İlk bakışta, yalnız kelimeye bağlı kalır ve hangi manada kullanıldığını hiç dü­şünmeden kesin bir hükme varma yanlışlığının büyük ayıbına katlanırsanız, başlık­taki soruya; “Evet, vardır!” cevabını verebilirsiniz. Çünkü Irkçılık -Bir de Turancılık- suçlaması Türk Milliyetçilerine yöneltilmiş diğer suçlamalardan ayrı bir özelliğe sahiptir. Şöyle ki, diğer suçlamaların hepsini daima şiddetle reddetmemize karşılık, hizmetleri hiç bir zaman unutulmayacak bazı Türk Milliyetçileri, Irkçılığı ve Turan­cılığı benimsemişlerdir. Hatırlanması güç değildir; öyle Türkçü dergiler yayınlan­mıştır ki yazarları ve şairleri “Irkçı ve Turancı” olduklarını gururla ilan etmişlerdir. Milliyetçiliğimizin dayandığı temellerden birinin ırkçılık olması gerektiğini savu­nan makaleler yazılmış, şiirler yayınlanmıştır. “Her ırkın üstünde Türk Irkı” cümlesi genç yürekleri tutuşturan heyecanın belki de başlıca kaynaklarından biridir. Özet­lersek, diyeceğiz ki; Türk Milliyetçilerine yöneltilen diğer bütün suçlamaların adını hep başkaları koyduğu ve hiçbirini asla kabullenmediğimiz halde, Irkçılıkla Turancılık konusunda durum değişiktir. Bazı gençlerimiz ve büyüklerimiz, Irkçılığı bir suçla­ma değil şeref saymış kendilerini savunmak ihtiyacını bile duymamışlardır. Biz de, ırkçı olduklarını açıkça söyleyen Ülküdaşlarımızı, kendilerine rağmen savunmak gibi bir tuhaflığın içine elbette düşmeyeceğiz. Sadece, eşine az rastlanır bir haksızlığı ve Türk Milliyetçiliği açısından son derece önemli bir yanlış anlamayı düzeltmeğe çalı­şacağız.

Gerçekten, kelimenin çıplak görünüşünü bırakarak nasıl bir manada kullanıldığı­nı araştırdığımız vakit; ırkçı olduğunu bildiren Milliyetçilerden bir tanesinin bile, ırk sözüne antropolojik bir mana vermediği hemen meydana çıkar. Irk kelimesi kimi zaman etnolojik manası ile alınmış, çoğu zaman da doğrudan doğruya “Millet” yerine konmuştur. Antropolojik manadaki ırkçılık suçlamasının doğru olması için;

A)Milletin yalnız ırk birliği (Fiziki özelliklerin uygunluğu) ile tarif edilmesi,

B)Milleti meydana getiren ortak unsurlardan sadece ırk birliğine en üstün değe­rin verilmesi ve diğerlerinin (Ortak dil, din ve kültür) unsurlarının tamamen küçüm­senmesi şartlan, bir arada bulunmalıdır. Hem başkalarının ırkçı saydığı, hem de ken­dilerine ırkçı diyen Milliyetçilerden hangisi Milletimizi ırkla tarif etmiştir. Derhal ce­vaplandıralım: Böyle bir Türk Milliyetçisi yoktur. Eğer, “Var” diyen çıkarsa, buyursun! Irkçılıkla suçladığı bir Milliyetçinin, Türk ırkı için esas alınan fiziki özelliklere göre Türk Milletini tarif ettiğini, ölçülere uymayanları da Türk saymadığını ortaya koysun! Kimse bunu yapamaz. Zira olmamışın varlığını ispat etmek mümkün değildir. Hük­mümüzü doğrulayacak yüzlerce misal verebiliriz. Ancak, yazı serimizin bu konuya ayırdığımız bölümünü taşırmamak için, Irkçılıkla suçlanan ve kendisini ırkçı sayan Milliyetçilerden en yetkilisinin, “Türk kimdir?” sorusuna cevabını hatırlatacağız: ‘Türk, Türk uruğundan gelenlerle, Türk uruğundan gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimse­dir.” Kim Türk uruğundan (ırkından) gelmiştir, kim Türk ırkından gelmişçesine Türk­leşmiştir? Şimdilik, kimse bilemiyor! Yukarıdaki tarifin sahibini ve diğerlerini, antro­polojik manada ırkçılıkla suçlamak haksızlıkların en çirkinidir. Eğer birileri varsa ve Türk Milletine mensubiyeti göz renginin şöyle, ten renginin böyle, boy uzunluğunun şu kadar, kafa genişliğinin bu kadar olması şartına bağlıyorlarsa, işte onlar, ırkçıdır!

Aslında kendilerine ırkçı diyen Türk Milliyetçileri de, belki yüzlerce defa, ırk keli­mesinden ne anladıklarım, ırkçılıklarının antropoloji ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı­nı gayet açık ve seçik bir ifade ile anlatmış, fakat dinletememişlerdir. Suçlamaların sonu gelmemiştir. Kimisi okumuş, ama daha önce şartlandırılması yüzünden, anla­mağa gücü yetmemiştir. Kimisi anlamış; hesabına gelmediği için veya hainliğinden ötürü anlamamış görünmeyi tercih etmiştir. Kimisi de hiç okumamış, yine de başkala­rından öğrendiği suçlamalardan vazgeçmemiştir.

