NİÇİN GERİ KALDINIZ?

“EĞİTİM MESELESİ” VE “ZİHNİYET MESELESİ”

Geçen yazıda ele aldığımız komplo teorileri ve saflık izahlarından bir gömlek daha ilerde iki tez, “eğitimsizlik” ve “zihniyet meselesi”dir. Önce toplumun eğitilmesi gerektiği, kalkınmanın bunun ardından geleceği tezi tarihî gerçeklerle uyuşmamaktadır ve rahmetli Mümtaz Turhan’ın “Garplılaşmanın Neresindeyiz?” eserinden sonra bir daha ağza alınmaması gerekir. Turhan ve başka yazarlar[1], kalkınmanın eğitimin itmesiyle değil, tersine, eğitimin, kalkınmanın çekmesiyle gerçekleştiğini açık şekilde göstermiştir. Mesela 15- 16. asırlarda Çin, dünyanın en eğitimli nüfuslarından birine sahipti. Fakat bu eğitim, insanları bir şeyler üretmeye değil, devlet bürokrasisinde istihdam edilebilmeleri için geçmeleri gereken sınava hazırlamaya yönelikti. Bizim ÖSS sınavı, daha da doğrusu KPSS gibi bir şey. Bu eğitim, Çin toplumuna Avrupa ile baş edecek bir ekonomik, siyasî ve askerî güç sağlamamıştır.

“Zihniyet meselesi” izahı ise daha çok, şu anlama gelir: “Benim zihniyetimde olsalar, hemen kalkınırdık. Bu halk böyle işte, ne yaparsın…” Aydınımızın tipik üstünlük ve bu üstünlüğe rağmen aslında bu şartlarda elinden bir şey gelmediğinin ilanıdır bu sözler. Dolayısıyla bir sorumsuzluk, suçsuzluk ve beraat talebidir.

Geri kalmak şüphesiz bir zihniyet meselesidir; fakat en az o kadar da bu zihniyeti yaratan ortam meselesi; son analizde bir kültür meselesi… Zihniyet özrüne başvuran, önce mevcut zihniyeti tarif ve tenkit etmeli, sonra bunun yerine önerdiği yeni zihniyetin niteliklerini ve nihayet bu yeni zihniyetin hâkimiyeti için şartların nasıl değiştirilmesi gerektiğini de söylemelidir.

SORU DOĞRU MU?

Kısa bir ufuk turu, aslında “Türkler ve Müslümanlar niçin geri kaldı?” sorusunun kendisinde bir hata bulunduğunu gösteriyor. 18.- 20. asırlara baktığınızda görülen manzara şudur: Batı ilerdedir. Diğerleri geridir… Yalnız Türkler ve Müslümanlar değil; Batı dışında her yer geridir. Büyük klasik medeniyet beşikleri, Hindistan geridir, Çin geridir, hattâ Japonya ve Rusya nispeten geridir. Batı bu gerilikler üzerine sömürge imparatorlukları kurmuştur. Biraz daha hallice Rusya, Türkistan’da, Japonya, Çin ve Kore’de imparatorluk kurmakla meşguldür.

O halde bizim ve dünyanın geri kalanının pek de geri gitmediğini, dengesizliğin, Batı’nın ileri gitmesinde yattığını görürüz. Bizim eksiğimiz, onlar ilerlerken yerimizde saymamızdır. Daha önce de belirttiğim gibi, “geri gittik”, bir göz aldanmasıdır. Duran trendekilerin, yanda hareket halindeki trene bakıp kendilerinin geri gittiğini sanması gibi. “Duraklama devri”miz, Batı’nın kalkışa geçip, bize yaklaştığı dönemdir. “Gerileme devri”miz ise Batı kalkınmasının artık temposunu yükselttiği dönem. Fakat ara açıldıkça, mağlupların sırtına binen yükler onların toplumlarının içten çürüyüp, sonunda gerçekten gerilemesine yol açtı.

