Aşırı hürriyetçi eğilimler ister istemez <<ferdiyetçiliği>> kışkırtmıştır. <<Liberal>> düşünceler ve akımlar, gittikçe <<toplumun çözülmesi>> neticesini vermiş ve bu durum bütün dünyada, reaksiyon olarak çeşitli renkte <<toplumcu>> akımların doğmasına vesile olmuştur. Bu toplumcu akımlar dinî, millî, ırkçı, sınıfçı, maneviyatçı, maddeci, radikal demokratik… olma iddiası altında değişik gruplarda değişik biçimlerde ortaya konmuştur.

                Hürriyetçilik, <<şahsiyetlerin>> doğup güçlenmesi için ne kadar zaruri ise, toplumların çözülüp dağılmasına vesile olacak ölçüde <<istismar>> edilmesi de o kadar büyük tehlikedir. Sosyal kontrolün zayıfladığı, sosyal normların geçersiz kaldığı bir vasatta, devleti idare edenlerin işleri güçleşir, polis ve jandarmanın işi çoğalır. Sosyal yalnızlıklar ve güvensizlikler içinde bunalan fert ve zümreler artar.

                Sosyal bağların zayıflaması, ferdi iştihaları kamçılamakta, yalnızlık korkusu ve güvensizlik duygusu fertteki <<ego>>yu kışkırtmakta, hırslar ve başıboş kalmakta, zayıf ve güçsüzler ezilmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmektedir.

                Bu durumda tehlike ile karşılaşan fert ve gruplar, başlarının çaresini ararken <<geleneğe bağlı dayanışmadan>> boşalan sahada, yeni güvenlik kurumları, dernekler, birlikler, sendikalar, partiler, kooperatifler, şirketler, açık veya gizli teşkilâtlar belirlemeye başlar. Birçok fert ve grup <<can havliyle>> bu teşkilâtlara kapılanır. Bazıları da zorlanır. Böylece, istesin veya istemesin bir teşkilâta katılan fert ve zümreler, güçleri oranında <<üyelerine>> menfaat, güvenlik ve refah temin etmeye yönelirler. Bu suretle güçlenenlerin <<baskı grupları>> meydana getirerek toplumdan bazı <<imtiyazlar>> koparmayı başardıkları halde, böyle bir varlık gösteremeyenler ise ezilmekte ve sızlanmaktadırlar.

                Büyüyen ve sanayileşen ülkelerde, bu problem her geçen gün biraz daha da artmaktadır, insanların sırf maddî <<çıkarlar>> için el ele verip, kendi zümre ve grubu için <<imtiyazlar koparması>> ile doğacak bir toplumda huzur bulunabilir mi? Milletin tamamına yönelmeyen, sadece <<güçlü baskı gruplarına>> imtiyaz tanıyan bir ülkede mutluluk doğabilir mi? <<Sınıf diktatoryası>> ile hangi demokrasiyi, hangi hak ve adaleti temin edebilirsiniz?

                E. Durkheim Meslek Ahlâkı adlı kitabında, sırf maddî menfaat bağları üzerine kurulu ve sınıf çatışmalarını esas alan bir sanayi toplumunda huzur aramanın beyhude olduğunu şöyle anlatır: <<İnsanlar arasında, barış ve düzen, tamamı ile maddî illet(sebep)lerden, hattâ pek ileri de olsa, kör bir mihanikiyetten otomatik bir şekilde doğamaz. Bu bir ahlâk işidir.>>

                <<İçtimaî bir müessese, bir ahlâk disiplini olmadan yaşayamaz. Çünkü böyle olmazsa, ortada ancak birbiri ile çarpışan fert iştihaları kalacaktır. Tabii olarak da sonu gelmeyen, bu doymak bilmez iştihaları düzene sokan bir şey bulunmaz ise kendiliklerinden (disipline) girecek değillerdir.>> (Bkz: E. Durkheim, Meslek Ahlâkı, (M.Karasan) s. 20-21)

                Türk-İslâm Ülküsü sadece bir sınıf ve zümrenin değil, bir milletin, Türklük şuur ve vakarı ile İslâm iman, ahlâk, aşk ve aksiyonu ile teşkilâtlanması demektir. Bütün bir millet için huzur, güven, adalet ve refah temin etmektir.