Yeni Ufuk Dergisi: İbrahim Metin kimdir? Bize İbrahim Metin’i anlatır mısınız?

İbrahim Metin: Ben Konyalıyım 1939 Nisan’ında Konya’da doğdum. İlkokul ikinci sınıfta Ankara’ya gitmek mecburiyetinde kaldım. Babamı bir trafik kazası sonucunda kaybettim. 1979’a kadar da Ankara’da idim. Biz orada Türk Ocağı Gençlik Kollarını 1958 yılında kurduk, kurmamızın bir sebebi daha o sıralarda Türk milliyetçileri yeni yeni hakim olmaya başlamıştı. Dr. Sadettin Bilgiç Türk Ocağı müdürü olmuştu. Ayhan İnal diye bir ağabeyimiz vardı. Ben Ankara Ticaret Ortaokulundan başladım, lise, sonra da akademi devam ettim. Ben ortaokuldayken edebiyat kolunda idim. Muhittin Gölcük diye bir edebiyat hocamız vardı. O her yıl Namık Kemal günü, Ziya Gökalp günü, Mehmet Akif günü düzenlerdi. Türk edebiyat kollarında Ayhan İnal da edebiyat kolu başkanıydı ve biz de şiirler okurduk orada. Daktilo salonu diye bir salonumuz vardı, daktilolar kaldırılır her yıl büyük bir salon oluşturulurdu. Bütün öğrenciler oradan o günlerle alakalı şiirler dinlerdi. Yani bir manada ilk milli şuurumuzu aldığımız kaynaktır oralar. Ben de lise son sınıfa geldiğim zaman Milli Eğitim Bakanlığı Ankara Mesleki ve Teknik Öğretim Okulları Öğrenci Kültür Birliği diye okullarının kültür yönünü takip etmek adına bir kuruluş meydana getirmişlerdi. Ben de o kuruluşun genel başkanı oldum. O kuruluşta gezi kolu vardı, kültür kolu, tiyatro kolu vs. Tabii orada da geniş bir muhit meydana gelmiştir mesela iki tane kız enstitüsü vardı. İsmet Paşa Kız Enstitüsü ve Gazi Mustafa Kemal Kız Enstitüsü. Orada da Atsız Bey’in kardeşi Nejdet Sançar “Türk ahlakı nasıl olmalı” konulu konferanslar verdiriyordu. Ayhan Ağabey, Türk Ocağı Gençlik Kolları kurmak isteyince beni tavsiye etmiş ve ben de bütün oradaki ekibimle beraber Ankara Türk Ocağına gelmiş olduk. O zamanlar milliyetçi gençlik çok değildi veya olsa bile birbirini tanımıyordu, irtibatlı değildi. Onun için ilk telaşımız her fakülteden bir temsilci olsun istiyorduk, işte onunla ilgili de çeşitli tanışma metotlarımız vardı. Ben geldiğimde Mustafa Kafalı Türk Ocağında idi. Mustafa Kafalı hem hukuk hem de Dil Tarih Coğrafya mezunudur. Yaş olarak da benden bir kaç yaş büyüktür. Kerküklü şehidimiz Necdet Koçak’la da orada tanıştık. Türk Ocağı Gençlik Kollarından sonra 1969 öncesinde partinin Gençlik Kolları ile ilgili Türkeş Bey, Sadi Somuncuoğlu’nu görevlendirmişti. Sadi Somuncuoğlu da benim liseden arkadaşımdır. Ticaret Lisesi’nde biz aynı sınıfta idik. Onun gençlik işleri etrafında bizlerde vardık. Arkadaşlarımız Kazım Yaşar Kopraman, İzmir’de İsmail Aka ve İskender Öksüz bu arkadaşlarla sonradan geldi. İskender Öksüz yurt dışındaydı gençlik kolları faaliyette iken. Aynı zamanda da MHP’nin gençlik işleriyle de biz ilgilendik. Sonra 1969’da Adana Kongresi, partinin isminin ve amblemini değiştiği kongrede de Türkeş Bey, Sadi Bey’le beni MHP Genel İdare Kurulu’na aldılar. Sadi 29, ben de 30 yaşında idim. Başkanlık divanında görev aldık. Bu arada gençlik büyüyordu çığ gibi geliyordu. Ama gençliğe fikri eğitim verilmeli, kanaatindeydik. Bu sebeplerden de yayın organına ihtiyaç duyduk, yayın organı çıkaracağız ama paramız yok, ne yapacağız. Ayyıldız diye bir mecmua çıkıyordu. Ayyıldız Matbaası vardı. Onun sahibi Nejdet Sançar. Kitaplarını da o matbaada basıyordu. Hami Karatay’a gittik. O dergi makas usulüyle çıkıyordu. Yani orijinal yazıyor. Oradan buradan topladığı yazılarla çıkıyor. Bir de sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve Yayınlar Genel Müdürlüğü’nde satıyor bayilere dağılmıyordu.

