Kıymetli okurlar; Yeni Ufuklara Doğru şiarıyla yola çıkmış olan Yeni Ufuk Dergisinde, bugüne değin bu üçüncü yazı teşebbüsüm oluyor. İlk denemem, Ülkücülük tahayyülümün değerli büyüklerimin bu Ülkücülüğün önemli bir tasavvurudur genişlet ve yaz bunu deyip destek olmalarıyla ortaya çıkmıştı; ikincisi ise naçizane biraz edebi kaygı gütmeye çalıştığım bilinç akışına dayalı mola verme havasında bir fecir hikâyesi olarak oluşmuştu. Bu üçüncüyü ise, öğrendiğim bir günden beri beni derinden etkilemiş olan Srebrenitsa Katliamına ve yine tanıdığım bir günden beri beni fikirleriyle içimden sarsmış olan Aliya İzzetbegoviç’e ayırmak istedim; bunu inşallah önce alçak soykırımın gelişmesinden alıp sonra da mütefekkirin müthiş geçmişine değinerek yapacağım.

Temmuz 1995 itibariyle hukuki tabirle Bosna Savaşı en kanlı ve en şiddetli halini alıyordu, bu dönemde Birleşmiş Milletler tarafından Srebrenitsa dâhil 6 adet güvenli bölge oluşturulmuştu. Buna esasla BM Barış Gücü Srebrenitsa’da Müslümanların silahlarını koruma gerekçesiyle toplatmıştı. Bu eylemin gereksizliği ve tabi ki kasıtlılığı, Ratko Mladiç komutasındaki Sırp ordusunun kente saldırılarını sıklaştırmasıyla ortaya çabucak çıkıyor, Müslümanların silahları geri alma talebi Hollandalı sorumlu komutan Thom Karremans’ın reddine uğruyordu. Aynı Thom Karremans, bir gece yarısı BM Barış Gücü ekiplerinin de kontrolüyle Srebrenitsa’yı, askerlerini de alıp boşalttı. Şehrin resmen Sırplara teslim edildiği, daha sonraları ortaya çıkacak olan bir videokasetindeki, bir Sırp komutanın Hollandalı başka bir komutana hediye verme görüntülerinden anlaşılacaktı.

Nitekim kıyım bütün vahşetiyle gerçekleşiyordu; Srebrenitsa’da rahat hareket etme fırsatını değerlendirmek isteyen Sırplar, Tanjarz Kırsalında tam 10000 Bosnalıyı esir almıştı. Ratko Mladiç, komutasındaki askerlerine esirlerin öldürülmesi emrini verdi ve 8372 Müslümân sivil adice katledildi. Katil Mladiç’in kana susamışlığı dinmiyordu, öyle ki; katlettikleri Müslümanların cesetlerini parçalayıp iskeletlerini çıkartacaklar ve bununla da yetinmeyerek cesetleri krematoryumda yakacaklardı.

Bu ahvâli, İslâm denizinin ilim gemicisi Aliya İzzetbegoviç şöyle ifade ediyordu:

“Bize saldıranlar, Hazreti İsâ’nın bütün sözlerini çiğnemişlerdir; ırza tecavüz, mâsumları katletmek hiçbir dine sığmaz. Onlar cani ve sadece canidir; bunu aklınızdan çıkarmayın.”

Lahey Adalet Divanı, yaklaşık bir hafta süren katliam için “Avrupa’daki hukuksal olarak ilk kez belgelenmiş soykırım.” niteliğinde bir karar verse de Sırbistan’ın sorumlu tutulmayacağına hükmetmişti. Batı’nın anlayışı teamül olarak böyleydi; çünkü onlar daimi olarak Müslümânları dünyaya tehdit olarak görür, ellerine geçen hiçbir fırsatı da itmeden en adi katliamları, Müslümânlar üzerine gerçekleştirirdi ve ismi barış tesisi, cismi vahşet garantisi olan tüm Batılı merciler olanları izler hatta çanak tutardı. Bu adâletsiz durumu, Aliya İzzetbegoviç şöyle anlatıyordu:

“Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum; çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik, çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar, bunların tamamını yaptılar; hem de Batı’nın gözü önünde, Batı medeniyeti adına.”

