Ey Takkem! Aldım seni karşıma ki dinle, belki bir ders alırsın.
Kıssaya göre;

” Zamanın birinde bir çocuk, çok fazla tatlı yiyormuş. Çocuğun anne ve babası, çocuklarının bu sebeple hasta olmasından korkuyorlarmış, fakat engel de olamıyorlarmış. Çevredeki hekimlere, alimlere başvursalar da kar etmemiş. Günlerden bir gün anne ve baba, çocuklarına nasihat etmesi için İmam-ı Azam Hazretleri’ne gitmeye karar vermiş ve düşmüşler yola. Uzun bir yolculuktan sonra İmam-ı Azam’ın yanına varmışlar ve durumu anlatmışlar. İmam-ı Azam “Şimdi gidin kırk gün sonra tekrar gelin.” demiş.
Aradan kırk gün geçmiş. Anne ve baba, yanlarına çocuklarını da alarak, tekrar İmam-ı Azam’ın yanına gelmişler. İmam-ı Azam, çocuğa “Çok fazla tatlı yeme. Bu seni rahatsız eder.” kabilinden nasihatte bulunmuş. Çocuğun anne ve babası bu kısa nasihat karşısında şaşırmış ve sormuşlar: “Efendim, biz uzun bir mesafeden gelmiştik. Neden ilk geldiğimizde nasihatte bulunmadınız da bizi kırk gün beklettiniz?” İmam-ı Azam Hazretleri ise: “Sizin ilk geldiğiniz gün ben tatlı yemiştim. Nasihatte bulunsam bile etkili olmazdı. O günden beri tatlı yemiyorum ki nasihatim etkili olsun.” diye cevaplamış. Gerçekten de çocuk o günden sonra çok fazla tatlı yememiş.”
Ey Takkem! Bu kıssa da gösteriyor ki; başkasından yapmasını istemediğimiz şeyleri önce kendimiz yapmazsak, başkasından olmasını beklediğimiz şeyleri kendimiz olmazsak sözümüzün tesir etmesini de bekleyemeyiz. Örneğin, kendimiz samimi olmadan başkasından samimiyet beklememiz, kendimiz çalışmadan başkasından çalışmasını istememiz, kendimiz okumuyorken başkasından okumasını beklememiz beyhudedir, bir sonuç vermez.
Yine aynı şekilde kendimize adil davranmıyorken çevremize adil olamayız, çevremize karşı adil olmadan ülkemizde adaleti tesis edemeyiz, ülkemizde adaleti tesis edemeden de dünyaya nizam veremeyiz. Her işte olduğu gibi Nizam-ı Alem ülküsüne giden yolda da ilk önce kendimizden başlamalı, kendimize adil davranmalıyız.
Peki ama nasıl? Kişi kendisine nasıl adil davranır?
Adaleti sağlamaya yarayan hukukun bir tanımı da hak ve müstahaktır. Yani; hak ve hakkın teslimi…
Madde ve mana olmak üzere iki unsurdan oluşan insanın da kendisine adil davranabilmesi, bu iki unsuruna haklarını teslim etmesiyle olur.
İnsan bedeninin hakkı; düzenli ve sağlıklı bir hayattır. Belli bir saatte uyuyup uyanmak, belli bir saatte ve sağlıklı beslenmek, vücudun ihtiyacı olan egzersizi zamanında yapmak vs. bedenin hakkıdır.
Aklın hakları arasında; bilgi seviyesini arttırmak, tefekkür etmek, düşünme kabiliyetini ve derinliğini artırmak sayılabilir.
“Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” (Rad Suresi, 28. Ayet) kalbin hakkının ne olduğu hususuna açıklık getirmektedir.
Ey Takkem! Sen bunları kendi nefsine uygulayamadan çevrene karşı adil olabilir misin?
Ey Takkem! Kardeşlik, arkadaşlık, akrabalık, komşuluk, ülküdaşlık hakkına riayet etmeden ülkende adaleti sağlayabilir misin?
Ey Takkem! Kendi ülkende adaleti sağlayamadan “Aleme nizam vereceğim. Dünyayı adaletle şenlendireceğim.” diyebilir misin?
O halde Ey Takkem; işe kendinden başla, kendini nakış nakış işle. Göreceksin, gerisi daha kolay gelecektir.