On dört on beş ay kadar önce, ülkücü kadroları dağıtmayı, ülkücülere zulm etmeyi baş­lıca ve hattâ yegâne iş sanarak icraata giri­şen nankör bir zavallıya ve bilâhare de onun efendilerine : “Çevrenizde ve selâhiyetiniz dâiresinde bir tek ülkücü bırakırsanız nâmertsiniz! Elinizden geleni ardınıza korsanız, aklınızdan geçen, gücünüz yeten en küçük bir kötülükten vazgeçerseniz yine nâmertsiniz. Ama Türkiye’de ülkücüyü tüketmeyi, yok etmeyi hayal ediyorsanız, bunun için büyük bir kezzap kuyusu yaptırıp her birimizi teker teker içine atmanız gerekir; ülkücüleri başka türlü yok etmek imkânı yoktur, buna da ne sizin ne başkalarının gücü yeter !” demiş ve ilâve etmiştim : “Sonu hüsran olan yolunuzda başladığınız gibi devam ederseniz, pek kısa bir zaman sonra birilerinin kına yakacakları muhakkaktır, ama o noktada siz de bizimle birlikte ıztırap çekecek, âh vâh edeceksiniz! O gün gelince bizden yine kötülük beklemeyiniz, yine sizi himaye edeceğiz, kavgaya sizin adını­za da devam edeceğiz !” Ben bunları söylerken muhtemel kına yakıcılardan bir ikisi de odada idi, onlar şimdi ikbâldedirler ve yalnız kendilerini kınalamakla kalmamış, memleketi de kana gark etmişlerdir? Öbür gafiller heyetinin ömrü ve saltanatı da bilindiği üzere beş ay içinde târ-ü mâr olup gitti.

Şimdi pey-â-pey artan bir zulmet-i beyzâ veya hamrâ (bembeyaz veya kıpkızıl bir karanlık) içindeyiz. Zulüm bıçağı kemiği çoktan geçti. İnkisar ânının top sesleri arşa ulaş­tı. Masum ve mazlumların, bir hurûşiyle bin ikbâl hanesini yere geçirecek gözyaşı selleri ise deryalar doldurur… Binaenaleyh bunlar da gidecek, bu da geçecektir. Zulüm ebediyen payidar olamaz. Esasen zâlim veya âdil her siyâsî kudret gelip geçicidir. Çünkü beşer fâ­nidir.

 Kalıcı olan, fikirler, inançlar, ülkülerdir. Bu bakımdan ülkücüler, günübirlik iniş çıkışlar hangi seyri gösterirse göstersin, her devirde ve her türlü şart içinde yalnız ülkülerinin hizmetindedirler. Bütün yakınlıklarının, uzak durmalarının, buğz veya muhabbetlerinin ölçüsü iman ve ülküleridir. Peşin bir hü­kümle veya bir takım hasis hesaplarla hangi güç ve iktidarın, hangi cazip imkânların sahibi olursa olsun herhangi bir şahsa veya gruba hizmetleri bahis konusu değildir. Ülkücü yalnız ülküsünün ve ülküsüne hizmet edenlerin emrinde ve hizmetindedir. Çıkarcılık ve yardakçılık, kuvvete râm olarak tabasbus, menfaat duygusuyla müdâhale, zorbalıktan çekinerek, müdârâ ülkücülükle bir arada dü­şünülmeyecek şeylerdir. En hasbî bir dâvanın temsilcisi gibi ortaya çıkıp da korkudan ve hesâbîlikten dolayı düşmanına iltica eden, bununla da yetinmeyip sahip çıkar göründüğü dâvanın gerçek şehit ve mücâhitlerine söven münafıkları ülkücülerle birlikte milletimiz de ibret ve nefret gözüyle seyretmektedir. Bunlara bakarak bir takım tertip ve tazyiklerle, gittikçe şiddeti artan zulümlerle ülkücüleri de kendi kafalarına göre «yola getireceklerini» umanlar varsa, fecî şekilde yanılmaktadırlar. Ülkücü üç günlük dünyâ için kimseye baş eğmez. Sâdece Allah’a kulluk ve devletinin kanunlarına şuurla itaat eder.

Târihimizin en buhranlı bir devresini ya­şamakta olduğumuz muhakkaktır. Şartların ne kadar çetin olduğu görülmektedir; fakat Türk Milletinin varlık, beka, kudret, zafer ve efendilik dâvası olan milliyetçilik ülküsü yolundaki mücâdele ve hizmet durmayacak, durdurulamayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını beşikteki bebeden, bir gözü dâr-ı bekaaya çevrilmiş dedeye kadar sayıp sorsanız, asgarî bir hesapla her yirmi kişiden biri size ülkücü olduğunu söyleyecektir. Bu bir şuur kitlesidir, şaşkın ve câhil bir kalabalık değildir. İçinde elli bin öğretmen bulunan, her kesimde liyakatle temsil olunan münevver bir kitledir. Bu kervanı kim, nasıl yok edecek, nasıl durdurabilecektir?

Uğranan bunca kayıpların, yaşanan felâ­ketlerin câhil ve gafillerin de uyanışına vesile olması halisane temennimizdir. Ancak bizim varlığımız ve büyük ülkü yürüyüşümüz hiç bir şarta bağlı değildir. Ülkümüz var olduğu sürece varız ve yürüyeceğiz. Kaderin her türlü tecellileri için mütevekkiliz. Bizim için zaman, inanmak, yaşamak ve mücadele etmekten ibaret yekpare ve tek bir an’dır. Bütün varlığımızla inanıyoruz ki, yegâne, galib ve gerçek hüküm sahibi Allah’tır…

                                                                                              Devlet, Kasım 1978, Sayı:7