Ekim ayının sonlarına yaklaştığımız bu devrede, değeri hem kendinden hem de ömrünü vakfettiği büyük Türk milletinden menkul bir aydınımızın vefatının sene-i devriyesini idrâk ediyoruz. 25 Ekim 1924 tarihinde henüz 48 yaşında ebediyete intikal etmiş Mehmet Ziya (Gökalp) Beğ’den bahsediyorum. Bizim için önemi ve kıymeti zaten malumdur. Fakat ben bir imparatorluk coğrafyasının Doğu şehirlerinden birinde (Diyâr-ı Bekr) 140 sene evvel 23 Mart 1876 tarihinde doğup, aynı imparatorluk coğrafyasının bir Batı şehrinde (Selanik) 1911 yılında fikir dünyasına katılarak mefkûre ateşi ile bütün Türkleri ısıtan Ziya Gökalp’ten biraz fazla söz etmek istiyorum.

Türk devletlerinin ve devletlerin irili ufaklı kurulup genişletilmesinde yegâne faktör olan Türk milletinin, 50 asra yakın geçmişinde daima kurucu ve değişmez ideoloji Türk milliyetçiliği olmuştur. Türk; dünyaya adâlet üzere yönetmek ve Allah’ın kelâmını yaymak için gönderilmiştir imanına ve dolayısıyla da Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi ülküsüne sahip olan Türkler bu ideoloji şuuruyla hareket etmişlerdir.

  1. yüzyıla kadar inancın kudretiyle “Oğuz”dan olmanın fıtratını halli hamur ederek bu uğurda yolunu almış olan Türkler, o zaman itibariyle bu işin kitabını arar olmuşlardır; çünkü konjonktür gereği yer yer silsileler kopar olmuş, usta çırak ilişkisi hükmünü zayıflatmıştır. İşte bu noktada büyük Türk mütefekkiri, sadece yaşadığı değil geçmiş ve gelecek çağlara yansımış güçlü Türk münevveri, döneminin ve bugünkü bizlerin muktesebât taliplerinin sağlam mihmandarı; özü sözü bir mefkûre sahibi Ziya Gökalp Türk milliyetçiliğini sistemleştirmiştir.

Onun bu temellerinin üzerine de fikirlerimin babasıdır şiarıyla Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk, yeni Türk devletini Türk milliyetçiliği ideolojisi üzerine inşa etmiştir.

Tabi bu sistemleştirme hareketi benim burada bir cümleye sığdırmam şekliyle kolayca olmamıştır, satırların başında da ifade ettiğim gibi rahmetli Gökalp, bu hususlara ömrünü vakfetmiştir. Şöyle ki 48 yıl gibi kısacık hayatında şahsiyet sahibi mefkûreci bir Türkolog olan Gökalp, ahlâklı bir devlet adamı ve sosyoloji profesörü kimliğiyle hem Türkiye’de bu kürsüyü ilk kuranlardan olmuş hem de bu temellerle metodolojiyi çağdaş ölçülerle tanıtarak Türkçülüğün Esasları eserini geleceğe ışık tutacak modern bir mânâ içerisinde hazırlamıştır.

Sözce sık sık kullandığım mefkûre kelimesini bile kavram olarak merhum Gökalp’e borçluyuzdur ki Türk milliyetçiliği fikriyatını mefkûre olarak ele almamızı sağlayan da bizzat bu mefkûrenin ilk öğreticilerinden olan da Gökalp’in ta kendisidir. Tıpkı bir yanardağ gibi kudretini yerin en derin köklerinden alıp lavlarını ûlû göklere kadar püskürten ateş misali Türklük ülküsüyle etrafına ışıklar saçan Gökalp, üst paragraflarda da kısaca değindiğim üzere bu ferâgat abideliğini eserlerine yansıtmış ve yeni devletimize de ilham kaynağı olmuştur. Gazi Mustafa Kemal’in öncülük ettiği birçok inkılâpta onun prensip, ideal ve hükümleri mevcuttur.

Fikir adamlığından konuşmaya devam etmeden önce yine yaşamından bir anekdot sunarak fikir adamı olma yolunda yürümek ne kadar zordur anlatmak isterim. Lise öğrenimi zamanında “Padişahım çok yaşa!” yerine “Milletim çok yaşa!” diye bağırmasından ötürü soruşturma geçirmişliği vardır rahmetli Gökalp’in, düşünün ki hasta hayvanların tedavi usullerinin öğretildiği bir ortamda da öğrenim görmüş olan birisi “Hasta Adam”ın tedavisinde elzem olacak usulleri Türk milliyetçiliği metot ve düşünceleriyle açıklayarak işe başlamaktan sakınmıyor.

Çağdaşlarını ve hatta kendisinden sonra gelmesine rağmen aynı çizgide olduğu halde merhum Gökalp kadar ses getirememiş aydınlarımızı akıl ettiğimizde (ki kıymetleri bizde daima saklıdır) gerçekten de Gökalp, yakın tarihimizin en tesirli insanlarından biridir. Onu böyle yapan faktörün başında da çok şümullü bir Türk milli kültürü sentezini aksettirmesi, bu aksı tarihî tekâmül içerisinde Türk milletinin en sağlam düşünce altyapılarından biri olarak sunması gelir. Nitekim yine bir başka eseri olan, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kaideleri çağın her ânında geçerliliğini yitirmemiş ve zamanın tecrübe ettirmesiyle de çoğu kez anladığımız üzere alternatif bir yola da bizi ihtiyaç duyurmamıştır; kaldı ki aksi yönde ısrarcı olanların akıbeti dalından kopan yaprak misali rüzgârdan menkul olmuştur.

Türkçülüğün Esasları ile Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak eserlerinden başka, Türk Töresi, Türk Medeniyet Tarihi, Hars ve Medeniyet gibi de önemli çalışmalara imza atmış olan rahmetli Gökalp, ana akım Türk milliyetçiliği hatta daha açık bir tabirle çağdaş Türk İslâm ülküsü fikirleriyle reddedilemez bir aydınımızdır. Zira “Türklerin; millet mefkûresi Türklük, ümmet mefkûresi ise İslâm’dır. Türkçülerin gayesi muasır bir İslâm Türklüğü meydana getirmektir. Türkiye’de; Allah’ın kılıcı İslâmcıların, kalemi ise Türkçülerin elindeydi ve bu ikisinin izdivacından Türk milleti doğdu.” sözleri buna en açık delili oluşturacak niteliktedir. Bir diğer hassas noktada merhum Gökalp, Türk atalar ruhunun hususiyetlerini ortaya koymuş, kahramanca metanetiyle Türk milli mâneviyâtının hasletlerini görmüş, bütün çalışmalarında sağlam terkip yapısı içinde derin bir muhteviyatın bayraktarlığını yapmıştır. İşte bu yönleriyle de niçin yüz yıla yaklaşan bir süre zarfı içinde hem ilkliğini hem de tekliğini koruduğunu âdeta kendisi açıklamıştır.

Hüseyin Nihal Atsız başta olmak üzere birçok Türkoloğun da esin kaynağı olarak bir silsilenin mimarı olan büyük Türk milliyetçisi, mefkûre kalemşörü; Mehmet Ziya Gökalp’i ölümünün 92. yıldönümünde rahmetle anıyor ve ülkü ile imanın sarsılmaz dayanaklarını oluşturma uğruna verdiği mücadele geçmişinin önünde saygıyla eğiliyorum.

Ruhu şad cennet mekânı olsun!

Şüphesiz kültür ve medeniyet hamlesine vakfettiği ömründen feyizlenebilmek ümidiyle…