Şimdiye kadar Anadolu’nun dolaşıp gezdiğimiz şehir ve kasabalarında ak pürçekli ninelerle kırışık yüzlerinde ak sakalları yılların ötesinden savrulan gelen dedelerden dinlediğimiz menkıbeleri orasını burasını onarıp, şurasına burasına bir şeyler ekleyerek yazıp sizlere anlattık. Onlar, o ak pürçekli ninelerle, sakalı uzun, ak pamuk dedeler ne dediyse, diyeceklerini ne demeye getirdilerse, biz de sizlere öyle yaptık. Arada bir yazdıklarımız eski kitaplardan alınma idi, bunu biz de biliyorduk. Fakat alınırken öylesine ninelerle dedelerin malı olmuş yahut da öylesine dinlediğimiz şehir veya kasabanın taşına toprağına sindirilmişti ki biz anlatılanların hiçbirine şu ya da bu kitaptan alınmıştır diyemedik.

Bugün anlatacaklarımızı ne bir ak pürçekli nur yüzlü nineden ne de ak sakalından yüzyılları konuşturan, gözleri gökten ışıklı canım dedelerden dinledik. Mesnevi’den alıp her zaman yaptığımız gibi yine bu günün havasına uydurarak yazacağız. Bir de diyeceğiz ki dostluk, diyeceğiz ki arkadaşlık… O büyük, o güzel, o insanı insan yapan sevginin yoğurup yücelttiği dostluk ve arkadaşlık da yirminci yüzyılın nemrutlaşan maddesinde kayıplara karışıyor; insanın, o güzel eski insanın özü gibi can çekişiyor. Yılanımsı bir kıvrılışla, yılanımsı bir sürünüşle sokuluşa arkadaşlık, kan emişe dostluk, akıtılan zehire sevgi diyorlar yirminci yüzyılda. Ya Mesnevi’de Mevlana ne diyor? Görelim bakalım efendim, a gülüm, ne diyor?

                Vaktin birinde, şimdi uzak, ötelerde kalmış bir zamanın güzelliğinde, hayvanlar da insanlar gibi huzur ve sükûn içinde imişler. Göğsü kaba gölgeli dağlara gün vurduğunda ormanlar ışıl ışıl bir yeşil altın pırıltısında yanarmış. Ormanlarda dereler ve dere koyaklarında canım süsenler, nergisler, nilüferler açarmış. Ve kuş sesleri! Cıvıldarmış.

 Beş vaktin beşinde birden, ezanlar şehirlerden, kuş sesleri şehrin dışından ve çiçek kokuları dört bir yandan yeryüzünü gökyüzüne ulaştırırmış. Zaman, böyle güzelken dertli aramak beyhudedir; kokuların, seslerin ve ışığın orta yerinde dert mi olur dertli mi ki?

Ama yine de bir dertli varmış, o da yılanmış. Şu ala yeşil yeryüzü yaratılırken karalanıp Tanrı katından kovulan yılan, hep sürünmeye mahkûm olan hayvan, bu halinden; bir de kimsenin kendisine yüz vermemesinden, dost olmamasından dertlenip dururmuş.

Bir gün gelmiş, bu sürünmek, bu hep dertlenmek canına tak demiş ve son bir sürünüşle yüz suyu döküp arslana varıp yaranmak dilemiş. Arslan ormanlar kralı ya; arslanın dostluğunu kazanırsam, öteki hayvanların yanında kutlanırım, güçlenirim, sözü geçer olurum diye düşünmüş. Şimdilerde de bir kısım insanlar böyle düşünmez mi? Kendinde olmayanı güçlü bilinenlerin gölgesinde aramaz mı? İşte mesel o mesel diyelim.

 Şimdiki bir kısım insanlar gibi bizim yılan da varmış, ormanın  en can alıcı güzel yerinde arslanı bulmuş. Sürünüp yerlerde yatmış bir zaman, arslana kendince güzel gelecek cilvelerde bulunmuş, sonunda: “Yiğidim, arslanım, en büyüğüm benim; lütfet de ayağının bastığı toprak olayım; baktığın ağaç, gördüğün yaprak olayım. Yeter ki beni arkadaşlığa kabul et, muhtacım.” demiş.