Şu halde doğru soru, “Batı nasıl zenginleşti?”dir. Sorgulanacak zaman da bu zenginleşmenin başladığı 15. ve 16. asırlardır. Türklerin dünyanın birinci, ikinci ve üçüncü en güçlü devletlerine sahip oldukları devir. Bu asırlarda Doğu- Batı dengesi Doğu lehinedir. O zamanlarda yaşıyor olsaydık, sorumuz, “Doğu niçin güçlüdür?” olurdu.

BATI NİÇİN GERİYDİ?

Bu soruyu şimdi soralım: 15.- 16. asırlarda, Batı niçin geridir?

Yılmaz Öztuna, 14.- 16. asırlarda birleşik Avrupa güçlerine karşı Osmanlı’nın savaşlarında, birden fazla savaş için benzer gözlemleri aktarır. Misal olarak bir tanesine, gerçek bir Haçlı- Osmanlı savaşı olan Niğbolu’ya bakalım: Haçlı ordusu Macar, Fransız, İngiliz, Alman, Polonya, Venedik, Kastilya, Aragon, Rodos, Papalık, Eflâk, Töton Şövalyeleri, Norveç, İskoçya, bazı İtalyan şehir devletleridir. Macar Kralı Sigismund’un komutası altında toplam 130 000 kişi… Türk Ordusu 70 000 civarındadır.

Modern strateji teorisi, harplerde ordular kadar tarafların felsefe ve kültürlerinin de çarpıştığını söyler. Siyasî yapıyı da “felsefe ve kültür”ün içinde düşünmeliyiz. Şimdi şu klişeye başvurabiliriz: Bizimkilerin iman gücü, onlarınkinden üstündü. Gözlemler “iman güçleri” arasında devasa bir farklılığa işaret etmiyor: “Fransızlar ve diğer Haçlı kuvvetleri, Avrupa’nın seçkin ve tecrübeli muharipleri idiler, cesurdular… Fransız büyük sancağı, askeri teşvik için, Fransız deniz kuvvetleri kumandanı Amiral Jean de Vienne tarafından tutuluyordu. Sancak altı defa yere düştü ve Amiral tarafından altı defa yerinden kaldırıldı. Türkler ancak Amiral’in ölüsünün elinden sancağı ganimet olarak aldılar. Onun yanında Prens Philip de la Bar da maktul düştü.[2]”

Öztuna Türk zaferinin temel sebebini şöyle anlatmaktadır: “… Türk ordusunda başkumandan, en uzak cenahların en küçük birliklerine kadar hâkimdi; herhangi bir emri dakika öldürülmeden ve körü körüne yerine getiriliyordu. Haçlı başkumandanı olan Sigismund, bu tarzda değil bütün orduya, kendi Macar tümenlerine bile hâkim değildi. Her Haçlı birliği, diğerlerinden habersiz, kendi başına savaşıp kahramanlık göstermeye çalışıyordu.”

Haçlılar 25 Eylül 1396 günü 100 000 ölü ve 10 000 esir vererek muharebe meydanını terk ederler.

Başkomutanın, en uzak cenahlara kadar elinin parmakları gibi hâkim olduğu, en küçük emrinin dakika öldürülmeden körü körüne yerine getirildiği bir ordu. Bu ordu gibi davranan, bu kültüre ve dokuya sâhip bir toplum. Buna karşılık her birliği kendi hesabına kahramanlık yapmaya çalışan bir kaos. Merkezî imparatorluk yapısıyla feodal karmaşa arasındaki fark, sadece savaşta değil, barışta da doğuyu üstün kılmıştır. Kanun hâkimiyeti, halkın hak ve hukuku, genel sağlık gibi hemen bütün alanlarda Batı geridedir.

Bu geriliktendir ki Osmanlı, Niğboluları, Varna, Kosova ve Mohaçları, Prevezeleri, İkinci Viyana Kuşatmasına kadar hemen bütün büyük ve kritik savaşları kazanmıştır[3].

