Vefa, İstanbul’un kenar semtinde oturan entelektüel bir yazar adayıdır. Vefa, bu sokağı tanımak için taşınmıştır. Normalinde modern dünyanın insanıdır.  Taşındıktan yaklaşık iki yıl sonra manevi bir buhrana girer ve Anadolu’ya uzun bir yolculuğa çıkar. Muhsin ise Vefa ile komşu, küçük bir köşker dükkânı vardır, tasavvuf ehli bir insandır. Anadolu’nun uzak bir kasabasında basit bir otel odasına yerleşen Vefa, ıstırap çekmektedir. Bu nedenle Muhsin’e bir mektup yazıp dertlerini dökmek ister. Fakat hiç bir şey yazamaz. O da boş kâğıdı zarfa koyar, Muhsin’e gönderir. İşte aşağıdaki mektup, Muhsin’in gelen boş kâğıdı yazıp tekrar Vefa’ya gönderdiği mektuptur.

 “  Bildiklerim arttıkça hiç bir şey bilmediğimin farkına vardım.”

‘An’lar vardır hayatta. Saniyelik tek kare fotoğraflar. Mekândan arınmış, zamana direnen. Nereye gidilse hep yanı başımızda… Bazen ağlayan bir kız çocuğu bazen dönüşü olmayan gidişe elveda. ‘An’lar vardır hayatta. O tek saniye alır götürür bizi saatler dolusu hatıralara. Tekrar tekrar yaşarız ve hiç eskimez. Her seferinde daha da canlıdır, her seferinde daha da içimize çekeriz doyasıya…

                Kim huzurlu? Sorgulayan mı yoksa sorgulamayan mı? Sorgulayan insanın en azından gerçekleri görme şansı vardır. Diğeri ise sahte mutluluğun arkasına sığınmış vicdan azaplarında… Duygusu alınmış buz gibi bakışlar tüter omuzlarda. Sabah sessizliğini dinlemek… Koca şehirlerdeki yalnızlıkları haykırabilmek tüm dünyaya… Dost meclisi sıcaklılarında kaybolmak ölesiye… Kendi cinayetine şahit olmak gibidir gerçeklerin farkına varmak, gözlerinizin önünde erir gider toplumun değerleri ve elinizden hiçbir şey gelmez. Susarsın olmaz, konuşursun ansızın Ay kahırlanır yıldızlara…

                Toprak çatlamış yağmurunu bekler, yavru acıkmış anneyi… Hasta ölümü, âşık maşukunu, kalp merhametini… Dünya ise kıyameti bekler. Yorulmuştur artık. Şahittir binlerce yıldır bekleyen ile beklenen arasındaki sır tutmaya yeminli dileklere… Bu topraklarda kara yazılmıştır sevdalar. Tebessümler kar kadar sıcaktır; çünkü ağıtlar kitap kadar dost yanlısı… Ve aşk şairlere verilmiştir. Sevdasına kilim dokuyan körpe ellerin, ölüm haberi soğukluğunda vuslatı bekleyen canların, ömürlük söze yemin etmesidir, aşktaki şair. Kaybedilmiş bir savaşın ağıtı gibidir, dönmeyene çekilen ahlar. Bir yanda gidenlerin yası omuzlarda diğer yanda gözlerde yanmaya başlayan intikam ateşinin ilk kıvılcımları…

   Yar, yârinin ocağına hapsolmuş, kutup soğuğunda uslanan yanık türküsünü söyler. Sözler yaralara merhem, yaralar sözlere davetkâr. Beyazın saflığında sunulmuş her aşk, suskunluklarda sır olur. Susmuş her can emanete verilmiş bir ömür. Ağır gelir bazılarının suskunluğu. Kelimeler kaçkın, sitemler ürkek, özlemler kalplerde fırtına… Dil bile söylemekte hicap eder, suskunluk bile ağlayası… Matem çökmüş omuzlara, omuzlarda bir yığın gelincik yaprağı… Ağır gelir bazılarının suskunluğu. Duyabilene aşk olsun! Merhamete emanet edilmiştir duyulamayan her sözün çığlığı. Merhamet! İlmin ocağında pişen, irfanın önderliğinde servis edilen, vicdan ile dengesi ayarlanmış; aç ruhların azığı… Yakılan ilk ateş etrafında toplanan ilk insanlara ateşin sunduğu sıcaklık… Ateş etrafındaki ilk muhabbete selam olsun. Terk edilmiş gemiye gözyaşı döken denizin merhametindeki muhabbete selam olsun.

