İslam coğrafyasında uzun zamandır hiç de geçici görünmeyen bir huzursuzluk ve buhran hâli hüküm sürmektedir. Kriz dönemlerinde üretilen düşüncelerden (gelenekçi, modern, liberal, ihyacı, tecditçi, reformist, selefî, hangi ad altında olursa olsun), yaşanılan çağın ruhuna uygun düşmeyen, dinin kök değerleriyle bugünü harmanlayarak inananı bugünün insanı yapamayan, dahası yaşadığı çağın yabancısına ve hatta düşmanına dönüştürenler bu buhranı daha da derinleştirmektedirler. Çağdaş dünyayı bireysellik, özgürlük, çoğulculuk, tolerans, farklı yaşam biçimlerine saygı gibi değerlerin beslediği tartışmasızdır. Bu değerleri koruyarak insanın hak ve özgürlük alanını daha da genişleten, bireyi baskılayan otoritelere karşı onu koruyacak mekanizmaları geliştiren bir yapıya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Dinin çağdaş dünyada karşılık bulması, tam da bu ihtiyacı karşılamasına bağlıdır.

Bu durumda çağdaş dünyanın ihtiyaç duyduğu değerlere kaynaklık edecek bir düşüncenin başarısı şu üç hamleye bağlı görünmektedir:

İlk olarak, Kur’an’ın özgür, onurlu ve saygın bir birey ve toplum yaratma ideali için insanlarla buluşturduğu mesaja kulak vermek.  Kaosa eğilimli toplumsal grupları derleyip toplayan, onları uçurumun kenarından alan ve yaşam enerjisiyle dolduran (3/Âl-i İmrân, 103)[1] bu mesajın kendisi doğru, iyi ve güzel olduğu kadar, doğrunun, iyinin ve güzelin de destekçisidir. Kendilerini bu mesajın sahibi sayıp dünyayı ‘biz’ ve ‘ötekiler’ şeklinde bölen her mezhebe, meşrebe ve gruba inat bu mesaj insanları ‘ortak iyi’ler (ma’rûf) yaratarak, ortak endişeleri aşmaya teşvik etmektedir (49/Hucurât, 13).[2] İlahî mesajı hukuk mantığıyla yerele mahkûm etmeye çalışanlara karşı, muhatabının bütün insanlar olduğunu söyleyerek (34/Sebe’, 28)[3] kendisini dar normatif kalıplara sıkıştırmak isteyenlere karşı direnmektedir. Öte yandan mesaja kulak vermeyenleri zor bir yaşamın beklediğini söyleyerek (20/Ta-Ha, 124)[4] insanları muhtemel kaoslara karşı uyarmaktadır.

İkinci olarak, insan aklının, sağduyusunun ve vicdanının kaynaklık ettiği bilgi ve eylemlere yaslanmak. Aklın süzgecinden geçmeyen, başka bir ifadeyle muhakeme edilerek sahiplenilmeyen bir veriye Kur’an ‘zan/sanı’ adını vererek itibarsızlaştırmaktadır. Aklını kullanmayan insanların her türlü bela ve musibetle karşılaşacağını söyleyen ilahî mesaj (10/Yunus, 100)[5], tekil olarak her bireyi düşünce üretimi (içtihat) konusunda teşvik etmektedir. “Her bilenin üzerinde bir başka bilen vardır” (12/Yusuf, 76) buyruğuyla da, yeni olan her şeyi boğma refleksi gösteren dini gelenekler içinde düşünce üretme mücadelesi veren insanları korumaya almaktadır.

Üçüncü olarak, bir bütün olarak insanlığın ortak tecrübesini ve bilgi birikimini değerli görmek. İnsanların önünü aydınlatan bilginin (24/Nur, 35)[6] Doğuya da Batıya da ait olmadığını söyleyen Kur’an, bize, bilginin üretildiği coğrafyanın değil temsil ettiği hakikatin peşinde olmamız gerektiğini öğretmektedir. İnsanın varlığını aldığı her yeni nefese borçlu olması ne kadar doğalsa, dini geleneğin gönderilen her peygamberle yenilenmiş olması ne kadar hakikatse, dinin karşılaştığı her yeni düşünceye bağrını açması, kelimelerinin gücüyle onu hikmet şablonu içinde dönüştürmesi de o kadar doğaldır. Yeni her düşünceyi kendi akış yatağına alarak güçlenen dinî düşünce daha da gür akacak ve uğradığı insanlara hayat verecektir.  

Sözü Hintli şair Tagore’a bırakmanın yeridir: “Her doğan çocuk Tanrı’nın insanlardan ümidini kesmediğinin bir işaretidir.”


[1] “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında (iken) sizi ondan (nasıl) korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız.”

[2] “Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Ve sizi halklara ve kabilelere ayırdık ki ortak iyiyi üretesiniz. Muhakkak ki Allah’ın katında en saygın olanınız en çok takva sahibi olanınızdır. Muhakkak ki Allah, en iyi bilen ve haberdar olandır.”

[3] “(Ey Muhammed, sana gelince,) Biz seni insanlığa ancak bir müjdeci ve uyarıcı olman için gönderdik; fakat insanların çoğu (bunu) anlamazlar.”

[4] “Ama kim ki Beni anmaktan yüz çevirirse, bilsin ki, onun dar bir hayat alanı olacaktır. Kıyamet Günü de onu kör olarak kaldıracağız”.

[5] “… hem de, hiç kimsenin, Allah’ın izni olmadıkça asla imana erişemeyeceği ve aklını kullanmayanlara alçaltıcı, bayağılaştırıcı (inançsız)lığı musallat edenin O olduğu (gerçeği) ortadayken?”

[6] “Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nuru içinde kandil bulunan bir oyuk(tan yayılan ışığa) benzer. O kandil ki sırça fanus içindedir; o fanus ki, inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır sanki! Ve o kandilin yakıtı, ne doğuda ne de batıda eşine rastlanmayan mübarek bir zeytin ağacından alınmaktadır. Ve o ağacın yağı (öyle arı duru, öyle parlak ki) neredeyse ateş değmeden de ışık verecek: Nur üstüne nur! Allah, (erişmek isteyeni) nuruna eriştirir; işte (bunun içindir ki) Allah insanlara örnekler vermektedir; çünkü her şeyi bütün boyutlarıyla (yalnızca) Allah bilir.”