Niğbolu’dan bir asır, hattâ iki asır sonra da Avrupa’nın durumu çok farklı değildir. 1500 yılında Avrupa’da 500 adet bağımsız güç merkezi vardır.[4] Feodalite’nin siyasî yapısıdır bu. 1600 yılında “Bir tek batı ülkesinin bile daimî ordusu yoktur. Avrupa’daki tek daimî ordu Türklerinkidir.”[5]

Batı bu yüzden geri kaldı. Merkezi otorite yokluğundan, kanun hâkimiyetinin ve devletin zayıflığından. Doğu güçlü devlet sistemiyle ve o devletin güçlü ekonomisi ile toplayıp aynı disiplinle yönettiği ordularıyla üstündü.

Batı niçin geri kaldı sorusunun cevabı budur. Kısaca, feodalitedir.

BATI NASIL ZENGİNLEŞTİ?

Batıyı izleyen yüzyıllarda ileri götüren de bu feodalitenin bir yan ürünüdür.

Bu “fetret”, bu keşmekeş, birçoklarına göre Avrupa’nın yükselişinin çekirdeğini içinde taşımaktaydı. Bu yıllar Rönesans’ın, Reform’un, matbaanın, Kolomb’un, Magellan’ın yıllarıdır. Avrupa bu saydığımız yeniliklere dayanarak atağa kalktı. Rosenberg ve Birdzell[6] daha sonra da Diamond’a[7] göre (bundan sonra kısaca “RBD” diyeceğim) bu atılımların her biri ancak bu derece siyasî dağınıklığa sahip, bu derece başıboş bir kıtada gerçekleşebilirdi.

Onlar karşısında Türkleri “yenilmez Türk” yapan un-ufaklık, merkezi otorite altında gerçekleşmesi pek güç birçok yeniliğin Avrupa’da denenmesinin önünü açtı. Sonuç başarılıysa, hemen başkaları da uyguladı. Başarısızlar tarihe gömüldü. Bir bakıma “en iyinin hayatta kalması- ıstıfa vetiresi” işledi.

Doğunun büyük imparatorluklarında ise, bir şeyin yapılıp yapılmamasına fertler karar veremiyordu. “Yap!”, “yapma!” kararı merkezden çıkıyordu ve çoğunlukla “yapma!” yönündeydi. Kaldı ki, yeni bir şeylerin denenmesi, deneyene bir avantaj sağlamazdı.

MATBAA

RBD, matbaa ve okyanus aşırı keşif girişimlerini, Çin’deki benzerleriyle karşılaştırır.

Yazının keşfi, matbaanın keşfi, nihayet çağdaş medya ve en sonunda İnternet’in insanlığın tarih çağlarındaki atılımlarının kilit noktaları olduğunu daha önce belirtmiştim.

Gutenberg’in matbaasının ekonomik, hatta siyasî üstünlük sağladığı görülünce icat saman alevi gibi yayıldı. Gutenberg’in buluşu 1436 tarihini taşır[8]. Hâlbuki Çin’de matbaa 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Fakat orada baskı tekniği, hiç bir zaman Avrupa’daki gibi bilginin ve değişimin yayılmasında bir araç olamadı. Hanedanlar değişse de Çin’de bürokrasi bir sınav sistemi ile belirleniyordu. Sınav Çin’in klasik Konfüçyüs bilgileri üzerine kurulmuştu. Bu bilgilerin “doğru” yorumu da devletçe belirlenirdi. Matbaa bu bilgiler dışında bir şeylerin yayılma potansiyeli demekti. Veya bu bilgilerin farklı şekilde yorumlanması. Bu “tehlike” asırlar boyu engellendi ve matbaa hiç bir zaman Batı’daki gibi yeniliklerin yayılma aracı olmadı.

