HOCA AHMET YESEVİ HAZRETLERİNİN TÜRK MEDENİYETİNİN ZİHNİ TEMELLERİNE KATKISI

Bu yıl Yesevi hazretlerinin vefatının 850. ve onu Türkiye’de akademik olarak ilk tanıtan Fuad Köprülü’nün vefatının 50. yıl dönümüdür. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında yapılan BM UNESCO Genel Kurulu’nda Türkiye’nin teklifi, Azerbaycan, Kazakistan ve Kırgızistan’ın destekleriyle bu iki yıl dönümü, 2016-2017 anma programına alındı. Biz de bu münasebetle Yesevi babayı gücümüz yettiğince anlatmaya çalışıyoruz.

Onun yaşadığı yıllar büyük ihtimalle M.S. 1093-1166 arasıdır. Hoca Ahmet Yesevi, Buhara’dan Yese (bugün Kazakistan sınırları içinde bulunan Türkistan şehri) şehrinde, Türkçe yaptığı sohbetleri ve Türkçe yazdığı Hikmetler adı verilen şiirleriyle göçebe Türk topluluklarına İslamiyet anlatmıştır. Böylece bir taraftan büyük oranda Müslüman olmuş Türk topluluklarının İslâmiyet’i daha iyi anlayıp benimsemelerini sağlamış ve henüz Müslüman olmamış Türkler’in Müslüman olmasında etkili olmuştur. Diğer taraftan Müslüman Türkler’in fethettiği ve fetihlerinin devam edeceği Anadolu ve Ortadoğu, Balkanlar, Afganistan ve Hindistan gibi coğrafyalara dervişlerini göndererek din-i mübinin yayılmasına çok ciddi katkıda bulunmuştur.

 Türkçe Söylemesi

Hoca Ahmet Yesevi Hikmetleri’nde diyor ki (Hikmet 71):

Hoş görmemekte alimler sizin Türkçe sözünüzü

Ariflerden işitirsen açar gönül gözünüzü

Ayet hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur

Anlamına yetseniz çıkarırsınız börkünüzü

Miskin biçare Hoca Ahmet yedi ceddine rahmet,

Farsçayı bilsen bile Türkçe söylersin sözünü.

Bu hikmetlerden anlaşılacağı üzere Yesevi hazretleri Türkçe söylemiş, ayet ve hadislerin Türkler tarafından anlaşılmasını sağlamıştır. 850 sene sonra bugün de aynı şeye ihtiyacımız var. Kur’an ve hadislerin ne dediğini bilmek onu anlamakla mümkündür. Bu ise Türkçeleri’ni de okumayı gerekli kılar. Yesevi babanın 850 sene önce söylediğine kulak verelim ve ona göre amel edelim: «Ayet hadis anlamı Türkçe olsa ne güzel olur»

Türkistan Kavramı ve Hoca Ahmet Yesevi

«Kul Hoca Ahmet ismim, Türkistan’dır ilim benim» diyor 55. hikmetinde. O daha hayatında Hazreti Türkistan, Türkistan Baba, Piri Türkistan diye anılmaya başladı. Kendisinden 3-4 asır sonra yaşayan Ali Şir Nevai onun için Piri Türk tabirini kullandı.

Türkistan Asya’nın ortasında 6 milyon km kare büyüklüğünde bir Türk yurdudur. Bu coğrafyanın adı Türkler’in İslâm’la tanıştığı 7. asırdan beri Türkistan’dır. Yani bu isim o coğrafyaya İslâm’ın bir hediyesidir. Yesevi baba işte bu büyük coğrafyanın aydınlatıcısı, manevi rehberidir. Öldüğü zaman defnedildiği Yese şehrinin adı da zamanla Türkistan olmuştur. Çünkü onu ziyarete gidenler, başta «Hazret Türkistan’ı ziyarete gidiyorum» demiş, ancak söz zamanla «Türkistan’a gidiyorum» şekline dönüşmüştür. Böylece büyük coğrafyanın piri, Piri Türkistan, Türkistan ismini defnedildiği yere de taşımıştır. Cezayir gibi, Tunus gibi hem ülkenin adı hem de ülkenin merkezindeki şehrin adı…

