Dipnotlar, adı üstünde dip not olarak bir metnin sonunda verilir; metnin bir bölümü ile ilgili açıklama yapmak için, bunlar yerini metne göre hatırlatma ya da uyarı olarak da alabilir tabi. Ben şimdi alışılagelmişin dışında en önemli gördüğüm dipnotumu ilk paragraftan veriyorum: İslâmcılık, beşeri icattır, Müslümânlıkla ilgisi yoktur; İslâm siyasi ideoloji olacak olsa Yaradan yazardı bir doktrin geçerdi, Kur’ân ile müjdelemek yerine.

Bu dipnotu baştan vermemin sebebi şu ki yazı boyunca kavram olarak İslâmcılık kelimesini sıklıkla kullanacağım, temennim odur ki bu kullanımı her yaptığımda tenkide başvuracağımdan dolayı okuyucunun kafasında İslâm ile alâkalı bir sorunum varmış gibi bir ilinti yahut tereddüt oluşmasın. Nitekim tenkitlerimin hedefinde, İslâm dinini uyduruk bir ideoloji kılıfıyla süsleyip liberal politikalarının önünde perde olarak kullanan siyasi ümmetçiler olacak ve ben onları nitelerken “İslâmcılar” deyip geçivereceğim.

İtikatta İslâmcı amelde liberal olan siyasi bir zümrenin, memleketin bütün hayatiyet unsurlarına tecavüz ettiği yaklaşık 15 yıllık bir dönemin içerisindeyiz. Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana sermayeden pay alma ve tabir-i caizse kendi borusunu öttürme uğraşında olan liberaller ve siyasi ümmetçiler gözümüze çarpmaktadır. Bunların partilerine baktığımızda, liberallerde Demokrat Parti’yi (DP), Adalet Partisi’ni (AP) ve Doğru Yol Partisi’ni (DYP) aynı ideolojik düzlem üzerine alabiliriz; siyasi ümmetçilerde ise Milli Nizam Partisi’ni (MNP), Milli Selamet Partisini (MSP) ve Refah Parti’yi (RP) aynı düzleme oturtmak mümkündür. Bu partiler zaman içerisinde birbirlerinin âdeta miraslarını almışlardır ve zihniyet olarak aynı politikaları gütmüşlerdir. İki tipin de arsadan parselleme uğraşları zamana göre farklı farklı karşılıklar bulmaları nispetinde değişkenlik göstermiştir. Yalnız 2001 yılına gelindiğinde öyle bir şey olmuştur ki bu iki tip ideoloji tek bir potada kendini bularak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) olarak siyasi arenaya tezahür etmiştir. İşte bu paragrafın ilk cümlesinde itikatta İslâmcı amelde liberal diye tanımladığım siyasi zümre bu partinin ta kendisidir. Kendilerinin memleketin bütün hayatiyet noktalarına tecavüz etmesi de bu tipolojiden sonra sermayeye en iyi şekilde çöreklenmeleri ile ilgilidir. Bu çöreklenme mevzusu ya da çöreklenenlerin liberal taraflarını siyasi ümmetçi taraflarıyla ört pas etmeye çalışması aslında başka bir yazının konusudur. Ama ben burada uzunca bir genişletme yaparak kimlerden ne şekilde bahsedeceğimi iyice anlatmak istedim.
Bu yazının tek konusu malum partinin ısrarla koruma altına aldığı İslâmcılardır. Tarihte daima aynı çukura düşen, düşüp düşüp aynı pislikten cezbolan, cezboldukça Türk milletini de aynı pislikle zehirlemek arzusunda olan İslâmcılardan bahsediyorum. Bu garip müsveddelerin birden içimizde hâsıl olmaları, kendilerinin “Bu ülke dârülharptir.” çıkışlarıyla olmuştur. Yani o zamanlar demek istedikleri, bu ülke Müslümân olmayanlar tarafından Müslümân olmayan temeller üzerine kurulmuştur; bu yüzden bu ülke ve kuruluş değerleri ile mücadele edilmelidir şeklindeydi. Bu uğurda siyasi arenadan da geri durmayıp özellikle yukarıda siyasi ümmetçiler için adlarını yazdığım partilerde de boy göstermişlerdir. Kendilerinin en etkili silahı ise, tarikat ve cemaatler olmuştur. Bu kalabalıklarla, takva ve tevhit din anlayışının yerine mutaassıp bir zihniyet inşa etmişler ve var güçleriyle milli unsurlara saldırmışlardır.