Komünistler başta olmak üzere, Millet ve Milliyetçilik düşmanlarının suçlamaları ile ilgilenmeyeceğimizi ilkyazımızda belirtmiştik. Sorumlu siyasetçilerimizle diğer bazı yetkililerin de katıldığı suçlamaları cevaplandırmağa, yanlış taraflarını ortaya koymağa çalışıyoruz. Irkçılık konusunda sorumlu siyasetçilerimizle diğer bazı yetkili­lerin başlıca hataları şunlardır:

1.Marksizm’in ve Millet düşmanı diğer beynelmilelci fikirlerin, ırkçılıkla milli­yetçiliği eşit tutan propagandasının tesiri altında kalınmıştır.

2.Suçlayıcılar, ırkçılığı antropolojik manada anlamış, ırkçıyız diyen ve demeyen milliyetçilerin de aynı şekilde anladığını peşinen kabullenmiş, bütün açıklamalara rağmen, ırk sözünün etnolojik bir manada ve çok defa millet yerine geçtiğini öğren­meğe nedense hiç yanaşmamışlardır.

3. Böylece Türk Milliyetçileri, hatta diğer suçlamaların hepsini aşan büyük bir haksızlıkla karşılaşmışlardır.

Buraya kadar yazdıklarımız, bütün Türk Milliyetçilerinin -içlerinden bazıları keli­me olarak benimsese bile- ırkçı bir dünya görüşünün dışında kaldığını yeterince açık­lığa kavuşturmuştur. Geriye, ırk ve benzeri kelimelerin, tarih ve edebiyattaki yeri kalıyor. Ama konunun bu tarafı üzerinde fazla durmak istemiyorum. Tarihte, edebi­yatta, şiirde geçen ırk ve benzer kelimelere bakılarak kimsenin ırkçılıkla suçlanama­yacağını ayrıca belirtmeyi de bir çeşit saygısızlık sayıyorum. Namık Kemal; “Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır” demekle, ırkçılık mı yapmıştır? Elbette, hayır! Kanın bileşimindeki özelliği değil, alyuvarlarla akyuvarların sayısını hiç değil ama Türk seciyesinin üstünlüğünü, soy şuuruna bağlanan bir sağlamlığı anlatmıştır. Meh­met Emin Yurdakul, “Ben bir Türküm. Dinim, cinsim uludur?” diye haykırırken, cins kelimesini ırk manasına mı kullanmıştır? Ululuğu, beden yapısından gelen ortak özel­liklere mi bağlamıştır? Samih Rıfat: “Irkını doğudan koptu, dört bucaktı savaştı. Altay’dan attığım ok, Alp Dağlarını aştı!” derken, Irkçı mı idi? Mehmet Akif, üstelik hayatımın büyük bir dönemini -Irkçılık ne söz!- kavmiyetçiliğe- Milliyetçiliğe- karşı mücadele ile geçiren Akif; “Sana yok ırkıma yok ebediyen izmihlal-Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal!” mısralarında kafatasçılığa mı özenmişti? Nihayet Mustafa Kemal Atatürk: “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcut­tur.” buyruğunu verirken anlatmak istediği neydi? Kanın maddi yapısına bağlı bir asaletten mi bahsediyordu? Ve Harp Okulu’nun yiğit gençleri; her sabah, “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız!” marşı ile talime çıkarken, ırkçı bir eğitim mi görüyorlar?

Eğer böylesini de ırkçılık sayanlar varsa, eğer Mehmet Akif e ırkçı diyecek kadar cahil, eğer Mustafa Kemal Atatürk’ü ırkçılıkla suçlayacak kadar cesur(!) siyasetçileri­miz mevcutsa, itirazımız yok, bizi de suçlasınlar.

Sayın siyasetçilerimizden rica edeceğiz. Millet düşmanları ile ilgilenmediğimizi tekrar belirtelim, sorsunlar, okusunlar, öğrensinler, şüphelenip takıldıkları, akıllarının yatmadığı bir nokta kalmışsa, yine yazalım. Zamanı çoktan geçmiştir: Irkçılık damga­sı Türk Milliyetçilerinin sırtından artık alınmalı ve en münasip bir yere konmalıdır!

Son bir söz: Türk Milliyetçileri, ırkçılık esasına dayanan bir dünya görüşünü ve Türk Milletine mensubiyeti fiziki özelliklerin benzerliği şartına bağlamayı reddettik­ten sonra, ırklarını sevmişlerdir, sevdirmişlerdir; seveceklerdir, sevdireceklerdir. Bu noktadan itibaren antropolojinin sınırlarından çıkıyor; tarihimizin, muhteşem zafer­lerimizin, destanlarımızın bahçesine giriyoruz.

                                      Devlet, 18 Aralık 1972, Sayı: 163