Türk Medeniyeti ve Yesevi Baba

Yesevi baba, Karahanlılar Devleti ile şekillenmeye başlayan ve 16. asırda zirveye ulaşan Türk medeniyetinin ayırt edici vasıfları üzerinde etkili olmuş büyük şahsiyetlerden birisidir. Bu yazıda işte bu vasıfları ve Yesevi baba etkisini sırayla ele alacağız.

  • Allah ve Peygamber Sevgisi

Hoca Ahmet Yesevi’nin Hikmetleri, onun bir aşk deryası olduğunu gösterir. Batın ilimlerinde derinleşmiş, şeriat, tarikat, marifet hakikat ummanlarında enderindeki incilere ulaşmış bir maneviyat büyüğü olarak Türk tasavvuf anlayışının temellerini atan kişidir. O, Allah ve peygamber sevgisiyle coşmuştur.

Hikmetlerinde de anlattığı menkıbeye göre, Peygamberimiz’in vefat ettiği 63 yaşına geldiği vakit, onun sünnetine aykırı düşmemek için, hayatının geri kalanını yer altında sürdürmüştür:

Altmış üçte sünnet oldu yere girmek

Resul için iki âlemi berbat etmek

Âşıkların sünnetidir diri ölmek

İşitip okuyup yere girdi Kul Hoca Ahmed (Hikmet-10)

Yesevi babadaki aşk ve batın ilimlerine ait derin bilgi onu tasavvufun piri yapmıştır. Hikmetler adeta aşk deryasıdır. Riyazet ve tevbe-i Nasuh, pişmanlık hallerini hikmetlerine sıkça yansıtır. Tasavvufu onun algıladığı gibi algılayıp yaşamayı nasip etsin Allah.

Şeriattan uzak tarikat olmaz, Tarikat olmadan hakikate ulaşılmaz. Bunları yaparsanız “ölmeden evvel ölünüz” hadisine mutabakat halinde yaşar, lâ-mekân makamına ulaşırsınız.

Akıllı isen kabristandan haber al

Ben de şunlar gibi olmam diye ibret al

“Ölmeden önce ölünüz”e göre amel eyle

Bu hadisi fikreyleyip öldüm ben işte

Haber verir “felizehu kalilen” diye

Yine der “Ve’l yebkü kesirân” diye

Bu ayetin anlamına göre amel eyle diye

Bu dünyada hiç gülmeden yürüdüm ben işte (Hikmet 15)

İnci alır dalgıç eğer candan geçse,

Tutkun olup aşk şarabını her kim içse,

Nice aylar nice günler eğer geçse,

Aşkın gülü açılıp asla solduğu yok. (Hikmet 120)

  • Garip Fakir Yetimlerin Halin Sormak

Medeniyetimizin ayırt edici vasıflardan birisi içtimai ve iktisadi dayanışmadır. “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” hadisiyle amel eden Türkler büyük bir medeniyet kurdular. Bu dayanışma halini Yesevi hazretleri Hikmetleri’nde “Garip, fakir, yetimlerin halin sormak” diye anlatır:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem oluver
Öylesi mazlum yolda kalsa yoldaş oluver
Mahşer günü dergâhına yakın oluver
Mâ u Benlik ahalisinden kaçtım ben işte

Garip, fakir, yetimleri sevindiresin
Aziz canını parçalayıp kurban edesin
Yiyecek bulsan misafir kılasın
Hak’tan işitip bu sözleri dedim ben işte (Hikmet 1)

O, Peygamber efendimizin Mirac’a çıkıp Cemâlullah ile müşerref olmasını adeta garip fakir yetimlerin halini sormasının bir mükâfatı gibi anlatır:

Garip, fakir, yetimleri Resul sordu
O gecesi Miraç’a çıkıp didâr gördü
Geri indiğinde fakirlerin hâlini sordu
Gariplerin izini izleyip indim ben işte

Medine’ye Resul varıp garip oldu
Gariplikte mihnet çekip Habip (sevgili) oldu
Cefa çekip Yaradan’a yakın oldu
Garip olup menzillerden aştım ben işte (Hikmet 1)

  • Başka İnanç ve Kültürlere Saygı

Hazreti Hoca Ahmet Yesevi bir Hikmetinde (Hikmet 1) şöyle söyler:

Sünnet imiş kâfir olsa verme zarar

Gönlü katı, gönül kırandan Huda bizar

Allah şahid öyle kula siccin hazır

Bilgelerden işitip bu sözü dedim ben işte

Bu anlayış hâkim olduğumuz her yerde yönetimimiz altında olan başka kültür ve inançlara sahip toplulukların bugün de var olmasını sağlamıştır. Çin, Hindistan, Rusya, Balkanlar, Ortadoğu, Kuzey Afrika’da kimi yönettiysek Allah’ın bir emaneti kabul ederek varlığını korumuşuz. Bu konuda örnekler sayılamayacak kadar çoktur. Hele başka medeniyetlerin kendisi gibi olmayanı, kendisi gibi olursa adamdan sayma yaklaşımı bizde hiçbir zaman olmamıştır.

Bulgaristan’da yönetimimiz altında 400 seneden fazla kalan Hıristiyanların ibadet özgürlüğü Türk yönetiminin güvencesi altındaydı. Kiliselerin yıllık bakım ve onarım masrafları Türk yönetiminin tahsis ettiği bütçeden karşılanıyordu. Sonra 20. asır sonları geldi, 1989’da 300 bin soydaşımız Trakya’ya göçüp geldi. Çünkü Jivkov yönetimi, erkek çocuklarını sünnet ettirenleri, yeni doğan çocuğuna Müslüman ismi koyanları Belene Yarımadası’na sürgüne gönderiyordu.

Kültürler arası mukayeseler yapan Alman bilim kadını Margret Spohn, “Her şey Türk İşi” diye Türkçeye de çevrilen kitabından okuyup hatırladığım kadarıyla Alman toplumunun Türk algısı şöyle istihale geçiriyor: 15-16. asırlarda Alman çiftçisi Türk yönetimindeki topraklarda çiftçilik yapan Hristiyanlara imrenirdi. Çünkü kendileri bağlı oldukları feodal derebeyine elde ettikleri mahsulün %80-90’ını vergi olarak veriyorlardı; Türkiye’deki Hristiyan çiftçiler de ise haraç ve cizye olarak bölgeden bölgeye, zenginliğe göre değişmekle birlikte %10 ile en fazla %40 arasında değişiyordu. Bu durumu gören Martin Lüther Katoliklerle uğraşmaya ara verip Türk imajını karalamak için yoğun bir çalışma yapmıştı. Ve yönetiminde çiftçi olmak arzu edilen Türk algısı yerine, vahşi, barbar, kan dökücü Türk algısı Almanların gönlüne yerleştirilmişti. Öyle ki, en kaliteli kırmızı şaraplarının markasını Türk kanı “türkisches Blut” koyan Alman çiftçisi vardı…