Avrupa’da da matbaayı yasaklayan veya devlet tekeline almak isteyen egemenlikler olmuştu. Ama 500 güç merkezi varken birkaçının yasağı hiç önemli değildir. “Protestan ülkelerde matbaa kontrol altında değildi. Protestan Kiliseleri böyle bir kontrolü arzu etmedikleri için değil; fakat hiç biri Katolik Kilisesi’nin İtalya, İspanya ve Portekiz’deki tekeline sahip değildi. İspanyol matbaacılar Engizisyon’dan kaçıp İspanyol Hollandası’na göçtüler. Matbaacı ve basılı eser enflasyonu başladı. Hollandalı matbaacılar akıllarına gelen her şeyi bastılar: Müzik, pornografi, iskambil kâğıdı, ne nasıl yapılır kitapları, her konuda başlangıç bilgileri… Hollanda ve onun ardından İngiltere basın-yoğun kültürler haline geldi ve böylelikle okur-yazar bir zanaatçı sınıfı doğdu. İlk kapitalistler okuma yazma ve modern muhasebe kayıtları tutmayı öğrenmiş zanaatkârların çocuklarıydı.[9]”

Çin’de ise yasaklar ve kontroller, koskoca bir devlet ve coğrafya için geçerlidir ve işi bitirir. Kaçacak yer yoktur.

DÜNYANIN KEŞFİ

Kolomb’un Doğu Hindistan’a gitme “girişimi” matbaadan da ilginçtir. “Girişim” Kolomb’un kullandığı tabirdir. Tam da “iş teşebbüsü” anlamında. Cenova’lı Kolomb, önce kendi memleketi Cenova Hükümeti’nden, sonra Medina Celi Dükü’nden, Medina Sidonia[10] Dükü’nden, Fransa ve İngiltere krallarından, Portekiz’den “risk sermayesi” istemiştir. Cenova o sırada Türklerin baskısı altındadır ve ortaklığa katılamaz. Fakat başka İtalyan ortaklar sermaye koyarlar. O sırada Kastilya Kralı İkinci Filip ile Aragon Kraliçesi İzabella, evlenerek bugünkü İspanya’yı kurmaya doğru ilk adımı atmışlardır. Endülüs Emevîleri’nin son şehri Granada’yı kuşatmaktadırlar. Granada düşerken, biraz da zaferin moraliyle olmalı, İzabella, Kolomb’un “girişim”ine yatırım yapmaya karar verir. Daha önce katılan ortaklarla birlikte teşebbüs “fizibl” hâle gelir. Yatırımın yarısını İtalyan ortaklar karşılamaktadır. Keşfedilecek yeni ülkelerin gelirinin yüzde onu ilelebet Kolomb’un olacaktır. O ülkeler üstünden yapılacak işlere sekizde bir ortak olma opsiyonu vardır. Buna karşılık, ilk yolculuk masraflarının sekizde birini de Kolomb karşılayacaktır. Anlaşma Kordoba sarayında yapılmıştır.

Granada’da Müslümanlar başarılı olsa, veya bir başka sebeple İsabella Kolomb’u reddetse ne olacaktı? Kolomb destek arayışına devam edecek ve “Doğu Hindi”ye[11] ilk çıkan gemiler başka bir bayrak taşıyacaklardı; o kadar… Gerekli sermayenin yarısını toplamıştı zaten.

Şimdi şu soruyu sorayım: Doğu Hindi’ye batıya giderek ulaşma projesi ile Kristof Kolomb’un ilişkisi nedir? Cevap şüphesiz, “Kolomb projenin sahibidir” olacaktır. Büyük ortak olmasa da onun teşebbüsüdür, onun yönetimindedir. Gerekli sermaye en kolay devletlerden elde edileceği için ve sonunda “fetih” söz konusu olduğundan devletçiklerden destek aramaktadır; fakat temelde “girişim” Kolomb’undur.