                Biz gittik oraya, dedik ki biz asistanlarız derginizi beğeniyoruz. Sahibi siz olun, yazı işlerini bize verin. Biz onu orijinal yazılarla bayilere satmak suretiyle, tirajını da artırmak suretiyle hizmet etmek istiyoruz. Hami Bey de bize; ”Yani birçok çeşitli milliyetçiler var. Alparslan Türkeş gibi milliyetçiler, ırkçılar var, siz hangi cinstensiniz?” dedi. Biz de ”ham hum şaralop” dedik. Ne diyelim! Sonra döndük geri Türk Ocağında toplandık. ”Dergiye başlayacağız, tirajını arttıracağız, bayilerde satıcı arttıracağız, bir gün sonra foyamız ortaya çıkacak.” Ne cins(!) milliyetçiler olduğumuz ortaya çıkacak. Hani ırkçı falan değiliz ama onların görüşüne göre öyle yorumladılar. Öyle bizim gönül vermek istediğimiz gençliği bizim takdim edeceğimiz dergi çıkarmak niyetindeyiz. O, belki başka bir tarafa yönlendirecek bunun üzerine o dergiden vazgeçtik. Kendimiz çıkartalım, nasıl çıkartacağız, beş kuruş paramız yok. ”Sonunda salma metodu” denilen bir metot uyguladık. Arkadaşlara dedim; sen bir yıl müddetçe ayda şu kadar vereceksin, sen bu kadar vereceksin. Böyle karşılığı yok bu paranın. Bu şartlarla başladık işte 1964 Nisan’ında. Türk Yurdu’nda Osman Çakır yayınladı bir soru soruldu. ‘Yani adının nereden koydunuz, kim söyledi’ diye, hatırlamıyorum kimin söylediğini. Türk Ocağı gençlik salonu vardı. Orada aldım elime kalemi, kağıdı. Herkes bir isim söylesin dedim. Herkes bir isim söyledi. Birisi ”Devlet” dedi kimin dediğini bilmiyorum. Tamam, adı konulmuştur, dedik ve öyle koyduk. Rahmetli Galip Erdem de Devlet’in ilk sayısında adının neden DEVLET olduğunu anlatan bir yazı kaleme aldı. Rahmetli Ahmet Kabaklı’nın da ”Devlet” başlığı altında çok güzel bir yazısı yine o sayıdan. Böylelikle biz ”Devlet”i çıkarmaya başladık. Tabi Galip Ağabey, Devlet’in en önemli yazarlarından. Galip Erdem’e herkes tembel falan der ama yazı konusunda  haksızlık ediyoruz. Yani Devlet’te en çok yazısı çıkanlardan birisiydi. Galip Erdem kendi imzasıyla ”Mektuplar” sütununda yazardı. Başmakale’yi de çoğu zaman Galip Ağabey yazardı.

