I

MEDİNE SÖZLEŞMESİ Mİ, MEDİNE BEYANNAMESİ Mİ?

Her devirde, ilkel topluluklar dışındaki her toplum için cereyan etmiş olan ve etmekte bulunan bunalımların, problemlerin, tehlikelerin daima biraz fazlası Türk milletinin payına düşmüştür ve şu anda da öyledir. Bu milletin önce cahillikler ve hainliklerle başı hep dertte olmuştur. Son yıllarda yaşanan ve son günlerde doruğa çıkan İslam’ı istismar bunlardan biridir. İslam’ın ilk yıllarında yayınlanan “Medine Beyannamesi”ni tersinden okuyarak, şu anda hainliğe de alet ederek kullanıldığını görüyoruz. Bu da açılım siyasetinin sonuçlarından biri olsa gerektir.

Hatayı hepimiz yapıyoruz, ağız alışkanlığı sözleşme deyip çıkıyoruz. Aslı esası “Medine Beyannamesi (bildirisi)”dir. Batılı kavramla manifestosudur. Taraflarca (ki taraflar diye bir şey yoktur) üzerinde anlaşma sağlanan, maddeleri müzakere edilmiş bir sözleşme söz konusu değildir. Böyle bir şey olmamıştır. Medine Devleti, herkesin, özellikle Yahudilerin hak ve hukuku ile ilgili bir bildiri yayınlamıştır. Bunu saptırmamalıdır.

Hicretten sonra, 622 yılında, Hz. Peygamber önderliğinde devlet ve diğer sosyal müesseseler dönemi başlamış oldu. Bir taraftan vahiy devam ediyor, din tebliği ve din oluşumu sürüyor, diğer taraftan sosyal hayat ve müesseseler yeni inanç sistemine göre yeniden şekilleniyordu. Hak ve hukuk önemliydi, çünkü İslam’ın insan, toplum ve devlet için temel ilkesi adalettir.

Hz. Peygamber 47 maddelik bir beyanname yayınladı. Metin, toplum kesimlerince oturulup anlaşma yapılarak ortaya konsaydı, bundan daha güzel olmazdı. Belki de bundan dolayı sözleşme denişi, alışkanlık haline gelmiştir. Herkesin ve her kesimin hak ve hukuku gözetilerek, bilhassa sorumlulukları da belirtilerek bir beyanname ilan edilmişti. Bu konuyla en çok meşgul olan rahmetli Prof. Muhammed Hamidullah Hoca, buna “vesika” tabirini kullanarak “Medine Vesikası” demiştir. Beyannamenin tam metninin orijinali ve tercümesi için Hamidullah Hoca’nın eserlerine başvurmalıdır.

Uyulması istenen esaslar şunlardı:

•             Devlet bir hukuk devletidir. Haklar âdil şartlarda ele alınmıştır.

•             Müslüman olmayanlara, din ve vicdan hürriyeti esas olarak hakları verilmiştir.

•             Barış esastır.

•             Sosyal devlet anlayışı ağırlıklıdır. Mağdura yardım esas olduğu gibi, hiç kimse tek başına malî yük altında bırakılmamaktadır.

•             Vatan kavramı getirilmiştir (Md. 39. Hz. Peygamber’in yaşanılan bölge sınırlarına ait bir çeşit harita niteliğinde kroki çizdirdiği nakledilir).

•             Dini yayma hakkı korunmuştur. Fakat asla zorlama yoktur.

•             Kısas hükümleri uygulanır.

•             Katile yardım etmek yoktur.

•             Zulme uğrayana yardım edilecektir.

•             Her şey adalet ölçülerine göre icra edilecektir.

•             Kast sistemi (değişmez katı sınıf sistemi) reddedilmiştir (Md. 15).

•             Anarşi yoktur (Md. 13). Karışıklık çıkaranlara karşı herkes birlik olacaktır. Bir ihtilaf olursa, Allah’a (Kur’an’a) ve Resûlüne başvurulacaktır. Yani toplumun merkezi otoritesi ve referansı Allah ve Resûlüdür.