RBD, Çin’in Kolomb’dan neredeyse bir asır önce, okyanusları ve dünyayı keşfetmek için bir filo, konulan adıyla, “Hazine Filosu” ve “Hazine Gemileri” hazırladığına dikkat çekiyor. 1403’te Yongle İmparator’un büyük kararlılıkla başlattığı bu teşebbüs 27 000 kişilik mürettebata sahip 317 gemiyle meyveye durdu. O günün dünyasının en büyükleri olan dokuz direkli dev gemiler Doğu Afrika kıyılarına, Arabistan’a kadar geldi. Ümit Burnu’nu hatta Amerika’yı keşfettikleri iddiaları vardır. 1405- 1433 arasında, Amiral Zeng He komutasında yedi sefer yapıldığını biliyoruz. İlk beş seferin kayıtlarında kızıl saçlı, büyük ayaklı “Franklar”la karşılaşıldığından bahsedilmektedir.

Bizim için ilgi çekici bir bilgi de Zeng He’nin kökenidir. Ming Tarihi’ndeki biyografiye göre asıl adı Ma Sanbao[12] olan Müslüman Zheng’in seferleri Mekke’ye de uğramıştır. Babası Mir Tekin ve büyük babası Keremüddin hacıdır ve onların anlattıkları seyahat hikâyeleri geleceğin amiralinin mesleğe hevesinde etkili olmuştur. Aile adı “Ma”, Buhara’dan Çin’deki Yunnan bölgesini yöneten Harzem’li ünlü Seyyid Accal Şemsüddin Ömer’in beşinci oğlu Mansur’dan gelmektedir.

Merkezî Çin devletinde teşebbüs bir imparatorun, Yongle’ın emriyle birden bire başladı. Saraydaki iktidar çekişmesini birçoğu Müslüman Türk, Mançu ve Moğol asıllı hadımlar kaybedip, Konfüçyüsçü mandarin kliği kazanınca, bir başka imparatorun emriyle Hazine Gemileri kızağa çekildi. Hatta bu seyahatler hakkında yazmak da yasaklandı ve son iki seyahatin kayıtları yok edildi. Zeng’in son iki seferde nerelere gittiğini bu yüzden tam bilemiyoruz. Kuzey ve Güney Amerika’nın açıkça gösterildiği ve yanda verdiğim haritanın gerçekten 1418’de Zheng He’nin seyahatleri sonucunda elde edilen bilgilerle çizildiği kesin değildir.

Hazine Filosu işinin sahibi kimdi? Şüphesiz Çin İmparatorluğu. Zeng He’nin miydi? Zeng He hayatını bu işe vakfetmiş olsa bile hayır… Devlet, “bitti” dediği anda Zeng He’nin gidip çalacağı ikinci bir kapı yoktur. Bunu aklından bile geçiremezdi.

Kim bilir, hazine gemilerinin seferleri devam etseydi, Çin İngiltere’nin sömürgesi olmaz, tersine İngiltere Çin sömürgesi olurdu.

Fakat RBD’nin dikkatimizi çektikleri nokta, işin zara ve şansa kalmadığı, merkezî Çin’de bir emir keşifleri başlatıp bir diğer emir sonlandırırken, Avrupa’daki 500 devletçiğin meselâ 100 tanesi hayır dese ve hatta yasaklasa bile yasaklamayan devletçiklerde bazı insanların, kişisel çıkar için bunları taklit edeceğidir. Dolayısıyla başarılı, kazanç sağlayan yenilikler hızla yayılmıştır. Çin’de bir emirle seferler yasaklanırken, Avrupa’da bir devletçikte uygulanıp altın getirince, diğerlerinde de taklit edilmiştir. Nitekim Kolomb’u izleyen yıllarda Portekiz, Hollanda ve İngiltere’de insanlar, şirketler, devletler, dünyayı keşfetmek ve sömürgeler kurmak için sıraya girdi. Batı böyle zenginleşti.