Galip Erdem Ağabey ile nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum. Yani elbette Türk Ocağında tanıştık, bizim Türk Ocağına geldiğimiz yıllarda Galip Ağabey, Türk Yurdu Dergisi’nin Umumi Neşriyat Müdürü idi. Dört ağabeyimizden biriydi Galip Erdem ama diğer ağabeylerimizin arasında bizim üzerimizdeki etkisi, hakkı, yüzdeliğe vursak yüzde doksan Galip Ağabey… O tarihlerde Türk Yurdu da bizim iç kapakta adımız çıkmıştı. Ağlayıp havalara uçuyorduk, Türk Yurdu gibi bir dergide adımızın çıkması demek o zaman ilk görevli olmak demek, büyük şeydi.  O yıllarda tabi televizyon falan yok radyo reklamları var. Bir reklamı ben hazırlamıştım yani 10 kelime veya 20 kelimelik spotlar halinde şöyleydi;“Türkler, Türk Yurdunda Türk Yurdu okur, Çünkü Türk Yurdu Türk yurdunda en kaliteli mecmuadır.” şeklinde bazen de dergidir diyorduk. Öyle de bir spot planımız vardı akılda kalacak. Galip Ağabey de gençlik kollarında bizim yetişmemizde çok etkili olan ağabeylerimizden… Konudan çok saptık ama söylemeden edemeyeceğim, Galip Ağabey beni nasıl tanıdığını anlatmıştı. Galip Ağabey bir gün Ulus’tan Kızılay’a doğru yürüyerek gidiyormuş, giderken Gençlik Parkı’nın kapısında bir afiş var.“Gençlik Parkı Açık Hava Tiyatrosunda 18 Mart Çanakkale Şehitleri Anma Günü”. Demiş ki Allah Allah ne işi var tiyatroda 18 Mart Çanakkale Şehitler Günü’nün. Merak etmiş girmiş içeri, bakmış birisi şiir okuyor “Şu boğaz harbi nedir var mı ki dünyada eşi, En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya, Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya”. Başından sonuna kadar cebini karıştıran bir adam şiir okuyor.“Soytarı mıdır nedir şiiri rezil etti” demiş. O benim işte… Malum uzun bir şiir, bende ya takılırsam diye cebimde kağıdı arıyorum ama cebime de koymamışım onun için şiirin sonuna kadar bütün cebimi karıştırmıştım. Galip Ağabey de beni ilk böyle tanımış. Tabi ben o bahsettiğim Mesleki Teknik Öğretim Okulları Birliği Başkanı iken birçok faaliyetlerimiz vardı; işte o tiyatro salonunda da Çanakkale Şehitleri Günü tertiplemiş, Galip Ağabey beni öyle tanımıştır. Bana sonradan böyle anlatmıştı.

Yeni Ufuk Dergisi: Siz Ülkücü Hareketin kuruluş aşamasındaki kişilerden birisiniz. Hareketimizin kuruluş aşamasını anlatır mısınız?

İbrahim Metin: Her ne kadar 1969’da kurulmuş gibi gösterilmek isteniyorsa da bu yanlıştır, 1948’dir. Yani Millet Partisi olarak kuruluşudur. Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinden ayrılmış insanların kurduğu bir parti. Millet Partisi rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’ın da desteğiyle Kenan Öner, Hikmet Bayur, Osman Nuri Köni gibi isimlerle kurulmuştur. Kuruluşunda da milliyetçi ve muhafazakar bir partidir, sonra da öyle devam etmiştir. Sonra kapatıldı mahkeme kararıyla ve tekrar Cumhuriyetçi Millet Partisi olarak kuruldu. Köylü Partisi diye bir parti vardı, Profesör Remzi Oğuz Arık başkanı idi. O da şüpheli bir uçak kazasında şehit oldu. Onun vefatından sonra parti, Cumhuriyetçi Millet Partisi ile birleşti ve Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi oldu. Eğer bir takım arkadaşlarımızın iddia ettiği gibi 8 Şubat 1969 da kurulmuşsa Milliyetçi Hareket Partisi, 7 Şubat 1969 günü Alparslan Türkeş hangi partinin genel başkanıydı? Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin Genel Başkanı idi. Evet amblemi terazi idi biz onu değiştirdik o kongre kararıyla ve adını da Milliyetçi Hareket Partisi yaptığımız gibi amblemini de üç hilal yaptık. Yani Parti’nin kuruluş tarihi 1948’dir. Ben de gençlik işleriyle uğraşırken, bizi Genel İdare Kuruluna yazmış Türkeş Bey. Ben Genel Muhasip Yardımcısı oldum. İş bilen bir müteahhit arkadaşımız Mehmet Yönet Genel Muhasip…

Yeni Ufuk Dergisi: KÜBİTEM’in ve Töre Dergisinin dönem siyasetine etkileri nelerdi? O dönemin siyasi gündemi nasıl etkilendi?