Aynen Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi Sırplar çocuk demeyip, kadın demeyip, ihtiyar demeyip binlerce mâsumu kıyımdan geçirdiler. Değil 21 yıl, 21 asır da geçse hafızalardan atılmayacak olan bu dehşet verici soykırımın izlerini hâlâ silemeyen, yaralarını hâlâ saramayan Bosnalılar; her şeye rağmen kine bürünmüyor, Müslümân olmanın gereğini yerine getiriyorlar. Çünkü liderleri Aliya İzzetbegoviç, onlara şu öğüdü bırakmıştı:

“Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın; ama soykırımı unutmayın, çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

Akla ve vicdana her yerinden aykırı olayları anlatırken adına sıkça değindiğim Aliya İzzetbegoviç, sadece soykırımı unutmayın dememişti; onun insanlığa ve İslâm’a fikri emaneti o kadar çok ve önemli ki zaten tekçe ismini birkaç kez geçirerek bir yazı tamamlayamazdım. Müsaadenizle; Bosna Şehitlerinin ruhaniyeti hatırası önünde neden bir de Aliya İzzetbegoviç anması yapıyorum, kendimce izah etmeye çalışayım.

Hayat; inanan ve sâlih ameller işleyenlerin dışında, hiç kimsenin kazanamadığı bir oyundur.

Bu veciz sözü ilk duyduğumda lise çağlarımda olduğumu hatırlıyorum, üstelik dile getirenin de kim olduğunu bilmeden. Aliya İzzetbegoviç’in hafızamdaki yeri de birtakım duyumlardan öte değildi aslında.

Bizim dönemlerde olup liseyi sözel derslerin ağırlıkta olduğu sınıflarda bitirenler iyi bilir, bize Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi diye bir ders okutulur; tabi akış gereği Sovyetlerin dağılması, Avrupa’nın yeniden şekillenmesi esnasında Aliya İzzetbegoviç’i Bosna’nın mücadeleleriyle net olarak bir yere koyma fırsatı buldum. Bunun üzerine çok geçmeden yukarıdaki veciz sözün de ona ait olduğunu öğrenince; o, çok büyük bir adam olmalı dedim. Bu kanaat beni, onu daha fazla araştırmaya itti; Aliya İzzetbegoviç’i okumaya anlamaya gayret ettim. Gördüm ki; önümde hayatını, çalışmalarını İslâm’a ve onun güzel ahlâkına vakfetmiş bilge bir imam duruyordu. Evet, onu tanıyan herkes ona Bilge İmam dedi; bilime âşık, eleştirel düşünmeye sevdalı bir Hoca idi çünkü o.

Aliya İzzetbegoviç’i tam mânâsıyla idrak etmek mümkün değil, belki de hadsizlik olur bu. Ama asgari de olsa bir içkin ilahiliğin sizde de bulunduğunu, giderek boyut kazanan bir mâneviyatın sizde de kısmen de olsa var olduğunu tahkiki iman metoduyla tecrübe edebiliyorsanız onun mesajlarını yorumlayabilirsiniz. Benim samimiyetle yorumladığıma inanmam geçen iki yılın bu zamanlarına ha beri tekabül eder. Çünkü aşağı yukarı o zamandan bu yana yukarıdaki veciz sözü, yastığa başımı her koyduğumda tekrarladığımı ve her tekrarladığımda da en azından uyku haliyle de olsa ruhumu emanet etmek üzere olduğum sonsuzluğun sahibine daha fazla bir huzurla şükrettiğimi gördüm. Bu bir şahıs yüceltmesi de değil, zaten İlâh’a teslimiyet için de bu gerekmez; kaldı ki Aliya İzzetbegoviç’tir putları reddet idealleri koru diyen. Sadece yine kendisinin teslimiyet, senin adındır İslâm yönelmesine Aliya İzzetbegoviç felsefesiyle bakmaktır.