* * *

1700’e gelindiğinde Avrupa daha büyük siyasî birlikler içinde toparlanmaya başlamıştır. Artık daimî orduları vardır. Türk ilerlemesi bu suretle dengelenir. Avrupa’da feodal dağınıklığın millet devletleri ve imparatorluklar, sonunda da sadece millet devletleri yapısına geçmesi 20. asrın başına kadar sürecektir. 1500 yılındaki 500 siyasî otorite merkezi, 1900’de 20’ye inmiştir.

BATI FEODAL KALSAYDI– ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI FEODALİTE Mİ?

Batı feodal kalsaydı, bugün Türkiye’nin baş şehri Roma olurdu. Avrupa Birliği, hattâ Avrasya Birliği de 17., bilemediniz 18. asırda Türkler tarafından gerçekleştirilirdi.

Batı’nın üstünlüğünün sebebi feodalite ve siyasî iktidarların bölük pörçüklüğü değildir. Nitekim batı asıl üstünlüğünü büyük, üniter ve millî devletler kurulduktan sonra kazanmıştır.

Batı’yı üstün kılan tarihî kaza, Roma İmparatorlukları (Batı ve Doğu) ve nihayet – asla Roma İmparatorlukları kadar güçlü, olmamış– Papalığın merkezi yapısından millî devletlerin merkezi yapısına geçilirken ara dönemde, feodalite karmaşası içindeyken gelişen zihniyettir: Servetin devlet dışında da elde edilebileceği, tek tek insanların kapı kulu olmadan da önemli ve kazançlı işler yapabileceği, böyle yapmaları gerektiği zihniyeti. Hayır ve şerrin sadece devletten gelmediği; insanların da geniş bir oyun alanına sahip olduğu… Bu anlayış, en kuvvetli şekliyle İtalya şehir devletlerinde oraya çıkmıştır. Modern muhasebeden modern “şirket” anlayışına, bankacılıktan sigortacılığa kadar birçok zengin dünya kurumunun İtalya menşeli olmasının sebebi budur. Kristof Kolomb’un da.

İşte aranılan “zihniyet” budur.

ZİHNİYET

Zenginlik devletçe yaratılmamaktadır. Zenginlik, kazanmak isteyen fertler ve o fertlerden oluşan şirketler vasıtasıyla yaratılmaktadır. İnsanlar “kendi işlerini, kendileri için” yapmaktadır. Başkasının—devletin—işini kendileri için değil. Devlet, kendileri için çalışan fertlerin eşit şartlarda rekabet etmesini, edindikleri mal ve mülkün eşkıya ve dolandırıcılar tarafından ellerinden alınmamasını, kişiler arasındaki kontratlara riayeti temin edecek kanun hâkimiyetini ve güvenliği sağlamaktadır. Bu güvenlik ve hâkimiyet ne kadar sağlam ve tavizsiz olursa fertler de o kadar verimli olmaktadır.

Hâlbuki şahsî servet bizim toplumumuzda daima şüpheyle karşılanmıştır. Devlet şahsî servetleri her zaman “müsadere” edebilir. Ticaret ve sanayi azınlıkların işidir. Para kazanmak isteyen devlet hizmetine girer. İsterseniz günümüz için buna, “siyasete atılır”ı da ekleyebilirsiniz. Zengin ülkelerde para kazanmak isteyen iş hayatına, güç kazanmak isteyen siyasete atılır. Bizde bu formülün tam da böyle işlediği söylenemez. Para kazanmak için siyasete atılanlarımız az değildir. Simetriyi bozmamak için olsa gerek, iş adamlarının da bazen birinci hedefinin siyasî güç olduğunu görüyoruz.[13] İlber Ortaylı, “1500’lerde bir sancak beyinin geliri 12.000 altın civarındaydı. Bursa’nın en zengin tüccarının terekesinden ancak 4.000 altın çıkmıştı. Halil İnalcık hocamız söylemektedir: Henüz devletin idaresini, toprağın idaresini elinde tutan sınıflar en güvencede, en zengin kısımdır ve bunlar bu dünyayı yaratıyordu. [14]” diye yazıyor.