İslâmcılar zaman içerisinde farklı taktik ve tekniklerle ama hep aynı gayeyle ülkedeki sempatisini daima korumuş olup belli başlı da kazançlar dâhilinde 21. yüzyıla kadar uzanmışlardır. İslâmcıların içinde bulunduğumuz yüzyıla girilmeden evvelki hâl ve durumları da aslında uzun uzadıya incelenecek bir husus ama bunu burada yapmam mümkün değil ki o da nihayetinde bir başka yazının bütün bir konusu olacaktır. 21. yüzyıla kadar İslâmcılar, sirayet ettikleri partilerin ideolojilerinde liberalizm kendini pek iyi gösteremediğinden ekonomik menfaat elde etme noktasında silik kalmışlardır. Özü tamamen liberalizm destekli partilerde de daima kapı dışarı olduklarından siyasi ümmetçi partilerde bu şekilde önceki yüzyılı tamamlamışlardır. Bu yüzyıl başlarında hem liberalizmi hem de siyasi ümmetçiliği aynı anda şiar edinen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kurulmasıyla İslâmcılara âdeta gün doğmuştur. Cumhuriyetten önce ve sonra kendini gösteren Nurculuk faaliyetleri kapsamında değerlendirebileceğimiz eylemlerin yorumlarından biri olan Gülen hareketi bu gün doğma hadisesini pekâlâ lehlerine çevirebilmiştir.

Birbirlerine karşılıklı olarak sürekli izzet-i ikramda bulunan partinin liberalleriyle cemaatin siyasi ümmetçileri, diledikleri gibi sermayeden pay almışlar yani arsayı keyiflerince parsellemişlerdir; on yıldan biraz daha fazla bir zaman aralığında bu uyumda hiçbir sıkıntı oluşmamıştır. Tabi giderek pastayı paylaşmak zorlaşmaya başlayınca, menfaatler de aynı oranda çatışmaya başlamıştır ve 2013 senesi 17/25 Aralık hadiselerinin görünen sebep olarak patlamasıyla nikâh akdi son bulmuştur. Bu süreçte kendi içlerinde at izi it izi karışması yaşanmış; liberalleşen siyasi ümmetçiler, siyasi ümmetçileşen liberaller ortaya çıkmıştır ve bu hastalıklı tipleri tespit ederek Türk milletine anlatmak biz Ülkücülere kalmıştır. Kaldı ki Ülkücüler zaten, mâlum beraberliğin ilk yıllarından bu yana ses çıkarmış, lâkin onları duyan olmamıştır. Uyarılarının bir türlü dikkate alınmamasını dert etmeden bildiklerini her ortamda dile getirmekten çekinmeyen Ülkücüler, yine devlet hassasiyetlerini ortaya koyarak, bu örgütlü cemaat faaliyetlerine bulaşmış birçok insan devletin en kritik kadrolarını hâlen daha işgal etmekte; bunları temizleyin yoksa bedeli çok ağır olacak uyarılarını yapmaktaydılar ki 15 Temmuz darbe girişimi yaşandı.

Siyasi ümmetçileşen liberaller buna ihtimal vermek istemiyorlardı; din iman diyen adamlar acaba daha ne kadar beterini yapabilirlerdi, ama liberalleşen siyasi ümmetçiler din iman diye diye yakaladıkları ilk fırsatta dârülharp olarak gördükleri ülkenin en büyük değerlerinden olan demokrasiye kastetme girişiminde bulunmuştu bile. İş buraya gelmeden önce bin türlü ikazı umursamayanlar şimdilerde ise yine kendilerine has tepkiler ve önlemler bütünüyle karşımıza çıkmaktalar. İslâmcılığı tüm yönleriyle ele alıp eleştirmemişiz gibi, bu zehrin en çok yetişeceği tarikat ve cemaatlerin yalan yanlış uygulamalarını tenkit etmemişiz gibi failler yine en olmadık yerde aranıyor. Yapısı bozulmaya çalışılan Türk Silahlı Kuvvetlerini mi ararsın, bu kuvvetlere güç yetiştiren askeri okulların kapatılmasını mı ararsın, boşalan kadroları yine aynı liyakat esaslarını gözetmeden doldurma eğilimlerini mi ararsın; ama hiç sorunun kaynağına inen yok.

