MERHABA BEYAZ GEMİ, BENİM GELEN!

İnsanoğlunun tarih öncesi çağlardan bu yana karşılaşa geldiği cihanşümul vakaları Türk motifleriyle ince ince işleyerek milletinin kültür hazinesine vakfeden kıymetli yazarımız Cengiz Aytmatov’un eserlerindeki karakterleriyle olan bağı takdire şayandır. Okuyucusunun, olay örgüsünü ve karakterlerin kişisel özelliklerini sorgulamasına mahal vermeyen sıradan yazarlığı icra etmek hiçbir zaman ona göre bir iş olmamıştır. O her zaman karakterlerine olması gerekenin dışında sorumluluklar yükleyerek okuyucusuna toplumun ahlâk, savaş, kadın, çocuk gibi hassas noktalarına bakması için bambaşka pencereler açmaktan keyif almıştır. Açtığı bu pencerelerin önüne çoğunlukla psikolojik tahlil süzgeci konulmuştur ki okuyucu karakterlerin psikolojisine yönelerek onların düşünce yapısını çözebilsin. Bu psikolojik tahlil antrenmanlarının en önemlilerinden biri, yazarın Beyaz Gemi adlı eserindeki başkarakter olan çocukta net bir şekilde gözlenebilir.

Issık Göl civarında San-Taş vadisindeki üç hanelik yerleşim yerinde, hayatı beş altı insanla sınırlı olan çocuğun dedesinden başka seveni yoktu. Muhtemeldir ki ötekiler sevmek fiilinden bihaber bir şekilde bozkırdaki hırçın hayatlarına devam etmekte bir beis görmüyorlardı. Dedesiyse sanki bu sahipsiz çocuğu o ruhsuz insanların yerine de seviyordu ve masallar anlatarak onun ruhunu beslemeyi kendine vazife edinmiş gibiydi. Mümin Dede içinde bulunduğu durumun vahameti ne derece olursa olsun asla hayıflanmaz, azimle ırağı yakın etmeye gayret gösterirdi. Yeter ki çocuk istesin! İşte bundan olsa gerek çocuğun hayatında bir Mümin dedesi vardı bir de beklemekten hiç usanmadığı beyaz gemi. Yaz-kış demez, evden çıktığı gibi koşa koşa beyaz gemiyi gözlediği Muhafız Dağı’nda alırdı soluğu. Vaktiyle dedesine uzun süren hizmetine karşılık armağan olarak verdikleri sahra dürbününü heyecanla ayarlar ve her defasında aynı manzarayla karşılaşmak heyecanından bir damla bile eksiltmezdi. Tepelerinden kar hiç eksik olmayan yüksek dağlar, onların eteklerindeki dağcıklar, kayalıklar… Ve yeryüzünün en uzak köşesinde, gözün görebildiği yerde, kumsalın ötesinde göl, koyu mavi bir parıltıyla parlıyordu. Bu Issık Göl’dü. Onun ötesinde hiçbir şey yoktu. Gözleri her zaman o mavi parıltının içinde bir şeyi arar; gönlü o şeye özlem duyardı. Bu kez de mi göremedi? Olsun varsın, bir başka sefere muhakkak onu görecekti. O gemi elbet bir gün gelecekti ya da çocuğum balık olup o gemiye gidecekti.

‘Çocuk’ diye bahsediyoruz karakterden, bir ismi yok mu dersiniz? Yazar çocuğumuza isim vermeyerek yeryüzünde ne kadar kırgın, itilmiş ve yitik çocuk varsa onları bu küçük bedende sembolleştirmiştir. Bu yüzden ismi yoktur. Çocuktur sadece. Okyanusta bir ada misali, dedesinin masalını kendininkiyle birleştirerek bu anlamsız hayatta kendine sığınacak bir kovuk yaratan bir çocuk. Kendininkiyle birleştirdiğiyse Boynuzlu Maral Ana masalıdır. Esasında bu bir efsanedir. Efsaneye göre Kırgızlar ölen hakanlarına düzenledikleri yuğ töreni esnasında düşman kabile tarafından gafil avlanır ve küçük bir erkek bir de kız çocuğu dışında hepsi öldürülür. Bu çocuklar türlü hengâmeler atlattıktan sonra Geyik Ana onları Issık Göl’ün etrafındaki topraklara getirerek burayı onlara vatan kılar. Çocuklar burada çoğalarak Buğu boyunu devam ettirirler. Artık Geyik Ana burada kutsallaşır ve Buğular marallara saygıda kusur etmezler. Bu durum ölen zengin bir Buğu’nun mezarına maral boynuzu konulmasıyla yerini ardı arkası kesilmeyen felâketlere bırakır. Sonrasında her Buğu kendi atasının mezarı başına dikmek için ormanda ak maral avlamaya başlar. Maralların sayısı oldukça azalır. Boynuzlu Maral Ana insanlara küserek son kalan yavrularını da alır ve bir daha dönmemek üzere bu topraklara veda eder. Çocuk da işte bu kutsal maralların bir gün geri döneceği hayaliyle yaşar… Şayet çocuğuma dair tablonun çerçevesi az çok netse romanın iki kırılma noktasına dikkat çekmek istiyorum:

Kitaptan alınan bu kesitin sizde uyandırdığı hislere dikkat edin: <<Ahırın duvarı dibinde, boynuzlu maral kafasını görünce çocuk, donakaldı, her tarafı buz kesti birden. Kesik baş toz toprak içindeydi. Altındaki toprak, kızıl kana bulanmıştı. Bu korkunç manzaraya dehşetle bakıyordu çocuk. Gözlerine inanamıyordu. Önünde yerde yatan kesik baş, Geyik Ana’nın başıydı. Koşup uzaklaşmak istedi, ama ayakları tutuldu. Beyaz maralın tanınmayacak kadar çirkin bir hâle getirilmiş kesik başına bakıyordu. O, Geyik Ana’ydı. Dün kendisine karşı kıyıdan tatlı tatlı bakan, boynuzlu kafasında çıngıraklı beşik getirecek olan Geyik Ana’ydı. Şimdi o, biçimsiz bir et yığını, sıyrılmış bir post, kesilmiş ayak, çöplüğe atılmış bir kafaydı.>>

Bir de bu ikinci noktaya bakalım: <<Çocuk yoluna yürüdü, ağır ağır… Dere kıyısına indi. Ve suya girdi. Hızlı hızlı, düşe kalka derenin ortasındaki büyük akıntıya vardı. Ama akıntı onu devirdi. Bir süre akıntıda çırpınarak yüzdü, su yuta yuta, titreye titreye… Hep akıntı boyunca yüzüyordu, sırtüstü yüzükoyun… Kayalıklarda biraz duraklıyor, akıntıya kapılıyor, yine yüzüyordu. Çocuğun balık olup derede yüze yüze gittiğini daha kimse bilmiyordu.>>

Hangi durum içinizi titretti? Çocuğumun balık olup akıntıya karışması sizi üzdü mü yoksa? Siz de dönemin kimi yazarları gibi Aytmatov’a bu küçük tatlı çocuğa hazırladığı feci sondan ötürü ‘Nasıl olur da kendi dünyasında oyalanan bir çocuğa ölümü reva görürsün?!’ diye hiddetlendiniz mi? Hayır, hayır. Onun bedenî ölümü sizi biraz incitse de eminim siz de en çok o korkunç tablo hafızanıza nakşedilirken beyninizden vuruldunuz: Çocuğun Maral Ana’nın parçalanmış cansız bedenini görmesinin ardından Seyit Ahmet’in Maral Ana’yı avlamaları hadisesini ballandıra ballandıra anlatması, ötekilerin anlatılanlara katıla katıla gülmeleri, Urazkul’un (o insan olmayan varlığın) kutsal Maral Ana’nın etini afiyetle şaraba katık etmesi ve bu esnada Mümin Dede’nin bir kıyıda şuursuzca uzanması… İşte bu tablo çocuğumun inandığı her şeyi, tüm dünyasını bir anda yıkıverdi. En çok Mümin Dede’sine güvenir; o kıymetlisi konuşmaya başladı mı bütün dünya dururdu. O tutunduğu biricik dal dünyasını tekrar durdurmuştu ama bu defa öteki durmalardan başkaydı. Tekrar dönmemecesine durmuştu. Artık bu donuk dünyada var olan iki şey vardı: Çocuğum ve beyaz gemi.

KAYNAKÇA

Cengiz Aytmatov, Beyaz Gemi, Hür Yayınevi, 1970.

Benzer yazılar