Bir dervişti; boynu bükük dururdu hep. Gözlerini kaldırıp, bir kimseye, dik dik bakmazdı. Baktığı kimselerin şu veya bu sebepten utanmış olmasını; görünür veya görünmez bir noksan yüzünden çekingenliğini görmemek için yahut da, bakışları yanlış yorumlanır, baktığı kişinin aklına yanlış düşünceler getirir, ola ki kalbini kırar düşüncesi yüzünden, gözlerini kaldırıp kimselere bakmazdı. Kendisine sebebi sorulduğu zaman verdiği cevap da pek kısa olurdu: “İnsanların yüzünde gördüğüm Tanrı ışığına bakmaktan gözlerim kör olur diye korkuyorum.”

                Onun için, tenha, ıssız bilinen yalnız bilinen yerleri seçerdi hep. Dergâhda, öteki dervişlerden uzakta, kendi kendine ve hep gözleri yerde, hep kendine çevrilmiş gözleri saatlerce oturur; hiç kımıldamaz, susamaz, acıkmaz sanki hiç soluk almaz öylece otururdu. Yaslandığı duvarsa eğer kendisi de duvar; yaslandığı bir ağaç ise eğer kendisi de ağaç fakat her dem gökyüzü ve her dem bütün yeryüzü olarak günlerini geçirirdi.

                Çoğu derviş, onun, ummanlar derinliği ve genişliğinde bir iç mücadelesinde olduğunu sanır; bir kısmı, yine onun, sonu gelmez düşünceler tezgâhında, benlik fikrini çözmeğe uğraştığına inanır ama pek azı, bu dervişi, gerçek yüzü ve gerçek varlığıyla tanırdı. Bir çaresiz deli, bir şifa bulmaz yarım akıllı, düzelmez bir meczup diyenler de vardı; pek azı onun gerçek velî olduğunu bilirdi. Dergâhın şeyhi bunlardan biriydi. Ama, dervişini, hâl diliyle anlayıp iç yüzünü dışa, öteki dervişlere açmıyor; anlatmıyordu.

                Bir gün, yine o derviş, o her zamanki yerinde ve o her zamanki haliyle boynu bükük ve gözleri kapalı dururken, şeyhi, yanında bir kısım dervişleriyle dergâhın dışına çıkıyordu, insanların, şeyh de olsa, velî de olsa bir çiğ insan yanı vardır; kolay kolay bu yanlarını yok edemez, bütün çiğliklerini bir yokluk ve ululuk kazanına olduğu gibi doldurup pişiremezler. Pişirseler ve bütünüyle bir olgun insan –insanı kâmil- olsalar bile, yine bir ânları gelir, bir düşüncesiz çiğliğin dürtüşü içinde boş bulunurlar. Dergâhın şeyhi de o ânda –yanında dervişleriyle dergâhın dışına çıktığı anda- böyle bir çiğliğin boş bulunmuşluğu içindeydi. Belki de, bu meczup bilinen dervişinin gerçek kimliğini o ululuk dolu iç yüzünü öteki dervişlerine duyurmak istedi. Yavaşça yanına yaklaştı ve: “Niçin yalnızsın bu köşede?” diye sordu.

                Derviş, çok yavaş, fısıltıdan da yavaş sorulan bu sorudan birden ürperdi; bir büyük yer sarsıntısından sallanan yeryüzünden farksız bir ürperişti bu. Sararmış ve birden öfkelenmişti. “ Yalnız olmadığımı sen de bilirsin!..” dedi sâdece.

                Şeyh susmadı; susması gerekti bu söz üstüne halbuki, susmadı: “Biz seni yalnız gördük; kiminle bileydin?..”

                Dervişin cevâbı korkunçtu: “Tanrıyla!..”

                Fakat bu cevaptan sonra dervişte o eski şevk kalmamıştı; bomboş bakıyordu, küp gibi. Neden sonra kalktı. “Ama aramıza sen girdin…” dedi. “Dünya girdi…”

                Bir daha, o dervişi, kimse göremedi.