Bu beyannamede besbellidir ki, hukuk esasları esas alınmış ama devlet, otoriteyi paylaşmamıştır. Çoğulculuk sadece inanca aittir. Bu da zorlama olmadan hukukî düzen içinde yürütülür. Yahudiler dahil, bütün toplum Arapça konuşmaktadır. Arapların yaşadığı Medine (Yesrib), İmparator Adriyan’ın zulmünden kaçan Yahudilerce, bir ara işgal edilmişti. Zaman içinde burayı vatan yapmışlardı. Sonra Evs ve Hazrec kabilelerinin buraya yerleşip çoğalmasıyla Yahudi hâkimiyeti kırılmış, şehrin idaresi bu iki Arap kabilesinin eline geçmişti.  Hicretten sonra da Hz. Peygamber önderliğinde Müslümanlar bir şehir devleti kurmuş oldular. İhtilaflı olmakla beraber, muteber tarihçi ve araştırmacıların kanaati, Medine’deki Yahudilerin gerçekte Yahudi ırkından olmayıp, Musevî Araplar olduğu yönündedir. Bunların adları İsrailî adlar değil, Arap adlarıdır. Nadir oğulları (Nâdir), Hâris oğulları (Hâris), Kaynuka oğulları (Kaynuka) gibi.  Müşrikler zaten Arap’tı ve Arapça konuşuyorlardı. Demek istediğimiz, etnik ve kültürel manâda öne çıkabilecek bir çoğulculuk mevcut değildi, yeni inanç karşısında yer alan ve sonunda az sayıda kalan farklı inanç sahipleri vardı. Unutmamalı ki Yahudilerin bir kısmı da Müslüman olmuştu. Yine demek istiyoruz ki, sözleşme yapacak “taraflar” söz konusu edilebilecek durumda değildi.

Beyannameye göre bölge sorumlulukları verilmiştir ama bu sorumluluklar devletin iç güvenliği ve bütünlüğü maksadıylaydı. Sorumluluklar aynı zamanda barışı korumak ve tecavüzü önlemek içindi. Bir eyalet sistemi asla değildir (Md. 45b). Merkezi otorite Hz. Peygamber’dir. Ayrıca beyannameye göre önemli bir husus, savunma gerekirse, Yahudilerden asker yardımı değil, sadece para yardımı kabul edilecektir (Md. 36a).

Medine Şehir Devleti’ni ve onun anayasası niteliğindeki bildiriyi, hele o gün için bütün önemine rağmen, tam ve değişmez bir model olarak almak doğru olmaz. Çünkü orta yerde tamamlanmaya doğru giden bir Kur’an vardır ve toplum, İslam’ın istediği toplum şekline inkılap edinceye kadar devam edecektir. İslam toplumları ve devletleri genişledikçe, çekirdek olan Medine Beyannamesi’nin siyasi organizasyonu devam etti ve fakat ona yeni idarî kurallar ve düzenlemeler, milli esaslar eklenerek genişledi. Mesela kabile sorumlulukları divanlara aktarılmıştır. Araplar büyük devletler dönemine geçince, artık karşımızda Evs ve Hazrec kabileleri ve aşiretler yahut bir avuç Yahudi yoktur. Hiyerarşik cüzler kaybolup tek bir cemiyet ortaya çıkmıştır. Türkler, İranlılar, Hintliler gibi farklı kültürler İslam’a katılınca, her şeyde olduğu gibi siyasi teşkilatlarda da zenginleşme olmuştur. Yeniliklerin, sadece İslamî ilkelere uygun olmasına özen gösterilmeye çalışılmıştır. Beyannameye dönersek, orada “Son merci Allah ve Resulüdür” denildiğine göre, çok hukukluluk veya çok siyasilik sistemi diye bir şey söz konusu olamaz. Yan yana eşit parçalardan meydana gelmiş hukuk çokluğu, siyasî özerklikler, bütüne ulaşamaz, toplum düzeni gerçekleşemez.

Açık gerçeklere ve tarihi belgelere rağmen İslam’ın kötüye kullanılması, bugün artarak devam ediyor. Bir tek bölücü-Kürtçülerin İslam istismarı kalmıştı, onu da gördük. Açılım siyasetinin işleri buraya götüreceği belliydi. İslamî referanslar ve özellikle İslam’ın evrenselliği alet edilmektedir. Doğru veya yanlış, her hareket, kendini genel ve evrensel ilkelerle, geniş ve büyük referanslarla ilişkilendirerek bütünleşmek ve meşrulaşmak ister. Bunu sapmış yolda olanlar bile yapmaya kalkıyor. Siyaseten de İslam toplumlarından medet ummayı deniyorlar. Öbür taraftan Türk ve İslam düşmanlarıyla aynı dil, aynı kavramlar kullanılmaktadır. “Çoğulculuk”, “ulus devletin yanlışlığı ve ümmeti parçalayıcılığı”, “ulus devletin Batının icadı olduğu” (peki Kürtçüler niye ulus devlet peşindeler?), “tek devlet, tek bayrak, tek dil olamayacağı” gibi. Komedi mi desem, yüzsüzlük mü, “kul hakkı yememek”, “karıncayı bile ezmemek” gibi duygusal sığınmalar da eksik değil (Bunlar PKK’nın ağzına ne de yakışıyor ya). Gerçekte bu işler Lawrence (Lavrens·) tipi işlere dönüştü. İngilizlerin İslam ümmetini parçalamasından söz ediliyor. Sanki o zaman İslam birliği vardı? Hedef Osmanlı Devleti idi. Osmanlı toplumu, bir İslam ümmeti değildi. İçindeki Müslüman olmayanların oranını, dışındaki Müslümanları göz önüne alırsak, Osmanlı bir İslam ümmeti değildi. Ama İngiliz’e ve bütün Avrupa’ya göre bu devlet de yıkılmalıydı. Zaten Osmanlı birçok sebepten yıkılmaya mahkûmdu ve yıkıldı. Lavrens’ler bu işi kolaylaştırdı ve hızlandırdı.