Henüz lise öğrenimi zamanlarında kurduğu Müslüman Gençler Kulübü’yle başlayan serüven boyunca; İslâmcılık suçlamalarıyla zindanlara atılacağı, Müslümân Bosna’nın ilk cumhurbaşkanı olacağı aklına gelmiş midir tahmin etmek zor. Ama yolundan hiç sapmadığını, yılmadığını görmek o kadar zor değil. Nitekim bir fikir tartışması yapma amacıyla kurduğu Müslümân Gençler Kulübü’nü giderek büyütüp İkinci Cihan Harbi’nde ihtiyaç sahiplerine yardım eden bir direniş odağına dönüştürmesi buna açık bir ibaredir. Zira bu olanlar karşısında Almanya kontrolündeki Yugoslavya’da Sırplara göz yumulmuş, yüz bin Müslüman Boşnak katledilmiştir. Bunların etkisi azalmadan Yugoslavya’da komünist rejimler söz sahibi olmuş ve İslâmi bütün yaşayışlar tehdit altına girmişti. Ateizmin karşısındaki Aliya İzzetbegoviç de daha çok oranda komünist rejime tehdit olduğundan hapis cezasına çarptırıldı. Yine bu gelişmeler de Aliya İzzetbegoviç’i durdurmuyordu, Tito’nun ölmesi Aliya İzzetbegoviç’in hapisten çıkmasından sonraya denk düşüyordu ve buradan doğan kısmi bir demokratik ortamdan yararlanan Aliya İzzetbegoviç, İslâm Manifestosunu yayınladı. Tabi bu da Avrupa’nın göbeğinde radikal İslâmcılık oluyordu, Aliya İzzetbegoviç bunun da cezasını hapsolarak çekti ama kitleleri uyandıran bu mâkûl İslâm fikrinden dolayı bu hale getirilmesi arkasındaki mânevi desteği doruklara ulaştırmıştı. Öyle ki devam eden süreçte tekrar özgürlüğüne kavuşmuş ve kurduğu Demokratik Eylem Partisi ile girdiği ilk seçimleri kazanarak cumhurbaşkanı olmuş, Bosna’nın bağımsızlık yolculuğunda önemli bir aşama kaydetmişti. Çok geçmeden Bosna halkını referanduma götürdü ve Bosna – Hersek’in bağımsızlığını tescilledi. Onu ve temsil ettiği Müslümân Bosna’yı daima alta almak isteyen Batı, Sırpların en acımasız soykırımlarına organizatör ve katalizör olmaktan hiç geri durmadı; iki yüz elli bin mâsum Boşnak’ın katlini destekledi ve bir milyondan fazlasının zorla göç ettirilmesine seyirci kaldı. Aliya İzzetbegoviç için ise her zaman önemli olan bir kişi bile olsa daha az kayıp vermekti. Çünkü Batı’nın o katil ortakları karşısında Müslüman Bosna’nın imanından başka bir şeyi yoktu. Aliya İzzetbegoviç; bu realite karşısında halkının selâmeti için temkinli davranıyordu, bu adil bir barış olmayabilir fakat süren bir savaştan daha iyidir diyerek Dayton Antlaşmasını imzaladı.

İşte soykırım, katliam, vahşet, dehşet; bunun gibi bin bir türlü sıfatla anılabilecek yaşananlardan Aliya İzzetbegoviç’e nasıl geldiysek son cümledeki Dayton ibaresiyle de Aliya İzzetbegoviç’ten tekrar o elemi hatırlatan yere döndük. Şehid düşeniyle, Gâzî kalanıyla, zorla yerinden yurdundan ettirileniyle, bir ahlâk timsali Bilge İmamıyla; Bosna, Osmanlı Devleti’nin o güzel Bosnasının iç içe geçmiş son dönem tarihi kıvrandıran acı misali böyle çünkü. Birbirinden ayrı değerlendirmek istesen de bir diğerine illa kayıyorsun; ki Bosna bizi gerçekten çok yakından ilgilendirir ve biz biraz da ondan farklı ele alamayız, bunun gerekçesini yine en iyi Aliya İzzetbegoviç’in “Sırplar bize Türk derdi, Müslümân olduğumuz için; Bosna’da kim Müslümânsa Türk’tü.” Sözünden anlarız.

Velhasıl, heybelerinde Osmanlı’dan miras aldıkları Müslümânlıktan yani Türklükten başka bir şey bulunmayan 8372 Boşnak kardeşimiz şahadete erdi; bugün 21 seneden fazla oldu. Geride ise o insanların arasından çıkmış bir Aliya İzzetbegoviç kalmıştı.

Velhasıl, ömrünü kutsal bildiği değerlere ve yüce İslâm davasına adayan Aliya İzzetbegoviç de bütün Müslümân toplumlara ışık saçarak hayata gözlerini yumdu; bugün 12 seneden fazla oldu. Geride ise feyiz alınacak bir hayat; hayatı boyunca yazdığı danışıp refah bulunacak kitaplar, hayatı boyunca dile getirdiği ruh ile teyit edilecek veciz sözler bıraktı.

Diyor ya hani; hedefimiz Müslümânların İslâmlaşması sloganımız ise iman etmek ve mücadele vermek diye, işte bu veciz sözü son nokta olurken bu yazıda, ayet-i kerimeye bir kez daha kulak verelim; Allah yolunda öldürülenlere, ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.