   Hoş görmeyi hoş görür gönül insanı. Gönüllerde aşk, dillerde habere gitmiş güvercin. Haber bu toprakların sesi, cevap dostun emeği… Yağan yağmur haykırır, giden haberin bir gün mutlak döneceğini. Ruhlarda merhamet varsa ne toprak susuz kalır ne de gönderilen haberler cevapsız. Yağmur hiç yorulmadan yağar. Her seferinde ayrı bir hikâyesi, her hikâyede mutlu son… Suya hasret toprağın gökyüzüne selam duruşu ve bu selama koşar adım inen damlalar. Tek bir ihanet yok. Selama gönüllerini kapatan insanoğluna inat, bu yağmur hep yağar.

   Sağır olmuş sağır sıcak feryat figan eden toprağa inat. Saatten de hızlı akan zamanda zordur zamana ayak uydurmak. Sabahlarda sancılar akşamlarda deniz altı vurgunu… Kelimelerin yorgun olduğu yaşlı dünyamızda bakışlardaki çakışmada anlaşmak… Dostun ocağında kurulur sukutta verilen sözler. Dostla tutunur insan hayata. Kendini en sade şekilde anlattığın, en samimi beden dili ile ilettiğin, en yumuşak üslubu yollarına serdiğin insanların, seni ne kadar anladığı en mühim mesele. Tutunamayanların ortak kaderidir yalnızlık. Oğuz Atay da tutunamamıştı. Yüzlerce sayfada yazdı bunu. Atay’ı anlayamayanlar hala mazideki siyah ufka gözyaşı dökmekle meşguller, bir gün tutunabilmek için. ‘Nihayet anlaşıldım!’ dediğin anda buz gibi nefesin yüzüne inen tokadı, ‘Ben anlamadım!’

                 Günleri geçiştirme telaşı içinde ve en yakınındaki insanları tanımayan insan yığını. Doğdu, yaşadı, öldü… Tutunamayan kim? Herkes şikâyetçi! Tuttuğun altın olsun. Olsun be kardeşim, herkesin tuttuğu altın olsun! Herkes birbirini tutsun! Herkes birbirini yüreği ile tutsun. Tutsun ki kimse tutunamadım demesin. Tutunabilenlere bu can feda olsun.

                Gece vakti görülür vicdan mahkemesi, tanıksız ve de katıksız. Umutlar da terk ederse ansızın, bu öyle bir ayrılık vaktidir ki; ne doğan güneş karanlığa hükmeder ne karanlık sabahın seher vaktine âşıktır artık. Yüreğinin ıssızlığında umut besleyen yaralı bir güvercinin, annesine çarpan yüreği… Anne! Kurşun geçmez gecelerin umut ışığı. Annem! Sen beni kokladığında, ben buram buram sen kokuyordum. Üstüne gelir kapıdaki feryat. Feryada inat, atıksız söz… Annem!

                 Soğuk geceler uzadıkça uzar. Kapı tokmağındadır umutlar. Ve verilmiş sözler vardır, baharı bekleyen kışta. Anneye verilen her söz değerlidir. Bir gün güneş, soğukta titreyen yavru kedilerin üzerine de doğar elbet. Tek sır duada. Duası katıksız analar yazar yarınların masumiyetini. Bir yudum su ötelerden… Dağların kekik kokan zirvelerinden… Yürekler yanıyor. Annelere olan özlem ateşi sarar dört bir yanı. Sevgililerin yüreklerinden damıtıp, ruhlara serpin annelerin çamaşır yıkadığı leğenlerle. Bir yudum su ötelerden… Çiçek açmış bakın! Çocukluğumuzun bitmeyen hikâyelerinde. Yürekler yanıyor. Bedenler ise zemheri ayazına hasret. Getirin en güzel yarınların nazlı hikâyelerini. Bizler yorgun geçen yılların çocuğuyuz. Hasretiz mutlu bir gelincik yaprağına. Bir yudum su ötelerden. Sahipsizlik sarmış ufukları, sağanak sağanak yağar anıların üstüne.

