın başköşesinde bir rahle, rahlenin üstünde Kuran-ı Kerîm ve şamdanda, sessiz alevinde bir gece pembeliğiyle yanan mum. Alevin ucunda başlayıp, önce nokta gibi sonra gittikçe büyüyen görünmez ışık dâirelerine karışmış tekkenin ruhu. O da susmakta.

                Şeyh Edebâli, yorgun, misafirine hayırlar diledi; şimdi çardakta. Yumuşak ayak sesleri; çardak serinliği ve şeyhin o büyük tebessümü… Oda, susmuşluğunda belli değil ama belki içten içe, uyumakta. Bir mum alevinde büyüyen daireler, dedik; pembeden bir gizli yeşile yanmakta. Kur’an rahlesinde… Ve mum alevi; uzak, sakin, ılık bir su sesinde.

                Osman’ın nefesinde bir ürperti; ilkin derinde… Sonra, bedeninde bir büyük uykusuzluk; oturamıyor yerinde. Kalkıyor. Kur’an, Osman’ın şimdi elinde; fakat Kur’an, Kur’anlığınca büyük, Osman, Osmanlığınca küçük, tekkeye gelen o dev irisi yiğit; o ezelî bey şimdi hayatının en son devresinde. Osman yazma da bilmiyor. Ama Kur’an pırıl pırıl; ama Kur’an mum değil, bir nur alevinde.

                Osman; Gazi Osman, Han Osman, Sultan Osman… Odada yalnız; gece gibi. Odada bir mum alevi, mum alevinde Kur’an. Okumak, düşünceleri yenmek; okumak zamanın sırtına binmek bir at gibi, okumak alevlenmek. Kur’an okumak ise tükenmek hayatın içinde; tükendiğin yerde kendine dönmek. Osman bunu biliyor işte.

                Ve sabaha kadar uyumuyor. El bağlayıp divan duruyor; huzurda el pençe divan durmanın huzurunu duyuyor. Odaya, gamlı gece pencerelerinden taze bir nur doğuyor. Tekkede, yeşil ışıklar içinde pembe, mavilikler içre tülden de ince sabah oluyor. Osman hâlâ ayakta, öylece Kur’an rahlede büyük… Ve mum erimekte! Osman boyun eğmekte… Osman odada değil sanki başı göğe ermekte… Üç kıtada o gece, sabaha kadar, cümleden gizli ve herkesten habersiz dağlar denizlere eğilmekte, denizler dağ başlarına yükselmekte. Bir düş kuruluşunda Büyük Türkiye İmparatorluğu bir daha; 1299 yılları sona ermekte.

                Şeyh Edebâli, o gecenin sabahında ulu misafirinin kapısını açtığında gördüğü şey şu anlattığımız şekilde görünmekte. Ama dimdik uykusuz Osman, yeni doğmuş bir çocuk gibi taze; yeni baştan yaratılmış gibi azade. Yalnız şeyhin hayretle bakan gözlerinden utanmış yüzü yerde. Utanmış bir ses var ama gayet sade şeyhe cevap veriyor: “Kusura bakma şeyhim” diyor; “Yatağın çok çok rahattı, odan çok dosttu, misafir edişin çok sıcaktı. Ama yine de uyuyamadım. Tanrı’nın kitabı vardı odada. Tanrı’nın kitabı açıkken uyuyamadım; elim varıp kapayamadım.”