İnanç ile İlim Barışık

İmam-ı Maturidi’nin aklı vurgulayan yaklaşımı Hıristiyanlıkta olmayan bir ilişki ortaya çıkarmış: Akıl olmazsa din de olmaz. Din akıllılar içindir. Bizde dinin emri olarak ilim yapıldığı zaman biz ilerlemişiz, batıda dine karşı ilim yapılmış… Bizde ilim Allah’ın ayetlerini anlamak için başvurulan bir gayretin adıdır. Ayet yani bütün kâinat, geçmiş, gelecek, önceki şehirlerin kalıntıları, gök ve yıldızlar, bulutlar, dağlar, sema, akan sular… Batıda ise ilim, kâinatta gözlenen varlık ve olayları, Allah’ın kanunları çerçevesinde idrak etmek yerine Allah’ın kudretini, yaratma fiilini inkâr eden şüpheci bir anlayış üzerine gelişmiş… Bizde de din adına ilmi çalışmalara karşı çıkanlar olmuş, Semerkant’ta 1450’de Uluğ Bey’in, İstanbul’da 1580 yılında Takiyüddin Efendi’nin rasathanelerini yok eden gerici zihniyet sadece ilmin gerilemesine değil, medeniyetimizin zevaline de yol açmıştır. Batıda ise, ilim ve medeniyet dine tepki olarak gelişmiştir. Adeta biz dinden uzaklaşınca düşmüşüz; batı dinden uzaklaşınca yükselmiş…

Bunun sebebi şüphesiz Kur’an-ı Kerim’in ilme ve düşünceye, akletmeye verdiği önemdir. Buradan hareketle İslâm düşünürleri yoğun bir şekilde eski Yunan klâsiklerini Arapçaya çevirmişler, böylece o bilgiler modern zamanlara gelebilmiştir. İmam-ı Maturidi, El Harezmî, Al Cabir, Ebu’l Vefa, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun ve daha nice büyük ilim adamları bu Kur’an öğretisinin samimi takipçileri olarak gayretlerini sürdürmüşlerdir.

Yesevi Hazretleri diyor ki,

Kul Hoca Ahmet alimlerin hizmetin eyle 

Alimlerin sözün işitip amel eyle

Ama hangi alim? Burada tasavvuf devreye girer ve alimi gururdan koruyan bir alçakgönüllük şartı getirir:

  • «Fel ya’lemun-el alimun» okur alim,
  • Anlamını bilmese onun, olur zalim
  • Anlamını anlayanların giysisi aba
  • Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
  • «Vel-yebkü kesiran» diye Allah söyledi
  • Anlamını anlayan alim dinmeden ağladı
  • Ağlaya ağlaya gözleri kör oldu
  • Öyle alim, gerçek alim olur dostlarım ey
    • Alimim diye kitap okur anlamın bilmez
    • Çoğu ayetin anlamını asla bilmez
    • Büyüklenmesi, benliği dini tutmaz
    • Öylesi, alim değil cahildir dostlarım ey (Hikmet 83)
  • Gönlüm katı, dilim acı, özüm zalim
  • Kuran okur amel kılmaz sahte alim
  • Garip canım sarf eyleyim yoktur malım
  • Haktan korkup odka düşmey piştim ben işte (Hikmet 1)

Yunus da diyor ya:

  • İlim ilim bilmektir
  • İlim kendin bilmektir
  • Sen kendini bilmezsen
  • Bu nice okumaktır.

Sonuç

Yesevi babanın kavrayışı ile dini kavramak, Allah ve peygamberi onun gibi sevmek, onun gibi ayet hadisin Türkçe anlamını bilmek, onun tavsiye ettiği gibi alçak gönüllü olup gönlü katı olmamak bizi adam yapar.

Garip fakir yetimlerin halin sormak” ile “sünnet imiş kâfir olsa verme zarar” tavsiyesine uymakla, küresel adaleti tesis edecek bir medeniyetin sahibi olmaya tekâmül ederiz.

Adam olduktan sonra âlim olmak çok da güzel olur. Bu bizi akıl gönül birliğine götürür. Akıl gönül birliği, yani Maturidi gibi aklın önemini idrak etmek, ama akıl ötesinin varlığını da kabul edecek kadar akıllı olmak. Batını, zahirin metotlarıyla anlamaya çalışmak abesle iştigaldir.

Bu kutlu yol, sade bizim millet ve devlet olarak bekamız için değil, aynı zamanda insanlığın selâmeti için de yürümemiz gereken yoldur. Bu yoldan yürüyünce ilerisi aydınlık görünüyor.

Benzer yazılar

Leave a Comment