İbrahim Metin: Evet şimdi Demirel hükümeti sırasında onun Haldun Menteşeoğlu diye bir İçişleri Bakanı vardı. Basın solun hakimiyetindeydi, TRT gene solun hakimiyetindeydi ve bütün olayları taraflı yansıtıyordu ve her olayın müsebbibi ülkücü gençlermiş gibi gösteriliyordu. Yani hiçbir basın yoktu ki işin gerçeğini anlatsın. O sıralarda İskender Öksüz’ün çok büyük rolü olmuştur. KÜBİTEM, Kültür Bilim Teknik Merkezi’nin kısaltılmasıdır. Meşrutiyet Caddesi’nde bir binanın birinci katında geniş bir daire kiralandı aynı zamanda Devlet’te orada çıkarılıyordu. Derginin yazıhanesi burasıydı. Orada ağırlıklı olarak üniversite öğretim görevlisi olan arkadaşların da bulunduğu bir merkezdi. Tabi kavganın şiddetle devam ettiği günlerdi o günler. KÜBİTEM de çeşitli heyetler meydana getirildi. Asistanlar, profesörler, esnaflar gibi… Ekipler halinde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a ziyaretler yapıldı ve bu ziyaretlerde de raporlar sunuldu. Hem yazılı olarak hem şifahen anlatılırdı. Hatta birinde o kadar heyecanlanmış ki;  arkadaşlar, “Arkadaşlarımızı vuruyorlar!” deyince siz de onları vurun demişti. Diğer bir ziyarette Cezmi Bayramı’nda başında olduğu asistanlar heyetiyle Fen Fakültesi’nde matematik bölümünde bir asistandı, rapora bakmış demiş ki herhalde yanılmıyorsam Cezmi’nin anlattığına göre “Bu çok ağır oldu, sen bunu hafiflet öyle getir, ben bunu hükümete vereceğim”. Sonra rapor hafifletildi. Bilmiyorum elimizde olabilir.

         Demirel hatıralarında yazıyordu “Bir an geldi ki artık Cumhurbaşkanı biz hiçbir şey anlatamaz olduk” diye. Yani Cumhurbaşkanı’nın gözü fal taşı gibi açılmış. Anarşi konuşulurken İnönü,“Ülkücü gençler de var” dedikten sonra, Cumhurbaşkanı “onlar vatansever gençlerdir” diye cevap veriyor. Bu laftan sonra ortalık karıştı. Cumhurbaşkanı’nın böyle demesiyle Ülkücüler üzerinde çok yüklenildi. Nasıl şimdi birtakım aydınlar PKK’yı destekliyorlarsa o gün de çok geniş bir aydın kitlesi maalesef komünistleri destekliyordu. Yani arkadaşlar bu sağ sol çatışması falan değil, Ülkücüler kutsal bir mücadele vermişlerdir. Deli Petro’nun sıcak denizlere inme gibi bir politikası vardı bu hiç değişmedi… Türkiye’de Sovyetlere uygun yönetim kurulabilseydi Sovyetlerin bitmesi zordu. Yani Ülkücüler bir manada Komünizmin dağılmasına Sovyet sisteminin tıkanmasına hizmetleri oldu. Bu yüzden ülkücüler şehit olmuştur, ötekiler gazidir.

Yeni Ufuk Dergisi: Ağabey bildiğiniz üzere 12 Mart Galip Erdem’in ölüm yıldönümü. Galip Erdem ile o dönemde temasınızdan, hatıralarınızdan sizin için en özel olanı hangisidir?