 Arslan, ilkin pek oralı olmamış; hatta tiksinerek bakmış. Yılan aldırmamış, utanmamış, arlanmamış uzun uzun yaltaklanıp yalvarmış. Sonunda arslan “Peki…” demiş. “Hele gel biraz yürüyelim. Ama ben nasıl yürüyorsam öyle yürüyeceksin. Kıvrılıp bükülme, sağa sola sapma, yalpa vurma yok. Dikine, erkekçesine, başın dimdik yürüyeceksin. Var mısın?”

Yılan razı olmuş. Olmuş olmasına ya, iki üç adım gitmiş gitmemiş, sağa sola kaymağa başlamış. Bilirsiniz, yılan dümdüz gidemez, kıvrılıp bükülmeden edemez huyu kurusun.

 Arslan bunu görünce gülmüş. “Bak daha şimdiden başladın, sözünde durmadın, doğrulup gidemedin.” demiş. Yılan, yüzü yere yapışık olduğu halde, o eski yaltaklığı ile: “Haklısın arslanım, haklısın da benim eski huyum, kusura bakma, az sonra düzelirim.” diye yaltaklanmış.

 Yol uzadıkça yılanın yılanca yürüyüşü, yılanca sürünüşü devam etmiş; arslanın da öfkesi. Fakat arslan aynı zamanda sabırlıymış da.

Bir an gelmiş arslanın sabrı tükenmiş, yılanın yılan yürüyüşü değişmemiş. Sonunda bakmış olmuyor: “Gel hele yılan soyu, gel bakalım, yaklaş yanıma iyice yaklaş diyeceklerim var sana.” demiş.

Yılan umutlanmış. Arslanı yumuşattığını sanmış; eh epey yüz suyu döktüm ama nihayet arslanın da dostluğunu kazandım, bundan gayrı bana ölüm yok, diye sevinmiş. O seviniş ve umutlanışla, biraz da peşin bir gururlanışla arslanın yanına yaklaşmış, tabii yine sürüne sürüne, yılanca.

Arslan yılanın iyice yaklaşmasını beklemiş. Yılanca gelişle arslanca bekleyiş pek uzun sürmemiş. Yılan, arslana iyice yaklaşınca, daha da büyük bir dalkavukluk yapmak istemiş ve başını arslanın pençelerinden birinin önüne kuzu uysallığıyla bırakmış, arslanın tabanını yalayıp öpercesine toprağa sürünmüş.

Arslan iğrenmiş artık, iyice tiksinmiş. Her gerçek arslanın, küçük yaltakların ve büyük dalkavukların karşısında duyduğu kusma hissini duymuş. Ve o hisle kaldırdığı gibi o arslan pençesini, yerde köpeklenip duran yılanın yılanbaşına indirivermiş, hem de usulca, arslan vakarıyla.

Bu, yılanın son soluğu olmuş, son köpeklenişi, son sürünüşü ayakaltında. Yılanın ölüsü de dirisi gibi eğri büğrüymüş, sürünürcesine.

Arslan, bu sefer pençesiyle yılanın ölüsünü düzeltmiş, o eğri büğrülüğünü yolun düzgünlüğünde doğrultmuş, ok gibi, ip gibi dümdüz; eğrisi, sürünüşü bir çizgide sermiş; içi ve dışı bir görünüşte, güven verici bir uzanışla uzatmış. Sonra geçip azıcık uzaktan, yılanın bu dosdoğru görünüşüne bakmış, bakmış, bakmış. Ve mırıldanır gibi konuşmuş: “Eh böyle işte yılan efendi.” demiş. “Ben eğri büğrü, sağa sola kaçan dostluktan hoşlanmam demiştim. Benim dostum olan böyle doğru olmalı işte. Anladın ama yazık, canından oldun.”

                                                                                              Türk İslam Efsaneleri, Sayfa: 161- 164