                Zaman kimseyi beklemez. Nice saltanatlar geldi geçti. Nice ömürler yaşandı bitti. Her mezar taşında ayrı ayrı hikâyeler. Hepsi de gün doğumu batımı hızında geldi de geçti. Kimseye yar olmadı dünya. Kimse dünyaya yar olmadı. Ölüm var! İyi ki var! İnsanoğlu ya ölümsüz olsaydı? Hesap gününün ayar çeken ağırlığı… Ölüm! Uzaklarda bildiğimiz en yakınımız. Şimdi varsın, şimdinin “nin” hecesinden sonra yok. Yok, olmamanın ilk adımı. Öksüz kalmış yol kenarı hanları her zerresinde, geçiştirilmiş yılları yazar. Ağırdır havası. Günahlarını ve sevaplarını tarih yazmıştır. Siyah beyaz fotoğrafları izlersin. Yıllar önce çekilmiştir ve orada bulunanların hepsi göçüp gitmiştir bu dünyadan. Fotoğraftan sana kalan ise bir yığın gözyaşı şişesi. Dökebilene helal olsun.

   Fotoğraflar susar. Han duvarları anılarıyla dost. Havada ağır bir sessizlik hâkim. Sırların buğusu tüter. Ne fotoğraf konuşur bir tek kelime ne han duvarları. Sır tutmak ilim ister. Çünkü ilim kalemde sır, kalem sukutla dosttur. Sukutta ise her zaman hayır vardır.

                Saygıya eğilmiş baş, edebi sukutta anlatır. Edep! Akıl süzgecinden geçmiş, maneviyatta dinlenmiş, yürekte damıtılmış; saflığın incisi… Edebiyat da edep ile başlar. Yazar ve şair olmak duygulara köle olmuş bir beden ister. Okumak zordur aslında. Yazmak kendiliğinden gelir. Okumasını bilen uykuda ölümü, düşen yaprakta ayrılığı, ağlayan gözde merhameti okur. Okumayla erer insan gayesinin sırrına. Kurtuluş okumadadır. Sormuşlar  âlime ‘Bu kadar okur yazarsın, ne bilirsin?’ Cevapta çok okumanın hikmeti gizli ‘Haddimi bilirim!’

                Yazar kelimelerden inci dizer. İnci taşımak zordur. Parmak ucu dokunuşu kadar narin olur inci takabilen yürekler. En dayanılmaz buhranlar üstüne geldiğinde ele alınan bir kitap, yaz sıcaklığında serinleten dost nefesine benzer. Şiire duygu katar güle âşık Gülizar. Dünyadaki bütün nezaket ve zarafet bir araya gelmiş de bizi burada izleyin demişler sanki… Romancı yüzlerce, hikâyeci onlarca sayfada anlatır. Ya şair? Bazen tek kelime kâfidir bizi alıp götürmesine. Hele üç beş cümlede bütün kâinatın sırlarını serer kâinatın önüne. Belki de bu yüzden toplumun çoğu biraz şair, biraz şiirdir; şiir tadında…

                 Sadece kitap dostlarından kurulu bir şehir… Kitapların satırlarında randevulaşan, kitapların doğrularında buluşabilen insanlar. Ne acı kalır, ne gözyaşı. Kalemlerden nur akar. Kitap yüklü cahiller giremez bu şehre. En büyük düstur, ‘Sus ve düşün’ dür. Düşünürken bak, bakarken gör! İnsanı gör, doğayı gör, olayları gör… O zaman hasat edilir bereketli gönül harmanları.

                Kural tanıma hocam! Kural konulmaz yazarın ve şairin önüne!

                 Geç kalmış baharın açılmayan çiçekleri gibi küskündür hatıralar. Maziye hapsolmuş, tekrar filizleneceği günü beklerler. Bu hatıraları özleyenler cihana hükmetmiş bir medeniyetin dirileceği güne âşıktır. İşgal talan eder, fetih ise medeniyet kurar. Dünya hazırlanmış fetih harekâtının başlayacağı günü bekler. Yağmur sitemkâr. Bütün yılların hıncını kusarcasına yeryüzüne inen damlalar. Ruhlarda ise kum fırtınalarına uğramış çöl yalnızlığı. Fetih harekâtını başlatacak yiğitlere ecdat yoldaş olsun.

                En yalnız hikâyeler yıldızlar kadar masum çocuklarda yaşanır. Sessiz çığlıklara yazılmış elvedalar vardır hayatta.  Çünkü annesiz kalmıştır küçük kız. Kâğıt kesiği bir sızı bırakır körpecik ellerde. Yokluğun ezikliği omuzlarda. Daha bir üstüne gelir sabahsız geceler. Anneye susamış küçük kızın, ölümden geriye kalmış dokunaklı hikâyesi. Baş önde, gözler hep kaçkın… Kelimelerde kabir sessizliği…

                 Ve… Küçük bir kız var masumiyetin ocağında. Aysel!..”