İbrahim Metin: Galip Ağabey ile evliliği dahil bir sürü hatıramız var. Evlendikten sonra ayrıldı ve ayrılınca da bana dedi ki “Bu işin sebebi sensin”… Galip Ağabey’in sabah erken kalktığını tarih yazmamıştır. Sabaha kadar okur öğleden sonraya kadar da uyurdu. Akman pasta salonunda buluştuk bir gün konuşuyoruz ağabey evlilik işin nasıl gidiyor diye sordum. Perişan bir halde yaşıyor, evlenmesini istiyoruz. Haftada bir gün bir kadın evini temizlemeye geliyor falan. “İstanbul’da Kanarya’da ahbaplarımız var onlara gittim, bir öğretmen hanımla evlendirmek istediler.” dedi. Bir öğretmen hanım fotoğrafta göndermişler. Öğrendim ki hayırlı kısmetler versin diye mektup yazmış Galip Ağabey. Ben de baktım resme, ağabey ne güzel kız dedim mesleği var hem öğretmen niye öyle dedin dedim. Neyse ben konuyu canlandırdım tekrar Galip Ağabey’i ikna ettim evlenmesi için. Sonra Galip Ağabey İstanbul’a geldi. Ben de o zaman Küçükçekmece’de oturuyorum. Daha sonra o Galip Ağabey’in tanıdığı yani aracı olan bay ve bayanla ben de eşimle birlikte gittik Kanarya’dan kızı aldık. Neyse orada meşhur bir lokanta var oraya gittik. Galip Ağabey’le Meral Hanım bir masada oturdular, bizde dördümüz bir masada oturduk. Sohbet ettiler onlar, saat 11 oldu kalktık geri evine götüreceğiz kızı, trene bindik. Kanarya’da kızın babası böyle gözleri yuvalarından fırlamış şekilde benim kolumdan tuttu, neredeyse beni tren raylarına sürükleyecekti.  Amcaya niyetimizin ciddi olduğunu, buluşmada hanımlarında olduğunu söyledim ve böylece onlar gitti. Biz de galiba 1’de döndük. Bu iş burada biter dedi Galip Ağabey, bende sabaha kadar hanımı övdüm. Sabaha kadar yalanlar attım ikna etmek için. Dolayısıyla Galip Ağabey evlendi. Galip Ağabey de “Bu işin bir sebebi sensin” deyince ben yine de memnunum. Hiç değilse ömrünün son döneminde seni hayata bağlayan Bilge diye bir kızın oldu dedim. Bilge şu anda babasına gereken ilgiyi göstermiyor. Galip Erdem’le ilgili ben şuanda kitap hazırladım fakat bunların yayınlanmasına izin vermiyor. 6 ay önce Osman Oktay ‘’Kendini Unutan Adam’’ diye bir Galip Ağabey’in hayatını romanlaştıran bir kitap kaleme almıştı bulunan mevcudu bitmiş galiba yazılı kalmadı.

Galip Ağabey Gaziosmanpaşa’da oturuyordu bir evin alt katında. Akşam eve bıraktım, ertesi gün de Devlet’in başyazısını kaleme alması lazım. Ertesi gün gittim belki öğle sıralarıydı zili çaldım, kapı açılmadı. Döndüm arkadan camın önüne geldim camı yumrukluyorum ses seda yok. Telaşa kapıldım. Bir yere gitmiş olamazdı. Neyse uzun çalışmalardan sonra galiba “Biraz hastayım” dedi. Ağabey şey yap, kapıyı aç ben geldim dedim. Kapıyı açtı ama Galip Ağabey ayakta duramıyor. Ağabey işte neyin var dedim “Uyuyamadım, uyku hapı aldım”  kaç tane aldın diye sordum “Bilmiyorum” dedi. Baktım kutu boş başucunda içinde ne kadar olduğunu da bilmiyorum. Tahminen midesini yıkatmaya götüreceğim yani faydası yok. Pepsi kolayı severdi Galip Ağabey. Gittim büyük bir şişe Pepsi kola aldım devamlı onu içirdim ki hani atsın kanından diye. Bu arada dedim ağabey Devlet matbaada başyazı bekliyor, “Lan ben bu halde nasıl yazayım” dedi, ağabey sen yazma dedim. Sen söyle ben yazayım ve oturdum yazmaya başladım. Tabi yazı bir şeye benzemedi ve basmadım o yazıyı. Şimdi Galip Ağabey sadece çizgili kağıda ve kurşun kalemle yazabilirdi. Cebinde de 12 tane falan kurşun kalem ve ince sivriltilmiş kurşun kalem olur onunla yazardı. Galiba bir tane tükenmez kalem veya mürekkepli kalem de vardı. Yani bu düzen bir araya gelmezse yazamazdı. Yazısını okumak da büyük maharet isterdi yani o kadar kargacık burgacık bir yazısı vardı ki, ne el yazısı nede düzyazı… Galip Erdem has bir kaligrafisi vardı bunu okuyanlarda ihtisas sahibi olmuşlardır. Yani Galip Erdem ihtisas sahibi yapmıştır. Genellikle kayınbiraderim bir de Osman Çakır onun yazısını okurlardı.

Bir gün bana dedi ki işte o olaydan bir hafta sonra diyelim, Yılmaz Yalçıner bizim karikatürlerimizi çizerdi hem de teknik sekreterimiz de oydu. “Yılmaz’a karikatür çizdireceğim” dedi. Ağabey, Yılmaz ısmarlama karikatür çizmez, peki ne çizdireceksin ne istiyorsun dedim. “Bir kolumdan Azrail Aleyhisselam tutmuş ‘canını!’ diyor, öteki taraftan da İbrahim Metin tutmuş ‘yazııı!’ diyor, böyle bir karikatür çizdireceğim” demişti.