Çin’i bir yazar şöyle özetliyor: “Çin’de bir mucidin beklentisi, icadın imparatora takdim edilip onun beğenisini kazanmak ve sonunda saraya alınmaktı. Bu, yeni bir şeyler icat etmek için bir teşvikti ama Batı’daki gibi icadın piyasaya çıkarılarak ondan para kazanılması düşünülmezdi[9].”

* * *

Yusuf Has Hacip’in mısralarına belki taşıyamayacakları yükler yüklediğimin farkındayım. Peki, son olsun ama söyleyeyim: Ordu, güvenlik, millî devletin dayanağı ortak yüksek kültürün bekası merkezîdir ve devletin işidir. Kutadgu Bilig, orduyu ayakta tutmak için hazinenin dolması gerektiğini söyledikten sonra, bunun halkın zenginliğiyle gerçekleşeceğini yazmaktadır.. Devletin kurup yönettiği Kolhoz veya KİT’lerle değil.

Zenginlik, kendi işlerinde çalışan fertler tarafından yaratılır. Millet ve onun devleti böylelikle güçlü olur.

Kaynaklar/Dipnotlar:

[1] Ronald Dore, “The Diploma Disease: Education, Qualification and Development”, Institute of Education; 2. Rev Ed edition (1997).
[2] Öztuna, Yılmaz, “Büyük Türkiye Tarihi”, II Cilt, sayfa 326- 329, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1977.
[3] İnebahtı (Lepant- 1571) yenilgimize Batılılar’ın verdikleri önemin asıl sebebi, bu deniz savaşının, Türklerin de yenilebileceğini ispat etmesindendir!
[4] Charles Tilly, “Reflections on the History of European State-Making.” kendisinin editörlüğünü yaptığı “The Formation of National States in Western Europe”dan, Princeton: Princeton University Press (1975).
[5] J. H. Hexter, “Reappraisals in History”, sayfa 147 ve Clark, sayfa 84, Northwestern University Press, 1962. Samuel P. Huntington, “Political Order in Changing Societies”, Yale University Press 1968’deki alıntı. (2006 baskısı, sayfa 120).
[6] Nathan Rosenberg ve L.E. Birdzell Jr., “How the West Grew Rich: The Economic Transformation of the Industrial World”, Basic Books (1987), Türkçesi ” Batı Nasıl Zengin Oldu? Endüstri Dünyasının Ekonomik Değişimi”, İstanbul: Form Yayınları (1992).
[7] Jared Diamond, “Guns, Germs, and Steel: The Fates of Human Societies”, W. W. Norton (2005), Türkçesi, “Tüfek, Mikrop ve Çelik”, TÜBİTAK (2006).
[8] Gutenberg’in yeniliği kağıda kabartılı harfleri basmak değildir. Bu şekliyle matbaa asırlardan beri vardı. Gutenberg, yan yana dizilen harfleri, matbaacılık diliyle, hurufatı ilk kullanandır.Çin yazısının farklılığından (aslında yazı değil bir cins hiyeroglif—ideogram) ötürü Gutenberg’in keşfi Çin için Avrupa’daki kadar önemli değildir.
[9] Elin Whitney-Smith, http://delong.typepad.com/sdj/2006/10/why_no_industri.html#comment-23619258
[10] Gayet tabiî, düklerin şehir devletlerine “medina” denmesi Endülüs Emevî etkisidir.
[11] Avrupalılar’ın o tarihlerdeki coğrafya bilgisine göre, İndüs nehrinin doğusundaki her yer, “Doğu Hindi”dir.
[12] Binbir Gece Masalları’nın Gemici Sinbad’ının bu Sanbao olduğu düşüncesi vardır.
[13] Bu çarpıklığı, böyle, özdeyiş yapısında dile getiren işletmeci Cihan Turper’dir.
[14] İlber Ortaylı, “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek”, Timaş, İstanbul (2006), sayfa

Benzer yazılar