Ülkücüler olarak yine yeni yeniden haykırıyoruz:

Senin yapacağın belli; Müslümânlığı İslâmcılık adıyla siyasal ideoloji olarak satan ne kadar vakıf ve dernek varsa kapatacaksın, üstüne yetinmeyip memlekette ne kadar tarikat ve cemaat faaliyeti varsa tümünü birden bunları da durduracaksın. Ondan sonra diyeceksin ki; bak kardeşim burası Diyanet İşleri Başkanlığı, burada Türk’ün İslâm yorumu olan Hanefi – Mâtürîdî – Yesevi ekolünce biz hükümet ve devlet olarak bütün dini reflekslerinizi garanti altına alıyoruz, siz bir de tutup Kur’an kelâmı Hz. Peygamber düsturu olmayan vıttırı vızırık öğretilerle çatılar kurmayın. Eklemeyi de unutmadan deyin; ekol bu dediysek bunun dışındakilere elbette karşı değiliz, bireysel olarak inandıklarınız ve toplumsal olarak yaşamak istediklerinizin güvencesi de sağlanacak. Son olarak da bütün coğrafyada bu Müslümânlık felsefesiyle ve dahi Türk töresiyle toplumu adam akıllı eğitmen zor olmayacaktır artık, aklı ve vicdanı her şeyin önüne almasını bilenler de kendini rahatlıkla belli edecektir. Al bu insanları ehline göre kadrolara dağıt; bak bakalım bir daha darbe, zorba ve saire ile ilgilenmek zorunda kalıyor musun, yapacağın bu denli basit işte. Ama sen, ordu isminin sıfat olarak öne geleceği her türlü yapıyı bünye noktasında bozmaktan ya da komple ortadan kaldırmaktan bahsediyorsun; ya Hû zaten bu darbe girişimi orduya yapıldı sen yarım kalan işi tamamlayacak işler peşindesin.

Gelgelelim kime ne anlatacaksın, Mâtürîdîlik dururken Eşarilikten nemalanan İslâmcılar ne anlar liyakatten, ne anlar ilimden, ne anlar ilimle amel etmekten. İslâmcılar anlasa anlasa kendi koydukları isimle uhrevi ilimle ilgilenir ve güya bu ilimle amel edenleri esas alır. Oysaki Türk İtikad Âlimi İmam Mâtürîdî der ki; “İlim tektir, onu kovalayın; Allah ancak ilmi isteyene verir.” ama bunun yanında Eşari öğreti, ilmin uhrevi ve dünyevi olarak iki tane olduğunu belirtip uhrevi ilmin lazım geldiğini söyler. 17. Yüzyıl başları Osmanlısında Mâtürîdîliğin terkedilip yerine Eşari ekolden 3000 adet imamın getirilmesi üzerine, Takuhittin Efendinin rasathanesinin meleklerin avret yerlerine bakılıyor diye padişah topuyla yıktırılması hadisesi var; işte bu geleneğin bugün de İslâmcı iktidar tarafından sürdürülüyor olması bunca yaşanan acıya rağmen İslâmcıların yaşananlardan ders almamasında saklıdır.

Özetle ve açıkçası şahsım adına ben dünden bugüne, sadece Türk milletine ve onun bütün değerleriyle yükselmesine taraf olma pozisyonunu, ne darbecilere ne de diktacılara kaydırmamış olan Ülkücüleri kutluyor ve içlerinde bir Ülkücü adayı olarak bulunmaktan gurur duyuyorum; hamd olsun.

Şu hatırlatmayı da yapıp bu yazıya son noktayı koyuyorum: Bu saatten sonra Ülkücülerin ve Ülkücü hareketin işi misliyle zorlaşmıştır!

Akılcılığı ve gerçekçiliği terk etmemek ümidiyle…