Rahmetli Dündar Ağabey derdi ki “İbrahim, Galip’e tabanca metoduyla yazdırıyor” derdi. Sonra Osman Çakır dedi, ben Dündar Ağabey’e de aynısını yapıyormuşum. Ne yapıyordum dedim. Dündar Ağabey’i kapatıyormuşum odaya, gidiyormuşum ağabey yaz bitmeden çıkmak yok diyormuşum. Ondan sonra o bitti diyormuş, ben de kapıyı açıyormuşum. Galip Ağabey’i aradım otelde kalıyordu Samanpazarı’nda. Aradım telefonla, resepsiyon,  cevap vermiyor dedi. Anahtar bırakmış mı dedim yani dışarı mı çıkmış, yok bırakmamış dedi. Uzun çaldırmalar sonucunda telefona çıktı, ağabey nasılsın dedim “Hastayım” dedi. Ağabey neyin var dedim, “Bilmiyorum” dedi ağabey dün akşam yemek yedin mi “Yemedim”, dün öğlen yemek yedin mi “Yemedim”, evvelsi akşam yemek yedin mi “Yemedim”, evvelki öğlen yedin mi… “Ne sorup duruyorsun” dedi. Ağabey hazırlan ben geliyorum dedim. Gittim otelden Galip Ağabey’i aldım.  İskender kebabı çok severdi. Denizciler Caddesi’ndeki Uludağ Kebapçısı var halen de var oraya götürdüm. Galip Ağabey yani abartı olmasın 3 tane falan bir buçuk yedi. Onun bir porsiyonunu bile ben zorla yerim o kadar. Bizim hastanın gözü fal taşı gibi açıldı 3 tane 1 buçuk kebabı yiyince, hasta dirildi. Sonra dedim ki ağabey otele gidiyoruz hesabı kesiyoruz sen bizim eve geliyorsun. “Yok gelmem” diretti. Nihayetinde gittik otele kestik ilişkiyi…

‘’Hiç kimseden çekmedi nasırından çektiği kadar’’ diye Orhan Veli’nin bir şiiri var ya, Galip Ağabey de hiçbir şeyden çekmedi böbrek taşından çektiği kadar. Yıllarca böbrek sancısını çekmiştir Galip Ağabey.  Ameliyat olmuştu bir gün, ameliyat sonrası beni çağırdı doktorlar.  Ağabey, dolantin iğnesi vurulmasını istiyormuş. Biz de mahsurlu görüyoruz ikna edemedik sen yetiş dediler. Yine bir gün böbrek sancısında Numune Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Ona dolantin iğnesi vurmuşlar orada, onu öyle zevkli anlatıyordu ki… İşte ben de geldim,  dediler ki ikinci sefer vurursak müptela olur yani uyuşturucu afyon gibi bir şey bu dolantin. Neyse sonra Galip Ağabey “İbrahim çağır bana dolantin vursunlar” dedi. Daha yeni çıkmış ameliyattan, bende ağabey mahsuru varmış vurmuyorlar dedim. Şimdi de “Parçalarım ameliyat yerimi” dedi. Bende parçalarsan parçala bana ne dedim. “Defol saygısız herif!” diye beni bir güzel kalaylamıştı. Galip Ağabey’le olan hatıralar bitmez, bunlarla sınırlı kalmış olsun.

Yeni Ufuk Dergisi: Galip Erdem Ağabey’in o dönemde hareketimiz için en önemli fonksiyonu, görevi nedir?

