Sultan Murat Hân o gün derin düşünceler içindeydi. Düşüncesi ne Hânlığındandı ne Hakanlığındandı; düşüncesi Ulusundan da değildi. Daha dün kadar yakın bir geçmişte bir aşiret olan Uç Beyliği, bir büyük ulus olma yolunu zorluyor, Rumeli’nde ve Anadolu’da çığlaşıyordu. Şimdiden Avrupalı, korkulu düşler görüyor, Anadolu’nun şurasında burasında hüküm süren beyler huzursuzlaşıyor, yerinde tedirgin oluyorlardı. Düzenli bir ordunun temeli atılmış, Sultan Murat Hân’ın parası her yanda geçer olmuştu. Duâlar büyüklüğünde huzur, niyazlar genişliğinde mutluluk Sultan Murat Hân’ın ülkesinden dört bir yana taşıyordu. Sultan Murat Hân’ın bayrağı adalet ve hürriyet üzre dalgalanıyordu.

                Ama o gün?.. Buna rağmen o gün, Sultan Murat Hân derin düşünceler içindeydi. Hân’dı; Hakan’dı; bir sözü kanun, bir buyruğu kanunun da ötesinde güçlü ve sonsuzdu. Fakat, her şeyden önce bir gönül ehli, bir boynu bükük derviş olarak Sultan Murat Hân, bunların hiç birine önem vermiyordu. Ülkesinin en bilgili adamını düşünüyordu; Kimdi? Nasıldı? Neredeydi? Bu en bilgili adam bir bilgin miydi? Yoksa maneviyat âleminin sultanları olan dervişlerden biri miydi? Bilip öğrenmeği, bir Hakan olarak görev sayıyor, bu en bilgili insana karşı açıkça ve herkesin önünde saygılarını sunamadığı için kendisini kınıyordu.

                Düşüncesini bir yakınına açtı: “Bana, ülkemin en bilgili kişisini bulabilir misin?” dedi.

                Sultan Murat Hân’ın yakını, gerçekleri görebilen ve gönlü uyanık bir kişi idi. “Kolay Hakanım” dedi; “Bu gece filân yerde, ülkenizin en bilgin kişileriyle, en ünlü dervişleri bir arada olacak. Kapıda öğreniriz.”

                Sultan Murat Hân pek sevindi; akşamı zor etti. Ve karanlık basınca, yakını olan kişiyle birlikte, toplantı yerine gitti. Henüz kimse gelmemişti. Kapının bir köşesinde durup beklediler.

                İlk gelenler, bilginlerdi. Kapıdan ilk gireni, Sultan Murat Hân’ın yakını olan kişi durdurdu. Utana sıkıla, kendilerinin birer yabancı olduklarını, bu kente yeni geldiklerini ve bu ülkenin en bilgin kişisinin kim olduğunu pek merak ettiklerini söyledi. Bilgin şöyle bir süzdü onları ve gurur dolu bir sesle kısaca: “Ben!..” dedi ve içeri girdi.

                İkinci bilgin, onlara, küçümseyerek baktı: “Ben varken başkasının adı mı sorulur?” dedi.

                Üçüncü bilgin, küçük dağları yaratmıştı sanki. Cevabı: “En bilgin kişi benim” oldu.

                Dördüncü ve beşinci bilgin cevap verme tenezzülünde bile bulunmadılar. Altıncı ve daha sonrakiler de öyle.

                Bilginlerin hepsi gelmişti. Bilginlerin hepsi kendini bilgin görüyor ve ötekileri kötülüyordu. Sultan Murat Hân ağlayacak gibi olmuştu. Bu sırada dervişler göründü. Birer boynu bükük sünbül alayı idi gelen, sanki dervişler değildi.

                Sultan Murat Hân’ın yakını olan kişi, aynı soruyu ilk dervişe sordu. Derviş, utanıyormuş gibi derin bir alçak gönüllülükle ardındakini gösterdi: “Odur!..” dedi. Fakat ikinci de: “Benden sonrakidir!..” diye cevap verdi… Ve her derviş, ülkenin en bilgili kişisinin kendisinden sonra gelen olduğunu söyledi.

                Sultan Murat Hân’ın yüzü gülüyordu artık…

                Son derviş de önünden geçerken durdurdu. Ve aynı soruyu sordu. Derviş ummanları ışıklandıran gözlerini hafifçe yere eğip baş kesti ve dünyanın en lâtif sesi ile cevap verdi: “Tanımadınız mı erenler?” dedi; “Benden önce girenlerin hepsi…”