Gerçek şu ki Türkiye’yi parçalamak için iç ve dış düşmanlar atağa kalkmıştır. Artık bunu görmemek ya geri zekâlılık, ya da hainliktir. İç ve dış hainlere, iç gafiller eklenmiştir. Gafiller, hainlerle birleşmekte olduklarını artık anlamalıdırlar. Gaflet devam ettikçe hainliğe eş olur. Türk düşmanlığının dış gücü de, iç damarı da devam ediyor. Şimdi de Kürtçü Lavrenslerle karşı karşıyayız. Üstelik İslam istismarı ile aldatılacağız. Sûret-i Hak’tan görüntüler de var: “Radikal dinci faşistler (Hizbullah, el-Kaide gibi), “İslamî kriterleri sırf kılık kıyafetler üzerine tanımlamanın (başörtüsü, tesettür v.b.) pozitivist bir yaklaşım olduğu” v.s. Bu doğrular onların ağızlarına yakışmıyor ki. Hem ulus devletlerin bir Batı icadı olduğunu, ümmeti parçalayıcı olduğunu söylüyorlar, hem İslam’ın ulusal birliği ve ulusal mücadeleyi desteklediğini anlatıyorlar. Evet, İslam milli birliği ve milli mücadeleyi destekler ve bu tecrübe ile sabittir. Ama ırkçılığı ve etnik başkaldırıyı değil. Bölünüp parçalanmayı değil, bütünleşmeyi destekler. Biz Lavrens’e ne zaman inanabiliriz? Hidayete ermiş olduğunu ne zaman anlarız? Gerçekten Müslüman olduğunu anlarsak, bu da yetmez, Türk milletini parçalamaktan, İslam ümmetini kandırmaktan tövbe ettiğini bilirsek o zaman inanırız.

Genç iken “İslam istismarı, din istismarı” söylemlerine inanmaz, bunda din karşıtlarının bir bahanesi olduğuna kani olurdum. Yine bu şekilde hareket edenler var, fakat bunlar azınlıkta kaldı. Yaşadıkça gördüm ve anladım ki din, gerçekten istismar ediliyor. Çünkü en büyük gerçekler en çok istismar edilmektedir.

Bugün ne yazık ki, istismarlara kanmış; bölücülerin bile dini kullanmalarına aldanmış; hırsızlıkları, yolsuzlukları dinî keramete bağlamış; İslam’ı, milli olanın, yani bizde Türk’ün karşısına dikmeye gönül vermiş, her şeyhin söylediğini Allah sözü kabul eden Müslümanların sayısı az değil. Karl Marx’ın “Din afyondur.” dediği şey tam da budur. Evet, biliyoruz ki Marx, bizim anladığımız şekilde böyle bir din anlayışını değil de bizatihi dini kastediyordu. Fakat onun tanıdığı, algıladığı din, çarpıtılmış, kir pas içinde bırakılmış din değil miydi? Bu tür din anlayışı afyon değil de nedir? Bunu, 500 sayfa “Tarihi Maddeciliğin Tahlil ve Tenkidi” kitabını yazan, 10 sene sonra “Maddeci Felsefenin Çıkmazları” kitabı ile tekrarlayan biri olarak ben söylüyorum. İslam gibi bir din böyle çarpık ve akıldan izandan uzak anlaşılırsa, bu afyondur. Aklını kullanmayı defalarca emreden İslam, kendi canına kastetmiş, birlik ve beraberliği bozmak isteyenlere, saçmalıklarda keramet arayanlara hiç yaklaşır mı?

KAYNAKÇA:

[1]    İslâm’ın Hukuk İlmine Yardımları; İslam Peygamberi, I, s. 202-210; Vesaik, s. 66-72.

2    Bkz. T. W. Arnold, İntişar-ı İslam (İslamın Yayılması) Tarihi, çev. Hasan Gündüzler, İstanbul 1971, s. 51.

3     Bkz. Ali Himmet Berki – Osman Keskioğlu, Hatemu’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara 1960, s. 208-209.

4    Bunlar için bkz. Yümni Sezen, İslamın Sosyolojik Yorumu, İstanbul 2004, s. 323-326.

·     1888-1935 yılları arasında yaşamış, Arapları Osmanlı idaresine karşı kışkırtan İngiliz ajanı. Doğu dillerini şive farklarına varıncaya kadar bilen, bir Arap kadar dil ve adetlerini, bir Müslüman kadar da şartlarını öğrenmiş, zaman zaman dini kıyafet giyip camilerde vaaz veren bir ajan.