İbrahim Metin: Şimdi Galip Ağabey milliyetçi hareketin kuruluşunda ve devamında görev almış birçok arkadaşımızı yetiştirdiği için en büyük fonksiyonu buydu. Elbette aynı zamanda Genel İdare Kurulu üyesiydi de. Türkeş Bey ona Galip Hoca diye hitap ederdi. Bizlerle özel toplantılar yapardı. Türkeş Bey ve Emine Işınsu’ların evleri yan yanaydı Gaziosmanpaşa’da. Türkeş Bey’in en iyi tarafı istişareye açık olmasıydı. Toplantıya gelirdi, işte Türkiye’nin şu meselesinde ne düşünüyorsunuz, bu konuya hazırlanın ve bana rapor olarak sunun derdi.  Bir başka evde farklı kişilere yine aynı cümleleri kurardı. Nihayetinde bir sonuç çıkarır hazırlardı. Şimdi orada yanlış bir şey olur mu? Çok geniş bir çevrede ve aynı fikri taşıyan insanlardan meydana getirdiği bir süzme olurdu. O toplantılarda genellikle Galip Erdem, Sadi Somuncuoğlu, Emine Işınsu, İskender Öksüz ve ben olurdum. Bir gün yine başka bir toplantıdan çıktık. Türkeş Bey’e dedim ki efendim şu x şahsı Genel İdare Kuruluna alacaksanız, sizin kontenjanınızdan değil, biz Genel İdare Kurulu kontenjanından alalım dedim. “Neden?” dedi. “Kongrenin seçmediği birini alınca millet küfrediyor bari bize küfretsin.” dedim. “Bana sorarsanız matbaama kapıcı olarak bile almam.” dedim. Bu sözüm üzerine Galip Ağabey “Ulan münasebetsiz herif, Genel Başkana böyle söylenir mi” diye kızmıştı. Bir kongrede ben genel muhasebe raporunu okuyacağım o zat ta “Ben okuyayım İbrahim’ciğim” dedi. Tamam sen oku dedim. Tabi kafasını gözünü yara yara okuduğu için millet onu listeden çizmeye başladı. Sessiz dursa tanımayacak delege ve çizmeyecekti. Yani Galip Ağabey’in beni ikaz ettiği olay bu.

Yeni Ufuk Dergisi: Biz gençlere tavsiyeleriniz nelerdir? Şuan ki ülkücü gençliğe önerileriniz nelerdir?

İbrahim Metin: Yani bir defa genel olarak şanslı insanlarsınız. Bir genç ne düşünür, okulumu bitireyim, mühendis mi olacağım, doktor mu olacağım, evleneyim, arabam olsun evim olsun gibi bir ideali vardır. Ama bir genç kendinin ötesinde daha ileri bir hedef edinmişse bu bahsettiğimiz şeyler teferruattan ibarettir. Gelir geçer farkına bile varmaz büyük hedefe varmak için. Bir gencin uzak hedefler seçmesi onun ara hedeflere daha çabuk varması demektir. Sizde şanslı insanlarsınız çünkü bir büyük hedefiniz var. Rahmetli babama bir gün dedim ki “Baba sen bana kızardın ama söylemezdin.” Ben şimdi takside çalışıyorum ya alırım taksiyi getiririm Türk Ocağına, orada işte orada vatan kurtarırız. Ne kadar kurtardığımız belli işte de… Akşamda çıkar iki üç saat çalışırım ve giderim eve hasılat kaç kuruşsa veririm babama tabi bütün gün çalıştığımın karşılığı değil o para. Babama derdim “Komşunun oğlu evlendi boşandı kumarhaneden çıkmıyor, ben Allah’tan gençlik yıllarımı bu işlere verdim.” diye. Babam bir şey demezdi ama ben yine böyle söylerdim. Buradan demem o ki kendinizin ötesinde milletiniz adına bir ideale sahip olduğunuz için şanslı insanlarsınız.

                Her şeyden evvel kendinizi yetiştirmeniz lazım. Bu da neyle olur, lafla olmaz okumakla olur. Bol bol okuyacaksınız. Kitap! Kitap! Kitap! Bilgisayarda okuduklarınız yetmez. Milletinize faydalı olmak istiyorsanız, okuyacaksınız, kendinizi iyi yetiştireceksiniz. Hem sahanızın en ileri adamı olacaksınız hem de millet meselelerine vakıf olacaksınız. Bakan olmak milletvekili olmak şart değil. Bulunduğunuz yerde bulunduğunuz dalda ilerde olmanız önemlidir. Ben bazen şöyle tarif ederim, koyun sürüsü ne yapar, birbirinin arasına kafasını sokar, öndeki uçurumdan aşağı gidiyorsa sürüde uçurumdan aşağı gider. Yani ülkücü odur ki sürüden kafasını kaldırıp nereye gittiğini gören insandır. Lider insandır. Kafanızı kaldırın, tavsiyem budur.